| |
Yard. Doç. Dr. Etem Levent
İnsan, haklı olarak kendini ve çevresini tanıma,
anlama, olayları açıklama ve karşılaştığı problemleri güvenilir
şekilde çözüme kavuşturma çabası içindedir. Her problemin sağlıklı
çözümü, "doğru kararlar"ın alınmasına bağlıdır. Bu ise,
bilginin gerçek kaynağının ne olduğu meselesini akla getirmektedir.
Bilginin kaynağı konusu, bütün düşünürleri, özellikle felsefecileri,
sürekli uğraştıran bir mesele olagelmiştir. Bu konuda, değişik
görüşler ve düşünce akımları doğmuştur: Pozitivizm (materyalizm),
idealizm, rasyonalizm ve ampirizm gibi. Bunların her biri, bilginin
elde edilme problemini, kendi yöntemleri çerçevesinde açıklamıştır.
Bilim ve Nitelikleri
Bilim, sistemli ve organize edilmiş bir bilgiler
bütünü ve teknik yöntem olarak tanımlanmaktadır. Bu durumda bilim,
hem bilgi, hem de bilgi üreten bir etkinliktir (Ertürk,1981:59).
Bilgi olarak bilim, test edilmiş, kanıtlanmış olayları, olguları
ve bunlar arasındaki ilişkileri açıklamak için geliştirilmiş kuramları;
ilkeleri ve yasaları içermektedir. Yöntem olarak da bilgi kazanma
yolları kastedilmektedir.
Bilim, aynı zamanda bir düşünme yöntemidir. Bilime, bilgi ve bilimsel
düşünce, bilimsel yöntem olarak bakılabilir. Bilim, olması gerekeni
değil, olmakta olanı inceler. Bilim ve araştırmanın dayandığı
temel özelliklerden bazıları, (1) doğadaki düzen, (2) genellik,
(3) devamlılık, (4) gerekircilik/sebep-sonuç ilişkisi, (5) psikolojik
yetenekler (Kaptan,1989:23) diye özetlenebilir.
Bilimin üç temel fonksiyonu vardır. Bunlar, anlama, açıklama ve
kontroldür (Karasar,2001:2). Diğer bir deyişle, bilimsellikte
kontrol, gerçekleme, objektiflik, olaylar arasındaki ilişki ve
bunlara ait ilkelerin, yasaların test edilebilir olgulara dayanılarak
keşfedilmesi gibi nitelikler (Kaptan,1989:61) bulunur.
Bilimin sınıflandırılmasında henüz ortak bir çerçeve geliştirilmiş
sayılamaz. Bazı örnekler vermek gerekirse, bilimi "temel,
uygulamalı", "sosyal-fizik ve tabiat-matematik",
"sembolikler-sanat, madde ve enerji-biyoloji, psikoloji-sosyal-eğitim-araştırma...",
"maddî-manevî" vb. biçimde sınıflandıranlar olduğu söylenebilir.
Bunun dışında da bazı sınıflamaların olduğu unutulmamalıdır.
Bu ayrı tanım ve sınıflandırmalar yanında bilimin temel nitelikleri
konusunda oldukça yaygın bir anlaşma vardır. Bunları kısaca özetlemek
gerekirse, bilim "olgusaldır, sistemlidir, akılcıdır, genelleyicidir,
birikimlidir, sağlam, fakat göreli bir bilgidir, kayıtlıdır"
denilebilir (Karasar,2001:2). Bilimsel bilgi, şüpheli, mümkün
ve muhtemel bilgi olarak düşünülmelidir; mutlak bilgiden söz edilmez.
Bunun içindir ki, bilimsel hakikat ihtimalîdir; başka bir deyişle
bilimsel bilgi izafî (göreli)dir (Kaptan,1989:16). Dogmatikler,
bilginin mutlak olduğu görüşündedirler.
"Bilim" denilince ilk akla gelen sorulardan biri, "bilimsel
bilginin kesin olup olmadığı"dır. Bilimsel bilginin kesin
ve evrensel olduğuna ilişkin anlayışı destekleyecek oldukça çok
malzeme vardır. Bilimsel bilginin teknolojiye uygulanışı ve teknolojinin
günümüzdeki etkisi, bilimin gücünü göstermektedir.
Ancak bilimin bu gücü, onun her alanda son çizgiye geldiğini,
kesinliğini ifade etmemektedir. Bilim, bilimlerden hiçbiri, kesin
olmuş bitmiş bir yapı değildir. Tam tersine, bilimi ayakta tutan
sürekli değişikliklerdir. Bilimi oluşturan kavramlar, önermeler,
açıklamalar, hipotezler, yöntemler durmadan yeni yeni biçimlere
bürünürler. Bilimdeki her anlatım, her gereç, her temelleme, sonsuz
bir onarım içindedir. Gerçi bilim, bilgi üretir; bunlar "bilimsel
doğru"lardır. Ne var ki, hangisi olursa olsun, bu doğrulardan
birinin bile, değişmez, dokunulmaz, tartışılmaz bir yanı da yoktur.
Böyle bir şey, bilimin öz işleyişine aykırıdır. Bilimde "doğru"
nitelemesiyle öne sürülen her "doğru", kesin doğru değil,
varsayımlı doğrudur. Başka bir deyişle, bunlar yanlış olduğu kesinlikle
belgelenmemiş tespitlerdir. Bir bilgiyi "kesin" diye
kabul etmek "Ne sorulacak bir soru, ne bulunacak bir buluş
kaldı." anlamına gelir. Bu ise bilim olarak bilimin sonu
demektir. "Bilim"e güç ve değer kazandırdığı sanılan
"kesinlik" nitelemesi, "bilim"e bir şey katmak
şöyle dursun, araştırmaya ters olduğu için, bilimi ortadan kaldırır.
Bilgilerin kesin olmayışı ve kuramların şimdilik geçerli olduğunun
belirtilmesi, bilimsel bilgiye güvenilmez anlamını kesinlikle
yüklemez. Güvenirlik açısından eldeki en sağlam bilgi, yine "bilimsel
bilgi"dir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken noktalardan biri, bilimsel
bilgiyi aşırı şekilde yücelterek, dogmatizme düşmektir. Dogmatizm,
bilimin çalışmasını hem engeller, hem de ilerlemesini önler. Bir
diğeri de bilimsel bilgiye gerekli ilgiyi göstermeyerek çağdaş
gelişmelerin dışında kalmaktır. Bu iki temel tehlikeden uzak durmak,
bilimle uğraşanların başlıca görevleri arasında bulunmaktadır
(Bıçak,1987:35).
İdeoloji Nedir?
İdeolojiler, temelde fikrî süreçlerdir; fakat,
her fikrî süreç bir ideoloji değildir. Onun için bazı sosyo-kültürel
şartların gerçekleşmesi gerekmektedir.
Bir ideolojik süreç, kriterler açısından incelendiğinde aşağıdaki
karakteristikler belirginleşir:
1. Bütün ideolojiler, kendilerine özgü bir tarih anlayışına sahiptirler.
Bu felsefe doğrultusunda izleyicilere, cennet görünümünde bir
gelecek (ütopya) vadedilir. Ütopyasız bir ideoloji, teknik olarak
mümkün değildir.
2. Her ideoloji, entellektüel - politik disiplini sağlayacak ve
yoldan sapanları cezalandıracak, kahramanları ödüllendirecek bir
merkez kuruma sahiptir. Bu kurum, formel veya informal bir şekilde
örgütlenmiş olabilir.
3. İdeolojiler, kökende fikrî bir olgu olduklarından, toplumların
entellektüel sınıfları ile yakından ilişkilidirler. Entellektüellerin
ideolojilerin oluşmasında, yayılmasında ve gelişmesinde önemli
rolleri ve katkıları bulunur (Mardin,1979).
4. İdeolojiler, yapılarında büyük çelişkiler taşıyabilirler. İdeolojiye
saplanan birey, gerçek ile ideoloji arasındaki çelişkiyi algılayamaz.
5. İdeolojiler, esas olarak politik bünyeye sahiptirler. İdeolojik
yaklaşım, karşıt ideolojileri meşru görmediği için, bu politika
genellikle radikal eğilimlidir ve şiddete başvurulması sık gözlenen
bir olgudur.
6. İdeolojiler, eğilim olarak totaliter yapıdadırlar.
7. İdeolojiler, egemen oldukları insan guruplarında çok inatla
savunulan, kan dökme pahasına da olsa, vazgeçilmeyen inançlar
olarak yerleşirler.
8. Her ideoloji kendine özgü bir mitoloji ve kültüre sahip olur.
Amaç, akıldan çok duyguları etkilemek olduğundan sistematik bir
fetişleştirme (tabulaştırma, putlaştırma) süreci çalışır (Merih,
1982).
Şu bir gerçektir ki, hür ve demokratik gelişmeler karşısında artık
ideolojilerin çözülme ve dağılma noktasına geldikleri görülmektedir
(Dimitriu,1981;Larlain,1995). Çeşitli anti-demokratik payanda
ve dayatmalarla ayakta kalabilecekleri düşünülürse de, toplum
vicdanında yıkılmış ve mahkûm olmuş durumdadırlar. Bunun en açık
göstergesi de dünyada devlet yönetimlerindeki değişimlerdir (Larlain,1995).
Bu değişimlerin temelinde, insan hakları ve demokrasiye yöneliş
bulunmaktadır. Çünkü insana değer vermeyen ve onun kişiliğini
hiçe sayan ideolojiler, insanın düşünce ve hareketlerini baskı
altına almaktadırlar. Böylece bireylerdeki yetenekler ortaya çıkamamakta,
kişilerin şevk, heyecan ve kendilerini ispatlama güdüleri körelmekte,
dolayısıyla ekonomik etkinliklerde ve eğitimde hedeflenen b a
ş a r ı sağlanamamaktadır. Bu da o toplumun geri kalmasına sebep
olabilmektedir.
Onun için bugün dünya, kalkınma araçları ve tercihlerinde bir
arayış içine girmiştir. Tabu gibi sarıldığı merkeziyetçilik ya
da ideolojik modelleri bırakıp yerel yönetim ilkelerine, diğer
bir deyişle özel teşebbüse, halkın katılımına ve demokrasiye yönelmiş
durumdadır.
Demokrasi ve Eğitim
Demokrasi, yönetim şekli, yaşam felsefesi ve
yaşayış biçimi arasındaki etkileşimden oluşur. Demokratik yaşayış
ve felsefenin temelinde, birey olarak insan haysiyetine saygı
gösterme ve insan kişiliğinin değerine inanma vardır. Demokratikleşme
sürecinin belli başlı ilkeleri şöyle ifade edilebilir:
. Her bireye yeteneklerini geliştirme imkânı sağlamak,
. Her bireyin toplumda güçleri ve ilgilerine uygun düşen işleri
yapması için gerekli şartları hazırlamak,
. Her bireyin tuttuğu işin karşılığını hakkaniyetle almasını imkânlı
kılmak,
. Her bireyin toplumsal uygulamayı kendi gücünde etkileyebilmesine
fırsat verecek düzen oluşturmak (Ertürk,1981).
Dikkat edilirse bu amaçların arka plânında, fırsat eşitliği ve
özgürlük gibi temel demokrasi ilkeleri bulunmaktadır.
Demokratik eğitim sisteminin en önemli özelliği, insan tabiatına
uygun (Bloom,1979) bir "öğretim ortamı"na yer vermesidir.
Bu ortamda kişi, serbestçe bilgi ve yeteneklerini geliştirebilmekte,
doğal ve sosyal olayların kanunlarını keşfetmeye ve anlamaya imkân
bulabilmektedir. Böylece kişi, bilimsel araştırma, fikir ve teşebbüs
hürriyetlerini, çeşitli alternatifler karşısında istediği şekilde
kullanabilmektedir.
Ancak demokrasi, fikir ve kavram anarşisinin hüküm sürdüğü, fertler
arasında ülkü ve gaye birliğinin olmadığı, devletin ve devlet
kurumlarının hedef alındığı bir ortam değildir. Demokrasilerde,
kişi haklarına ve hukuka saygı temel prensiptir. Toplumsal her
hareket, yasallığını hukuktan almaktadır. Fakat baskıcı ideolojinin
hüküm sürdüğü toplumlarda durum farklıdır. Bu toplumlarda, insanın
temel hak ve hürriyetleri yerine, insana rağmen, insan için ideoloji
ve ideolojinin ilkeleri egemendir. Bu tür ideolojinin emrinde
olan bilim de, bilimsellik yaftası giymiş bir mahkûm gibidir.
Bilimsellik ve İdeoloji
Tarih boyunca manevî ve kültürel değerlerin varlığını
görmezlikten gelen, zaman zaman inkâr eden bir bilim anlayışı,
korkunç baskı ve diyalektik metotlarla insanın temel haklarını
elinden alan bir ideolojiye düşünüyordu. Bu yaklaşım biçimi, insanı
sadece maddeden ibaret sayıyor ve onun ruhî özelliklerini dikkate
almıyordu. "İnsan insanın kurdudur" felsefesi, "homo
economicus/ekonomik insan" anlayışı ve "kuvvetli haklıdır"
düşüncesi, insanın bütün değerlerini alt-üst ediyordu. Böylece
dünyayı kasıp kavuran bu pozitivist görüş, eğitimde de kendini
gösteriyordu. Biyoloji, psikoloji, sosyoloji, ekonomi ve tarih
alanlarında, her şeyi maddeye dayandıran, ruhî ve ahlâkî değerleri
inkâr eden teoriler, okullarda, sanki fizik kanunlarıymış gibi
okutuluyor, eleştirilmeleri şöyle dursun, değişebilirlikleri dahi
düşünülmüyordu.
Eğitim etkinliklerinde bilim adamlarının teorilerinin okutulması,
bilimlerin gelişme aşamalarının gösterilmesi, toplumsal gelişme
için bir zorunluluktur. Ancak kuramların, yanlışlanabilir, değişebilir
(Ertürk,1981:122) olduğu da daima göz önünde bulundurulması gerekir.
Eğitim kurumlarında, bilimsel çalışma ilkeleri ve bulguları çerçevesinde
çalışma yapılması esastır. Bu ilkelerin başlıcaları; objektif
davranma, önyargısız olma, taraf tutmama, duygusal davranmama,
hür düşünceli olma, gerçeği olduğu gibi aksettirme, doğru ve dürüst
olmadır (Kaptan,1989). Bir öğretmen, bir öğretim üyesi, bu ilkelere
uymakla yükümlüdür. Aksi takdirde, bilimsel çalışma temellerine
dayanması gereken eğitim, propaganda ve ideolojik çalışmaya dönüşmüş
olur.
Bilimsel çalışmada gizliliğin olmadığı da temel bir kuraldır.
Gizlilik bilimde, realite prensibine aykırı düşmektedir. Fizik
ve kimya araştırmalarında, bir olaya sebep olan bir etkeni gizlemek
ne ise, sosyal olaylarda da durum aynıdır. Daha açık bir ifadeyle,
bilimsel bir çalışmada, bu çalışmaya etki eden bir faktör maksatlı
olarak gizlenirse, bu bilimsel bir çalışma değil, sonucu daha
önceden belirlenmiş ideolojik bir çalışma olur.
O halde bilimsel çalışma ile ideolojik çalışmanın temel özellikleri
karşılaştırılacak olursa, konu daha açık hâle gelmiş olacaktır.
Şöyle ki:
Bilimsel Çalışma'da:
1.Varlık ya da olay, objektif olarak tanıtılır.
2. Önyargı yoktur.
3. Taraf tutulmaz (Duygusal davranılmaz, adalet ölçülerine uyulur.).
4. Açıklık vardır.
5. Düşünce ve vicdan hürdür.
6. Sonuç, başta değildir.
7. Taassup yoktur.
8. Tartışma yapılabilir (Alternatifler ortaya konabilir.).
9. Eksik ve yanlış söylenir.
10. Sonucun ve bulguların değişebilirliği her zaman mümkündür.
11. Tabular yoktur.
12. Doğruluk ve dürüstlük vardır.
13. İnsanın temel hak ve hürriyetlerine saygı ve değer esastır.
14. Araç, bilimsel araştırma yöntemidir.
15. Bilimsel araştırma bulguları, eğitim ve öğretimin temelini
oluşturur.
İdeolojik Çalışma'da:
1. Varlık ya da olay, kişilerce kararlaştırıldığı gibi tanıtılır.
2. Önyargı vardır.
3. Taraf tutulur (Adalet ölçülerine uyulmaz.).
4. Gizlilik vardır.
5. Düşünce ve vicdan hür değildir.
6. Sonuç, önceden empoze edilmiştir.
7. Taassup vardır.
8. Tartışma yapılamaz (Alternatifler ileri sürülemez.).
9. Eksik ve yanlış gizlenir.
10. İçeriğin ve ilkelerin değişebilirliği düşünülmez.
11. Tabular vardır.
12. Her türlü yalan ve hile geçerlidir.
13. İnsanın temel hak ve hürriyetlerine saygı ve değer yoktur.
14. Araç, propagandadır.
15. İnsanın "ne" düşünmesi gerektiği söylenir. Beyin
yıkanır, sloganlar kullanılır.
Bu karşılaştırma, eğitim ve öğretim kurumlarında uygulanacak öğretim
stratejisi (Büyükkaragöz ve Çivi,1990) ile öğretmenin sınıf yönetimindeki
davranışlarının da ölçüsünü vermektedir. Onun için okul öncesinden
yüksek öğretime kadar bütün öğretim kademelerinde, insanın temel
haklarını ihlâl eden ve doğruyu bulmasını engelleyen bütün ideolojik
yaklaşımlardan uzak durulması, dolayısıyla öğretim program ve
derslerin bilimsel çalışma prensipleri çerçevesinde belirlenmesi
ve sunulması gerekmektedir.
Bir ülkenin öğretim programlarından:
Felsefe A. Comte'e,
Sosyoloji Durkheim'e,
Psikoloji Pavlov ve Freud'e,
Biyoloji Darwin'e ve
aynı düşüncedeki teorisyenlerin görüşlerine dayandırılarak hazırlanmış
olabilir. Böyle bir yaklaşım tarzının bilimsel yönteme uygun düşüp
düşmeyeceği irdelendiğinde şunlar söylenebilir:
Teorisyenlerin görüşleri, birer kuramdır. Kuramlar, diğer bir
deyişle bilimsel bilgiler, hiçbir zaman asla değişmeyecek bulgular
olarak kabul edilmezler (Ertürk,1981); her zaman "eleştirilebilir"
ve "yanlışlanabilir" niteliktedirler (Türkdoğan,1989:20-21).
Üstelik Durkheimizm, Freudizm, Darwinizm, Marksizm gibi pozitivist
görüşü sergileyen bütün teoriler, birçok bilim adamınca eleştirilmişlerdir.
Eğer okul kitaplarında ve derslerde, bu teorilerden bahsedilecekse,
bunlara zıt görüşler ileri süren, bunları eleştiren bilim adamlarının
görüşlerine de yer verilmesi gerekir. Böylece öğrenciler, karşılıklı
kuramlarla eleştirel düşünceleri öğrenirler. Karşılaştırma yapma
yetenekleri gelişmiş olur. Aksi takdirde öğrenciler, farkına varmadan
bir ideolojik çalışma içine girmiş, tek yönlü ve propaganda temeline
dayalı (Brown,1973) bir öğretimle şartlandırılmış olurlar. Bu
tutum da, bilimselliğe ve bilimsel yönteme ters düşer.
Bilimsel yöntem, olayların sistemli şekilde gözlenmesi ve yorumlanabilmesiyle
ilgili genel prensipler ve kurallar demektir (Kaptan,1989:22).
Bilimsel yöntem, problem çözme yoludur.
Bilimsel yöntemde şu aşamalar bulunur:
1. Güçlüğün, problemin hissedilmesi,
2. Problemi belirleme,
3. Bazı çözüm yolları (denenceler/hipotezler) önerme,
4. Doğrulayıcıların tespit edilmesi,
5. Denencelerin test edilmesi.
Bilimsel yöntemde iki ana etkinlik görülmektedir: Keşif ve doğrulama.
Tümevarım, bir keşifler yöntemi olarak, daha çok birinci etkinliğe,
tümdengelim ise, bir doğrulama yöntemi olarak, ikinci etkinliğe
hizmet etmektedir.
Bilimsel yöntemde keşif aşaması, olayları, olguları, fikirleri
ve varılan denence ve kuramları oluşturur. Doğrulama aşaması ise,
bulguların, kuramların, denencelerin sınanması ve test edilmesi
süreçlerini içerir (Kaptan,1989:37).
Bilimsel yöntemle ilgili kurallar, önyargı ve duygusallıktan uzaktır.
Onun için bilimsel çalışma yapan kişi, kendi ile obje arasındaki
önyargı ve duygusallıkla örülü perdeleri kaldırarak objeyi yalın
olarak görmek ve araştırmak ister. Peşin fikirlerin zihinlere
vurulmuş birer kelepçe olduğunu bilir. Karşıt fikirlere yer vermeyen,
alternatifler sunmayan ve devamlı peşin hükümleri empoze eden
ideolojiler, fertleri ve toplumları dar kalıplar içine sokarak
bunaltmakta, kişilerdeki özel yetenek ve buluş yönlerinin ortaya
çıkmasını engellemektedirler.
Burada akla şu soru gelebilir: Acaba din, bir ideoloji (Mardin,1986)
midir?
Bu soruyu cevaplandırmadan önce, konu ile ilgili şu ölçüyü ortaya
koymak yerinde olacaktır:
Din, her şeyden önce, insan beyninin ürünü bir sistem değildir.
Totemizm, Fetişizm, Budizm, Brahmanizm gibi beşer ürünü dinler,
aslında birer felsefî doktrindir, öğretidir. Gerçek anlamda d
i n, vahiy ve peygamberlik temeline dayalı, inanç ve davranış
biçimlerini içine alan kurallar manzumesidir. Bu çerçevede din,
ilahîdir, semavîdir ve tevhid karakterlidir (Sarıkçıoğlu,1999).
Bu özelliğiyle din, bir ideoloji olmadığı gibi, deneye konu olan
bilimlerin de alanı değildir. Fakat dini bir sömürü aracı yaparak,
aslî hüviyetinden çıkaran ve onu dünya çıkarlarına alet eden kişiler
ya da akımlar, tarih boyunca var olmuş ve ideolojik davranışlar
sergileye-gelmişlerdir.
İlk çağdan zamanımıza kadar insanlar, hangi karakterde olurlarsa
olsunlar, diktacı ideolojilere tepki göstermişlerdir (Ertürk,1981).
Çünkü bu ideolojiler, bireylerin fikirlerini dondurmaktadırlar.
Bu durumda alternatiflere kapalı ve önyargılarla beslenen bireylerin
toplum kalkınmasına katılmaları, çağın bilim ve teknolojisini
yakalamaları nasıl gerçekleşebilecektir?
Doğu bloğunun tabuları yıkması bir olgudur. Tabuları korumakla,
ya da put haline getirdikleri kişilere tapma bağlılığını (Merih,
1982) sürdürmekle, kalkınmanın ve ileri teknolojiye ulaşmanın
mümkün olamayacağını anlamış görünmektedirler.
Ancak bu anlayış, toplumsal konularının tüm olarak kavranmasına
yetmemektedir. Toplumdaki değişme ve gelişmeleri analiz edebilmek
ve bunlara tesir eden faktörleri keşfedebilmek için, o toplumun
kültür değerlerinin iyi bilinmesi (Turhan,1972) ve tahlil edilmesi
de gerekmektedir.
Kişiler ve toplumlar, kendi kültür değerleriyle kimlik kazanmakta
ve bu değerlerden uzaklaştıkça, ruhsal sıkıntı ya da bunalıma
düştükleri gözlenmektedir. Bir milleti ayakta tutan en önemli
unsur, kendi kültür yapısı (Turhan,1972:56) dır. Bu yapıyı korumak,
milleti ve milletin tesis ettiği en önemli kurum olan devleti
korumakla eşdeğerdir. Diktacı ideolojiler, bu sebepten kültüre
ve kültür varlıkları (Mardin,1989 ) na karşıdırlar.
Kültür mirası içinde "din'' ve "milliyet", vazgeçilmez
iki değer ölçüsü olarak ortaya çıkmaktadır. Eğer bir toplumda,
o toplumun kültür unsurları, özellikle din ve milliyet aşağılanıyor,
yabancı kültür unsurları karşısında savunmasız hâle getirilip
sanık sandalyesine oturtuluyorsa ve yine kendi kültürlerini yaşayanların
davranışları, utanç verici eylemler gibi gösteriliyor, yabancı
kültüre angaja olanlar övülüyor, saygı görüyor, üstelik ödüllendiriliyorsa,
o toplumda resmen ve derin bir ideoloji var demektir. Bu da geriliğin,
bir başka deyişle, çağdışı kalmanın bir sebebi ya da sonucu olabilir.
Sonuç
Toplum kalkınması, bir sistem bütünlüğü içinde
gerçekleşmektedir. Bu olgunun en önemli faktörü, "insan"dır.
İnsanın kalkınmada etkili ve yönlendirici bir unsur olması, onun
"eğitim" sürecinde, iyi bir vasıf kazanmasına bağlıdır.
İnsan, bir bütün olarak biyolojik ve ruhî yapısıyla toplumda yer
alır. İnsanı bu özellikleriyle ele alan sistemlerin başarılı oldukları,
fakat onu sadece maddeden ibaret sayan, ruhî ve ahlâkî yönünü
görmezlikten gelen model ve ideolojilerin topluma telâfisi güç
sıkıntılar verdikleri gözlenmektedir. Eğitim kurumlarında insanın
temel haklarını baskı altına alan ideolojilere yer verilmesi,
demokratik gelişmeyi engelleyen bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu bakımdan öğretim program ve derslerin, bilimsel çalışma ilkeleri
çerçevesinde belirlenmesi ve sunulmasının esas olduğu çok açıktır.
Eğitim politikalarının uygulanmasında, toplumun kültür yapısının
dikkate alınması ve kendi kültür değerleriyle kimlik kazanan bireylerin
yetiştirilmesinin gerekli olduğu önem taşımaktadır. Bu değerler
içinde millîlik, eğitimin bütün etkinliklerini kapsayan ve yönlendiren
temel bir öge olarak görülmektedir. Bu çerçevede millîlik, "toplum
bireylerinin kendi kültür ve ahlâk değerlerini yabancı kültürler
karşısında bir eziklik duymadan rahatça yaşayabilmesi" anlamında
ele alınabilir. Türk eğitim sisteminin, belki de en önemli problemlerinden
biri budur!
Kaynaklar
Bıçak, A. (1987). Bilimsel Bilginin Kesinliği
İnsan ve Kâinat Bilim ve Teknoloji Dergisi. Yıl:3, Cilt:3, Sayı:25,
Eylül.
Bloom, B. S. (1979). İnsan Nitelikleri ve Okulda Öğrenme. (Çev.
Durmuş Ali Özçelik) Ankara: Millî Eğitim Basımevi.
Brown, J.A.C. (1973). Beyin Yıkama ve İkna Metodları. (Çev. Behzat
Tanç) İstanbul: Boğaziçi yayınları:5.
Büyükkaragöz, S. ve Çivi, C. (1996). Genel Öğretim Metotları.
(6. baskı) İstanbul: Öz Eğitim Basım Yayın Dağıtım.
Dimitriu, P. (1981). İdeolojilerin Çöküşü. (Çev. Fahrettin Arslan)
Ankara: Umran yayınları, 2.
Ertürk, S. (1972). Eğitimde "Program" Geliştirme. Ankara:
Yelkentepe yayınları 4.
____. (1981). Diktacı Tutum ve Demokrasi. Ankara: Yelkentepe yayınları
8.
Kaptan, S. (1989). Bilimsel Araştırma ve Gözlem Teknikleri. Ankara:
Tekışık Matbaası.
Karasar, N. (2001). Araştırmalarda Rapor Hazırlama. Ankara: Nobel
Dağıtım.
Lapierre, J.W. (1981). İdeoloji Nedir İlimler ve İdeolojiler.
(Çev. Fahrettin Arslan) Ankara: Umran yayınları: 2.
Larlain, J. (1995). İdeoloji ve Kültürel Kimlik. (Çev. Neşe Nur
Domaniç) İstanbul: Sarmal Yayınevi.
Mardin, Ş. (1979). İdeoloji. Ankara: Sosyal Bilimler Derneği yayınları,
G-6.
____. (1986). Din ve İdeoloji. İstanbul: İletişim yayınları.
Merih, K. (1982). Atatürk Felsefesi Bir İdeoloji midir? Yeni İş
Dünyası Dergisi, Özel Sayı, Kasım.
Said Halim Paşa. (Tarihsiz). Buhranlarımız. İstanbul: Tercüman
1001 Temel Eser, 9.
Sarıkçıoğlu, E. (1999). Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi. İsparta:
Kardelen Kitabevi.
Turhan, M. (1972). Kültür Değişmeleri. İstanbul: Millî Eğitim
Basımevi.
Türkdoğan, O. (1989). Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi.
İstanbul: MEB yayınları, 869.
|
|