| |
Yard. Doç. Dr. Etem Levent
Toplumlar, ekonomik, sosyal ve kültürel yönlerden,
bir bütünlük içinde kalkınmaktadırlar. Elbette bu olgunun, siyasî
bir ortama ihtiyacı vardır. Bir ülkeyi diğer bir ülkeyle karşılaştırırken,
ekonomik göstergeler yanında, sosyal göstergeler de kullanılmaktadır.
Temel sosyal göstergeler içinde, eğitim, istihdam, kültür ve sağlık
bulunmaktadır. Bunlardan eğitim sektörü, kalkınma çabalarında,
ekonominin ihtiyaç duyduğu insan gücünü yetiştiren esas kaynaktır.
Eğitimin sosyal ve kültürel fonksiyonları olduğu gibi, ekonomik
fonksiyonu da vardır. Kalkınmada fizikî sermaye önemlidir. Ancak
statik olan bu yapıya, dinamik özellik kazandıran insan gücüdür;
insandaki bilgi ve beceridir. Buna göre, insanın nitelik sahibi
olması, özellikle bir eğitim sürecine girerek vasıflı hâle gelmesi
önem taşımaktadır.
Bireyin Güç ve Yetenekleri
Eğitimin temel ilkelerinin başında kalıtımsal
olarak bireyde var olan güçlerin öğrenme yoluyla geliştirilmesi
gelmektedir. Yetenekler bir kimsenin eğitimden ne derece yararlanabileceği
hakkında tahmin yapmaya imkân sağlar. Eğitim dalını ve mesleğini
seçmesinde yardımcı olabilmek için her şeyden önce bireyin genel
ve özel yeteneklerini, zayıf ve güçlü yönlerini bilmek gerekir.
Bireyin bilinmesi gereken yönlerinden biri de k i ş i l i k ö
z e l l i k l e r i ile benlik tasarımıdır. Bireyin genel ve özel
yetenekleri, başarı ve ilgileri, beden yapısı, mizacı, duygusal
nitelikleri, temel ihtiyaçları, alışkanlıkları, tavır ve değer
yargıları dinamik bir bütün olarak bireyin kişiliğini oluşturur.
Bütün bu nitelikleri ile bireyin uyarıcı bir sistem olarak, kendisi
ve çevresi ile olan etkileşimin niteliği onun tipik davranışlarını
ve uyumunu belirler.
Eğitim çalışmalarında kişilik kavramı ön plâna çıkmaktadır. Kişilik,
bireyin sahip olduğu niteliklerin bütünüdür, denilebilir. Kişilik,
dinamik, her zaman hareket halinde, değişebilecek olan bir yapı
olmakla birlikte oldukça sürekli ve kararlı bir nitelik taşır.
Kişiliğin temel alt yapısı, bireye ilişkin kalıtımsal ve çevresel
etmenlerdir. Kalıtım ve çevre etkileşiminin bir ürünü olarak oluşan
bireyin kişilik ve benlik yapısı gelişim süreci içinde zamanla
kazanılan bir özelliktir (Özgüven, 2002).
Benlik, bireyin zayıf ve kuvvetli yönleri ile kendini nasıl algıladığı,
kendisi hakkında görüş ve değerlendirmeleridir. Birey, çevresine
kendini algılama biçimine göre tepkide bulunur; kişinin davranışları
onun kendisi hakkındaki değerlendirmelerini yansıtır. Bireyin
tercihleri, okul ve meslek seçimi, kendisi ile ilgili olarak aldığı
geleceğe yönelik kararlar, kişinin kendisine verdiği değer ve
benlik algısından önemli düzeyde etkilenir (Özgüven, 2002:16).
Bireyin yetenekleri içinde bir de iradesi vardır. İrade, belirli
bir amaca yönelik bilinçli karar verme yeteneğidir. Bilinçli olan
bütün tutum, davranış ve eylemlerde irade önemli rol oynar. İnsanın
günlük yaşamında karşılaştığı sorunları çözmek, gerekli davranışları
yapmak, uyum sağlamak için kullandığı en önemli güç, iradedir.
İradeli bir davranış için, kişi önce bir tasarım evresinden geçer.
Bundan sonra zihinde, bu tasarımın istenip istenmediği tartışılır.
Davranışı oluşturacak bir karara varılır ve bu karar uygulanır.
İrade, kişilik yapısına, duygulanım ve coşku durumuna, içinde
yaşanılan çevre ve şartlara göre değişiklik gösterir (Köknel,1985:221).
Kişiliğimizi oluşturan güçler arasında zekâ da vardır. Kişiliğin
gizilgücü olan zekâ; algı, bellek, öğrenme, düşünme, soyutlama,
yeni durumlara uyma gibi bir çok zihinsel işlevin bileşimidir.
Zekâ, kişinin yeni durum, engel ve sorunlar karşısında deneyimlerinden
ve öğrenmelerinden yararlanarak o an için gerekeni yapması, uyumu
sağlayabilmesi, yeni çözümler bulabilmesi yeteneğidir. Uyumlu,
düzenli, sağlıklı kişilik yapısı ve davranışlar için gerekli olan
temel zihinsel işlevdir (Köknel,1985:50-51).
Her insanın, beden oluşumu, organik ve fizyolojik yapısı, ten
ve gözlerinin rengi ve çehresinin şekliyle ayrı bir biyolojik
tip oluşturduğu gibi, ruhsal özellikleri onda belli bir duyuş
ve hareket ediş tarzı meydana getirir ki, buna karakter denir.
Karakter, kişiliğimizin dışa yansıyan ve başkalarınca değerlendirilen
nesnel yanıdır (Demirsar,1985:42).
Bir başka deyişle karakter, teşekkül etmiş kişilik, eğitim görmüş
irade, uyanık bir bilinç, düşünce ve davranışlarına sahiplik anlamına
gelir. Türkçede bu, seciye kelimesiyle anlatılır. Dikkat edilirse
bu anlamıyla karakter, terbiye ve ahlâkın en yüksek amacını ve
ideal hedefini oluşturur (Başgil,1961:30-31).
Eğitimde Amaç
Eğitim, bireye bilgi, beceri, alışkanlık ve tavırlar
kazandırma etkinliğidir. Başka bir deyişle eğitim, bireyin davranışlarında
kendi yaşantısı yoluyla plânlı ve programlı olarak istenilen değişmeyi
meydana getirme sürecidir (Ertürk,1972). Eğitim, bireysel ve sosyo-kültürel
olgulara ilişkin değişkenlerin etkileşimidir. Bu etkileşimin sonunda,
kişinin amaçları, bilgisi, davranışları, dilek düzeyi ve ahlâk
ölçüleri gelişir. Eğitim etkileşim yoluyla gerçekleştiğinden,
öğrenci ve grubu, öğretmen-öğrenci, öğrenci-sosyal çevre, öğrenci-fiziksel
çevre vb. arasındaki etkileşimler üzerinde durulması gerekir.bir
Eğitim bilimcileri eğitimin davranış değiştirme yönünü vurgulamaktadırlar.
Preston, Taba, Bloom gibi eğitimciler, genellikle eğitimin öğrenci
davranışlarında değişiklik oluşturan bir süreç olduğunda birleşmektedirler.
Varış, eğitimin tarihî gelişimini göz önüne alarak, eğitimi kişilik,
zekâ, ilgi ve yaşantılar gibi kuvvetlerin etkileşmesi olarak açıklamakta,
bu etkileşim sonucunda kişinin amaçları, bilgileri, davranışları,
idealleri ve ahlâkî ölçülerinin değiştiğini ifade etmektedir (Fidan,1984
).
Eğitimde amaç, bireyin kendini gerçekleştirmesine imkân hazırlayarak
insan ilişkilerini, ekonomik etkinliğini ve vatandaşlık sorumluluğunu
geliştirmektir (Varış ve arkadaşları, 1991:26).
Pestalozzi'ye göre eğitim, çocuğun "güç ve yetiler"inin
doğal ve ahlâkî bir şekilde geliştirilmesidir. Pestalozzi'nin
çocuğun "yetenek ve yetilerini geliştirme" amacına karşı
Herbart, zihni, yetilere ayıran görüşü reddetti. Rousseau'nun
topluma karşı olan görüşüne de katılmayan Herbart'a göre eğitimin
amacı, çocuğun mevcut sosyal düzene uyumudur. Önemli olan kişinin
yalnızca bilgi edinmesi değil, fakat aynı zamanda karakter ve
sosyal ahlâk bakımından da gelişmesidir. Herbart eğitimin amacını,
erdem/fazilet sözcüğü ile açıklamıştır (Varış ve arkadaşları,
1991:162-163).
Aldous Huxley ise "eğitimin, gençlerin özgürlük, adalet ve
barış doğrultusunda insan olmalarını sağlamak" olduğunu kaydetmiştir.
George Kerschensteiner, eğitimin amacında vatandaşlığı ön plâna
çıkararak, "Eğitimin amacı, karakter formasyonu olduğuna
göre, en iyi okul, karakter geliştiren okuldur. Karakter ise,
yalnızca etkinlik yoluyla gelişir." demiştir (Varış ve arkadaşları,
1991:167).
Bu durumda eğitimin amacı, bilgi ve beceriyle donatılmış, sağlam
ve iyi karakterli bireyler yetiştirmektir, denilebilir. Bunu sağlayan
kurumların başında da okul gelmektedir.
Okulun Fonksiyonu
Birey, okul ortamında formal bir eğitim sürecine
girmektedir. Bireyin eğitimi, bir anlamda toplumun sağlam ve sağlıklı
temellere oturmasıyla yakından ilgilidir. Çünkü toplum kurumları,
çeşitli alanlara ilişkin ihtiyaçlarını karşılayabilmek için insan
gücü talebinde bulunur. Ekonomik açıdan okul, bu taleple ilgili
arzı sunan en önemli kurumdur. Kalkınmanın başta gelen etmenlerinden
biri, toplum talebini karşılayacak şekilde bilgi ve beceriye sahip
insandır. İnsanın istenilen vasıflarda yetişmesi de büyük ölçüde
okulun görevini yerine getirip getirmemesine bağlıdır.
Acaba okulun:
. Bireye beden ve psikolojik gelişimini dikkate almadan bilgiler
veren,
. Sosyal değer yargılarından doğru-yanlış, iyi-kötü, faydalı-zararlı,
güzel-çirkin ile ilgili ölçüler vermeyen,
. İnsana ruhî özelliklerini, özellikle yeteneklerini, benliğini
tanıtmayan ve iradesini terbiye edecek mekanizmalar geliştirmeyen,
. Bireyi bir makine gibi kabul ederek, onun devamlı fizik bünyesini
besleyen, fakat duygu, fikir ve inanç yönünden zayıflamasına,
öz kültür değerlerini kaybetmesine ve sonunda kendine ve kendi
değerlerine karşı yabancılaşmasına sebep olan
bir kurum olarak çalışması düşünebilir mi? Böyle bir zihniyet
ve tutum içinde yetiştirilen "insan tipi"yle, devletin
varlığı, birliği ve bölünmezliğinin korunması; ekonomik, sosyal
ve kültürel kalkınmasını tamamlaması tehlikeye düşmüş olmaz mı?
Eğitim sorunları tartışılırken bu gibi sorularla karşılaşılabilir.
Sorunları çözebilmek ve eğitimdeki etkililiği artırabilmek için,
hedef ve stratejiler dahil bütün etkenleri gözden geçirmek gerekir.
Eğer çeşitli alternatifler karşısında bireylerden sağlıklı kişilik,
millî kültür ve bilgi gibi niteliklere sahip olmaları istenirse,
bu durumda okullarımızın, bireyi bilgilendirme ve ona meslekî
formasyon kazandırmanın yanında, bireyin kişiliğini geliştiren,
iradesini eğiten, tarihi ve kültürüyle (Varış,1988) irtibatını
sağlayan kurumlar olarak çalışması gerekecektir. Bu gerçekleştiği
takdirde, kanunlarda ve resmî açıklamalarda ifadesini bulan, okul-aile,
devlet-millet, ordu-millet kaynaşmasının en üst seviyede oluştuğu
ve devletini, vatanını, bayrağını seven ve koruyan kuşakların
yetişmeye devam ettiği görülecektir. Unutulmamalıdır ki insan
beslenmesi, yemesi, içmesi, hareket etmesi ve cinsel yaşayışıyla
değil, muhakeme gücü, irade ve ruh bütünlüğünün bir yansıması
olan manevî fizyonomisi ve ahlâkî yapısıyla insandır. İnsan kendisine
özgü bu ayırıcı özellikleriyle hayvanlardan ayrılır. Onun için
hayvanlara, karakter, ahlâk ve kültür kavramlarının yüklendiği
görülmez. Örneğin, bir ineğe, "ne kadar da ahlâklı, kültürlü
ve şahsiyetli(!)" denilmez.
Okul, Aile ve Kültür Üçgeni
Sosyal değerler, toplum bireylerini birbirine yaklaştıran, birarada
tutan ve devamını sağlayan güçlerdir. Sosyal değerler, toplumun
duygu ve düşüncelerini yansıtır. İnsanı insan yapan vasıfları
koruyan sosyal değerler, temelde ahlâkî inanç ve ilkelere dayanır.
İyilik, doğruluk, şefkat, himaye gibi manevî değerlere saygı,
ulvî değerlere bağlılık toplumun temel bağlarıdır (Nirun ve arkadaşları,1986:38
).
Bütün toplumlarda, hırsızlık, rüşvet, yalan, iftira, mala-cana
tecavüz gibi, ahlâk ve hukuka aykırı eylemler yasaklanmıştır.
Her toplum, kendi manevî yapısını koruyacak kurumlar tesis etmiş
ve bazı mekanizmalar geliştirmiştir. Avrupa'da bu mekanizmaların
başında, kilise bulunmaktadır. Kilise, okul ve aile ile birlikte
bir üçgen oluşturmaktadır. Toplumdaki kurumların bu üçgenin ahengini
bozacak şekilde yapılaşması istenmez. Zaman zaman okul ve ailenin
sahip olduğu değerler karşı karşıya gelseler de, bu değerler çatışmasının
toplumu tehlikeye düşürecek boyuta ulaşmasına izin verilmez. Eğer
bu yönde yer yer bazı tehlikeler görülürse, o zaman ahenk bozulmaya
başlamış ve farklı değer ölçüleri ortaya çıkmış demektir. Bu da
teknolojisinin bütün haşmetine ve kilisenin olağanüstü gayretine
rağmen olmuşsa, burada durup düşünmek gerekir. Acaba insanı buhrana
düşüren, strese sokan, akıl almaz çılgınlıklara iten ve neticede
mutsuzluğuna yol açan gerçek sebep nedir?
Okulun Fonksiyonundan Sapması
Sosyal olayların sebeplerini, kesin olarak belirlemenin
zorluğu ortadadır. Ancak, nesiller arası farklılaştırmayı doğuran
ve kişilerin kendi kültür değerlerine karşı yabancılaşmasını hızlandıran
faktörlerin başında okulun, daha doğrusu yanlış eğitim politikaları
uygulayan eğitim sisteminin geldiği de bir gerçektir.
Bu durumda zaman zaman okulun:
. Çift kişilikli, iki yüzlü, düşüncesini rahatça ortaya koyamayan,
karşısındakinin eğilimine göre fikir değiştiren, ezik, medenî
cesaretten mahrum ve korkak kişiler yetiştiren,
. Öğretim süreçlerini adeta bireyin kişiliğini öldürmek için bir
baskı aracı şeklinde kullanarak, topluma, düşüncesiz, amaçsız,
iradesiz, kısaca, "bukalemun tip"te insanlar sevk eden,
. "Halka rağmen halk için" zihniyetinde olduğu gibi,
"insana rağmen insan için" onun hayat damarlarını kesen"
bir kurum olarak çalıştığı da bilinmekte ve görülmektedir.
Okul, bireyi ve toplumu heba etmektedir. Okul hayal kırıklığına
neden olmaktadır. (Varış, 1988:15) diyen ILLICH, toplumu daha
ileri hedeflere ulaştırabilmek için, okulu çok sert bir dille
eleştirmiştir.
Böyle bir okulun bilimsel bilgi ürettiğini ve bilimsel yöntemleri
kullandığını ya da kullanabileceğini düşünmek çok zordur. Bu yaklaşım
tarzı, bireyleri rahatsız ettiği kadar, demokratik gelişmenin
önünde de büyük bir engel oluşturduğu söylenebilir.
Elbette okulun gerçek fonksiyonu bu değildir. Eğitim kurumlarından
da böyle bir insan tipini yetiştirmesi beklenmemektedir.
Eğitim süreci içinde okulun en önemli görevi kişiliği geliştirmektir.
Demokratik eğitimde okul öyle bir kurumdur ki, demokrasinin ihtiyacı
olan insan tipini oluşturur (Varış,1988:134).
Bu etkinlikte, insanın tanınması, dolayısıyla özelliklerinin keşfedilmesi
önemli bir yer tutmaktadır.
İnsan Nedir?
Psikolog, sosyolog, antropolog, biyolog, fizyolog
gibi çeşitli bilim dallarına ilişkin uzmanlar bireyi konu olarak
alırlar ve insanı çeşitli yönlerden niteler ve anlatırlar. Bilim
adamlarının insan hakkında elde ettikleri bilgiler, insan davranışlarını
anlamayı, yorumlamayı, açıklamayı ve bireyin hangi şartlarda nasıl
davranacağını kestirmeyi amaçlar. Bireyi tanıma çerçevesinde,
insan davranışlarını inceleyen en önemli bilim dallarından biri
Psikolojidir.
İnsan davranışlarının biyolojik, fizyolojik, sosyal ve kültürel
temelleri vardır. Bireye canlı organizma, insan ve kültürlenmiş
bir kişi olarak bakıldığında:
. Biyolojik ve fizyolojik nitelikleri olan bir canlı,
. Canlı varlıklar içinde kendi sınıfına özgü belirgin özellikleri
olan bir kişi,
. Farklı kültürlerde yetişmiş belirli değerlere sahip bir birey
olarak üç aşama içinde incelenebilir ve değerlendirilebilir.
1. Birey biyolojik ve fizyolojik nitelikleri yönünden incelendiğinde
tüm canlılar için ortak bazı temel özelliklerinin olduğu görülmektedir:
. Bütün organizmalar protoplazmadan yapılmıştır. Protoplazma canlının
fizikî temelidir.
. Bütün organizmalar dış ve iç uyarıcılar tarafından uyartılabilir
ve uyarıldığı zaman tepki gösterirler.
. Canlıların hepsinin temel fizyolojik görevleri vardır: Besinleri
alırlar, sindirirler, gerekli maddeleri vücutta dolaştırırlar
ve işe yaramayan maddeleri dışarı atarlar.
. Evalüasyon kuramı çerçevesinde her canlı kendi cinsini üretir.
. Organizmalar büyüme ve gelişme gücüne sahiptirler.
. Organizmalar iç şartları yönünden dengeli olma eğilimdedirler.
Örneğin, acıkan bir organizmanın dengesi bozulmuştur. Besin alınca
denge sağlanır.
. Organizmalar biyolojik bir sisteme sahiptirler.
2. Bir insan olarak birey sembolik bir dile, muhakeme gücüne ve
birikmiş bir kültüre sahiptir.
3. Birey farklı bir kültürün ürünüdür: İnsan doğduğu zaman dil,
konuşma, duygular, düşünceler, yaşam biçimi ile kendisini belirli
bir kültürün içinde bulur.
Bireyler toplum kültürünü, eğitim, din, aile gibi toplum kurumları
içinde, kendi yaşantıları ile öğrenirler. Bu sebeple farklı kültürler
içinde yaşayan bireylerin nitelikleri birbirinden farklı olur.
Bireyler arasındaki farklar, hem nicelik ve hem de nitelik farklarıdır.
Bireyler arasındaki farkların sebepleri hakkında bazı temel görüşler
bulunmaktadır:
. Tüm insanların eşit yaratıldıkları görüşünde olanlara göre,
her insanın hemen hemen sınırsız ölçüde geliştirilecek potansiyelleri
bulunmaktadır.
. İnsanların doğuştan farklı kalıtımsal potansiyel ve özelliklerle
yaratıldıkları, temelde biyolojik olan kalıtımsal özelliklerin
çevre şartları ile değiştirme imkânının çok sınırlı olduğu belirtilmektedir
(Özgüven,2002:1).
Buna göre:
İlk ve Orta çağ filozoflarını derinden düşündüren, beyinlerini
alt üst eden, bazısının fizikî karışımlarla, bazısının gerçekten
uzak manevî unsurlarla açıklamaya çalıştıkları insan, 21. yüzyılın
başında da bir çok bilim dalının araştırma konusu olmaya devam
etmektedir. Ancak gerçeğe ulaşma konusunda deney yönteminden başka
ölçüt tanımayan bilim adamlarının sınırlı da olsa meçhulu bulunmaktadır.
"İnsan Denen Meçhul" kitabının yazarı Alexis Carrel,
bu konuda şöyle diyor:
İnsanlık kendini tanımak için büyük bir gayret göstermiştir. Bilginlerin,
filozofların, şairlerin ve mistiklerin gözlemlerinden meydana
gelen bir hazine sahibi olmamıza rağmen, insan hakkındaki bilgimiz,
bazı görünüş ve parçalardan ibarettir. Besbelli ki, konusu insan
olan bütün bilimlerin çabası, yetersizdir ve kendi hakkımızdaki
bilgimiz de pek eksiktir (Carrel,1973:24-25).
Evet insan, kendisi "meçhuller"e konu olduğu gibi, çevresi
de âdeta meçhul duvarlarıyla örülüdür. Ancak insan, kendini tanımadan,
kendindeki bilinmeyenleri keşfe çalışmadan, gözünü çevreye, daha
geniş anlamda evrene çevirmiştir. Bu konuda, akıllara durgunluk
veren mesafeler de almamış değildir: Ay'a gidilmiştir. Uydular
sistemi aracılığıyla, bir ülke, diğer bir ülkeden gözlenir hâle
gelmiştir. Evimizde otururken televizyonda binlerce kilometre
uzaklıktaki bir ülkeyi seyredebilmekteyiz. Dünyamız, telefon,
faks, bilgisayar ve internet ağlarıyla örülü durumdadır. Ancak
bütün bu keşifler, teknik gelişmeler, insandaki tüm meçhul perdelerini
aralamaya ve neticede kaldırmaya yetmemektedir. Çünkü insanın
bilgisi, gücü ve yetenekleri sınırlıdır (Ertürk,1981). Varlık
sahnesine çıkışı, kendi irade ve gücüyle değildir. Ana-babasını,
ırkını, cinsiyetini, rengini de kendisi seçmemektedir. Evet, böyle
bir hüviyetle var olmakta, dünyaya gelmektedir. Hatta varlığa
gelişinde, var oluşunu kabule veya redde dahi gücü yetmemektedir..
İşte bu şartlar altında hayata gözlerini açan insanın kendi iç
dünyasının meçhulleri... Deney yöntemiyle çözemediği bilinmeyenleri...
Bu bilinmeyenler, hayata gelişte olduğu gibi, hayat müddetince
de varlığını sürdürmektedir. Şu anda, hücrelerimiz, kalbimiz,
sinir sistemimiz çalışmaktadır. Bunların çalışması, bizim irade
ve komutumuzla olmamaktadır. Ağzımızdan çıkan ses, fizik biliminin
konusudur. Bu fiziksel olayın beyinde düşünceye nasıl dönüştüğü
de bizim meçhulümüzdür. Daha doğrusu, bugün deneye dayanan bilimlerin
tam cevaplandıramadığı bir bilinmeyendir.
Buraya kadar, insan ve insanın bilinmeyenleri, çok genel ifadelerle
olsa da gözler önüne serilmeye çalışıldı. Böylece içte ve dışta
bilinmeyenlerle kuşatılan insan, eğitime konu olmakta ve eğitilmek
istenmektedir. Bu durumda onun tanınması, keşfedilmesi gerekmektedir.
Diğer bir deyişle süje insandır. O tanınmadan ya da özelliklerinin
sınırı belirlenmeden yapılacak eğitim çalışmalarının başarısızlığa
uğraması çok doğaldır.
Siyasî Sistemlerin İnsana Bakışı
Şu anda dünyanın gündeminde olan konuların başında
"insan" gelmektedir. İnsanı sadece maddeden ibaret sayan
rejimlerin birer birer yıkılmakta olduğu görülmektedir. Bu rejimlerde
insan için ruhun, maneviyatın ve dinin değeri yok kabul ediliyordu.
Her şey maddeden ibaret sayılıyordu. İnsan, serbestçe düşünmeyecek,
konuşmayacak, inanmayacak ve ibadet etmeyecekti. Onun mal-mülk
edinme hürriyeti olmayacak, istediği şekilde seyahat edemeyecek,
dilediği yerde çalışamayacaktı. Okul, bu teorilerle yüklü ideolojinin
emrinde insanı komutla konuşturacak, komutla susturacaktı. Âdeta
insan, robot olacaktı.
Ancak bir zamanlar böyle bir ideolojinin savunuculuğunu yapan
Rusya, Polonya, Macaristan, Bulgaristan, Romanya vb. devletler,
bugün bir değişim sürecine girmişlerdir. Açıklığı ve serbest teşebbüsü
esas alan bu demokratikleşme hareketi, insana değer vermenin ve
insanın özelliklerine saygı göstermenin haklılığını ortaya koymaktadır.
Siyasî ve ekonomik gibi görülen bu değişim, aslında insanın onuru,
hak ve özgürlükleriyle ilgilidir. Hangi rejim ve ideoloji olursa
olsun, insanın temel hak ve hürriyetlerinden (TC 1982 Anayasası,
md.12 vd.) olan düşünce, din, ibadet, seyahat, mal-mülk edinme,
çalışma, eğitim-öğretim ve ticaret yapma özgürlüklerini yasaklıyorsa,
onun topluma barış ve mutluluk getirmesi mümkün görülmemektedir.
Doğu bloğu, yüzyıla yakın bir zamandır, bunun ıstırabını yaşadı.
İnsanın temel haklarını elinden alan bir ideoloji ve saplantı
uğruna, binlerce, milyonlarca insan katledildi. Nice ocaklar söndü.
Birçok memlekete devrim ihraç edilerek anarşi ve terör çıkarıldı.
Milyonlarca kişi, anarşi ve terörün kurbanı oldu. Hep özlenen,
umut bağlanan bir hayal için, bir ideoloji için...
Diğer taraftan insan haklarından ve demokrasiden söz ederek masum
ve çaresiz insanların öldürülmelerine sebep olan ya da "kuvvetli
haklıdır" felsefesine dayanarak, çeşitli çıkarlar uğruna
bizzat terör uygulayan güç odakları, çifte standardın en çirkin
örneklerini vermişler ve vermektedirler. Fransa'da ve özellikle
Amerika'daki pragmatist yaklaşım, insan ilişkilerinin maddîleşmesine,
aile bağlarının zayıflamasına ve eğitimdeki değerler sisteminin
değişmesine sebep olmuş ve sosyal çözülmenin bir ifadesi olan
anarşizmin düşünce zeminini hazırlamıştır. Fikirlerin ve felsefî
görüşlerin topluma, insan haklarını ihlâl ederek ve çoğu zaman
zor kullanarak kabul ettirilmesinden de baskıcı ideolojiler doğmuştur.
Sonuç
Eğitim, bireyin davranışlarında kendi yaşantısı
yoluyla plânlı ve programlı olarak istenilen değişmeyi meydana
getirme sürecidir.
Eğitimin temel ilkelerinin başında kalıtımsal olarak bireyde var
olan güçlerin öğrenme yoluyla geliştirilmesi gelmektedir. Yetenekler
bir kimsenin eğitimden ne derece yararlanabileceği hakkında tahmin
yapmaya imkân sağlar. Eğitim dalını ve mesleğini seçmesinde yardımcı
olabilmek için, her şeyden önce bireyin genel ve özel yeteneklerini,
zayıf ve güçlü yönlerini bilmek gerekir.
Bireyin genel ve özel yetenekleri, başarı ve ilgileri, beden yapısı,
mizacı, duygusal nitelikleri, temel ihtiyaçları, alışkanlıkları,
tavır ve değer yargıları dinamik bir bütün olarak bireyin kişiliğini
oluşturur. Bütün bu nitelikleri ile bireyin uyarıcı bir sistem
olarak, kendisi ve çevresi ile olan etkileşimin niteliği, onun
tipik davranışlarını ve uyumunu belirler.
İnsanın bilgisi, gücü ve yetenekleri sınırlıdır. Varlık sahnesine
çıkışı, kendi irade ve gücüyle değildir. Ana-babasını, ırkını,
cinsiyetini, rengini de kendisi seçmemektedir. Böyle bir hüviyetle
var olmakta, dünyaya gelmektedir. Hatta varlığa gelişinde, var
oluşunu kabule veya redde dahi gücü bulunmamaktadır.
İşte bu şartlar altında hayata gözlerini açan insanın kendi iç
dünyasının meçhulleri! Deney yöntemiyle çözemediği bilinmeyenleri!
Bu bilinmeyenler, hayata gelişte olduğu gibi, yaşam müddetince
de varlığını sürdürmektedir.
Böylece içte ve dışta bilinmeyenlerle kuşatılan insan, eğitime
konu olmakta ve eğitilmek istenmektedir. Bu durumda onun tanınması,
keşfedilmesi gerekmektedir. O tanınmadan ya da özelliklerinin
sınırı belirlenmeden yapılacak eğitim çalışmalarının başarısızlığa
uğraması çok doğaldır.
Okullarımız, bireyi bilgilendirme ve ona meslekî formasyon kazandırmanın
yanında, bireyin kişiliğini geliştiren, iradesini eğiten, tarihi
ve kültürüyle irtibatını sağlayan kurumlar olarak çalışması gerekmektedir.
Sosyal değerler, toplum bireylerini birbirine yaklaştıran, birarada
tutan ve devamını sağlayan güçlerdir. Sosyal değerler, toplumun
duygu ve düşüncelerini yansıtır. İnsanı insan yapan vasıfları
koruyan sosyal değerler, temelde ahlâkî inanç ve ilkelere dayanır.
İyilik, doğruluk, şefkat, himaye gibi manevî değerlere saygı,
ulvî değerlere bağlılık toplumun temel bağlarıdır.
Bütün toplumlarda, hırsızlık, rüşvet, yalan, iftira, mala-cana
tecavüz gibi, ahlâk ve hukuka aykırı eylemler yasaklanmıştır.
Her toplum, kendi manevî yapısını koruyacak kurumlar tesis etmiş
ve bazı mekanizmalar geliştirmiştir.
Ancak bu değerlere sırt çeviren devlet ve topluluklar, bugün bir
değişim sürecine girmişlerdir. Açıklığı ve serbest teşebbüsü esas
alan bu demokratikleşme hareketi, insana değer vermenin ve insanın
özelliklerine saygı göstermenin haklılığını ortaya koymaktadır.
Siyasî ve ekonomik gibi görülen bu değişim, aslında insanın onuru,
hak ve özgürlükleriyle ilgilidir. Hangi rejim ve ideoloji olursa
olsun, insanın temel hak ve hürriyetlerinden olan düşünce, din,
ibadet, seyahat, mal-mülk edinme, çalışma, eğitim-öğretim ve ticaret
yapma özgürlüklerini yasaklıyorsa, onun topluma barış ve mutluluk
getirmesi mümkün görülmemektedir.
Kaynaklar
Carrel, A. (1973). İnsan Denen Meçhul. (Çev.
Refik Özdek) İstanbul: Yağmur Yayınevi.
Başgil, A. F. (1961). Gençlerle Başbaşa. İstanbul: Yağmur Yayınevi.
Demirsar, A. (1985). Çocuk ve Anne-Baba İlişkileri. İstanbul:
Redhouse Yayınevi.
Ertürk, S. (1972). Eğitimde "Program" Geliştirme. Ankara:
Yelkentepe Yayınları 4.
Ertürk, S. (1981). Diktacı Tutum ve Demokrasi. Ankara:Yelkentepe
Yayınları 8.
Fidan, N. (1984). Öğrenme ve Öğretme Kuramlar, İlkeler, Yöntemler.
Ankara.
Köknel, Ö. (1985). Kaygıdan Mutluluğa Kişilik. İstanbul: Altın
Kitaplar Yayınevi.
Nirun, N., Baykurt N. ve Öner, A. (1986). Sosyoloji. İstanbul:
MEGSB Yayınları: 592.
Özgüven, İ.E. (2002). Bireyi Tanıma Teknikleri. Ankara: PDREM
Yayınları.
Turhan, M. (1972). Kültür Değişmeleri. İstanbul: Millî Eğitim
Basımevi.
Türkiye Cumhuriyeti 1982 Anayasası.
Varış, F. (1988). Eğitim Bilimine Giriş. Ankara: AÜ Eğitim Bilimleri
Fak. Yayınları, No.159.
Varış, F. ve arkadaşları. (1991). Eğitim Bilimine Giriş. Ankara:
AÜ Basımevi.
|
|