| |
Yard. Doç. Dr. Etem Levent
Sosyal olay ve kurumlar, birleşik kaplar gibi birbirini etkiler.
Bir alanda meydana gelen bir değişiklik, diğerinde de kendini
gösterir. Bunu, kalkınmış, kalkınmakta olan ve geri kalmış ülke
ayrımı yapmaksızın, toplumda açıkça görmek mümkündür. Şöyle ki;
k a l k ı n m ı ş bir ülkenin sanayi ve teknoloji gibi bütün sektörleri
gelişmiş, istenen seviyeye ulaşmış, fakat eğitimde geri kalmış,
sistemini kuramamış, birimleri karmaşık, adeta bir kaos içinde
olduğu düşünülemeyeceği gibi; diğer taraftan g e l i ş m e m i
ş bir ülkenin eğitim sisteminin ileri düzeyde olduğu, piyasanın
ihtiyaç duyduğu vasıflı insan gücünü dengeli şekilde yetiştirdiği
ve istihdamını sağladığı görülmemiştir.
Bu durum gösteriyor ki, toplum kurumları bir bütünlük arz etmektedir.
Bütünün bir parçasında görülen bir eksiklik, az ya da çok diğerlerinde
de görülmektedir. Başka bir deyişle kalkınmışlık, toplumun bütün
sektörleriyle ilgili bir olgudur.
Bundan dolayı devleti yönetenler, ülkelerinde uygulayacakları
kalkınma modeli üzerinde çok durmakta ve titizlik göstermektedirler.
Kalkınma modelinin, devletin tercih ettiği demokratik veya anti-demokratik
yapısına uygun düşmesi gerekir. Aksi halde, teori (rejimin temel
prensipleri) ile uygulamada zıtlıklar olur. Bu da toplumda zaman
zaman karışıklığa ve anarşiye yol açar.
Eğer devlet, hür ve demokratik bir yapıya sahipse, insanın temel
hak ve özgürlüklerinin korunması ve devam ettirilmesi başta olmak
üzere, yasama, yürütme ve yargı organlarının faaliyetleri ve bu
arada, ekonomik kararların alınma ve yürütülmesi gibi bütün işler,
mevcut Anayasa çerçevesinde yapılır. Anayasalar, ülkelerin siyasî,
idarî ve ekonomik tercihlerini ortaya koyan, genel ve en zor değişen
hukukî metinleridir.
Ülkemiz Anayasası, insan haklarına saygılı, demokratik, lâik ve
sosyal bir hukuk devleti modelini ortaya koymuştur. Ülkenin ekonomik,
sosyal ve kültürel kalkınması, bu çerçeve içinde olacaktır.
İnsanın hak ve özgürlüklerinin teminat altına alınması, onun varlık
değerine karşı duyulan saygıyı yansıtır. Aslında insan, temel
hak ve ödevlerini kullanmak suretiyle toplumda bir değer ifade
eder. Bu hak ve özgürlüklerin başında; yaşama, maddî ve manevî
varlığını koruma ve geliştirme (Anayasa,1982:mad.17); hür ve güvenlik
içinde olma (mad.19), özel hayatın gizliliği (mad.20), yerleşme
ve seyahat (mad.23), din ve vicdan (mad.24), düşünce ve kanaat
(mad.25), bilim ve sanat (mad.27), mülkiyet (mad.35), çalışma
ve sözleşme (mad.48) bulunur.
Temel hak ve hürriyetlere sahip olmak, insanın kendi özellikleriyle
toplumda yer alması demektir. Çünkü insan, düşünmekte, inanmakta,
dolayısıyla karar ve kanaatleri doğrultusunda hareket etmektedir.
Onu bu özelliklerinden soyutlamak, onun var-oluşunu ve varlık
değerini kabul etmemek olur. Onun için, insanı istismar eden,
onun düşüncesine saygı göstermeyen, fikrini donduran, şeref ve
haysiyetini hiçe sayan; seyahat, haberleşme, mülk edinme, serbestçe
iş yapma, özel teşebbüsler kurma ve sosyal güvenlik kurumları
tesis etme gibi hak ve imkânlarını elinden alan bazı devletlerin,
zamanla bekledikleri realitenin hayali ile karşılaşınca, kendi
doktrinlerine ters düşse de, insan değerini tanıyan bazı kural
ve uygulamaları kabul ettikleri ve metot değişikliğine gittikleri
görülmektedir.
Genellikle 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkan diktacı ideolojiler
(Ertürk,1981), dünyamızı değişik şekillerde etkileyerek, yıkıcı
sosyal grupların oluşmasına, birbiriyle çatışmasına ve neticede
sosyal çözülme ve patlamalara sebep olmuşlardır. Bu ideolojilere
bir kurtarıcı gibi sarılanlar, onları büyük iddialarla savunmalarına
ve devlet yönetimlerini ele geçirmelerine rağmen, toplumlara vaat
ettikleri refah ve mutluluğu getirememişler (Dimitriu,1981;Larlain,1995);
uygulamada görülen keyfî yönetim, hırs, sertlik, hoşgörüsüzlük,
peşin fikirlilik, alternatifsizlik, gizlilik, sosyal dengesizlik
ve ekonomide kapalılık gibi faktörler, teorilerinin revizyona
uğramasına sebep olmuştur. Bu arada, dünya bilim ve teknoloji
alanındaki hızlı gelişmelerin, özellikle uydular sistemi ile ülkelerin
uzaydan gözetlenebilir hâle gelmesinin, dolayısıyla birçok askerî
harekâtın sır olmaktan çıkmasının etkisi de olmuştur.
Bu tablodan açıkça anlaşılmaktadır ki, insan hürdür ve varlığı
dokunulmazdır. Onun insanlık onuruna yaraşır bir hayat sürmesi,
en doğal hakkıdır. O, insan olarak serbestçe düşünecek, inanacak
ve düşündüğü ve inandığı gibi de yaşayacaktır. Elbette o, bu özelliklerini,
kendi iradesi doğrultusunda serbestçe seçeceği bir iş ve meslek
hayatı içinde gerçekleştirecektir.
Buna göre, ekonomi ve eğitimle ilgili bütün faaliyetlerin, aynı
anlayış çerçevesinde yapılması ve bu anlayışa uygun düşmeyen mevzuat
ve uygulamaların, gerekli değişikliğe uğraması çok açıktır. Son
zamanlarda ülkemiz ekonomisinde köklü değişikliklere gidilmesi
bundandır. Önce 24 Ocak Kararları alınmış ve 1983'ün sonundan
itibaren çıkarılmaya başlanan bir dizi ekonomik ve idarî mevzuatla,
sistemin yerine oturmasına çalışılmıştır. Bu sistem, bireyin özgür
irade ve teşebbüsüne dayalı, ülke içi ve dışı etkinliklerde, serbest
ekonominin kendi kuralları çerçevesinde hareket etmesini öngören
bir yapıyı ifade etmektedir. Bununla birlikte ülkemiz, Avrupa
Topluluğu (AT)'na girmeğe karar almış ve müracaatını da yapmıştır.
Artık bu şartlarda, serbest piyasa ekonomisinin bütün kurallarının
yerine getirilmesi, kaçınılmaz bir gerçek olarak ortaya çıkmıştır.
Bugün ülkemizde uygulanan e k o m o n i k m o d e lin, özel teşebbüs,
serbest rekabet ve kârlılık gibi ilkelere dayandığı, devletin
birçok alandan elini çekmekte olduğu, KİT'lerin özelleştirildiği
ve mahallî idarelerin güçlendirildiği; böylece liberal sistemin,
bütün mekanizmalarının kendi prensipleri ile bütünleştirildiği
ve bünyesine uygun düşmeyen kural, kurum ve uygulamaların peyderpey
yürürlükten kaldırıldığı görülmektedir.
Bu durumda e ğ i t i m s i s t e m imiz, nasıl bir çerçeveye oturtulacaktır?
Şu anda, merkezden yönetime dayanan eğitim sistemimiz (Varış,
1978, s.313), aynen kalacak mı, yoksa ekonomideki yapı değişikliğine
paralel olarak, hızla değişime tabi tutulacak mıdır?
Bunun cevabı, Millî Eğitim Sistemimizin deyim yerindeyse bir röntgeni
çekilip teşhisi konulduktan sonra verilecektir.
Millî eğitim sistemimiz, merkeziyetçi yaklaşımın bir ifadesidir.
Buna göre;
a. Öğretim programları,
b. Ders kitapları,
c. Öğretmenlerin istihdam ve maaşı,
d. Organizasyon ve Yönetim
e. Teftiş,
f. Yatırımlar vb.
merkezden yönetim ilkelerine göre yapılmakta ve yürütülmektedir
(Varış,1978:44). Bu sistemin, ağır işlemesine, çağın yeniliklerini
geriden takip etmesine rağmen, eğitim ve öğretimde bütünlüğü sağlaması,
keyfi yönetim ve uygulamalara meydan vermemesi gibi olumlu yönleri
bulunmaktadır. Ancak sisteme giren bireylerde çalışma ve başarı
ölçü alınmadığı gibi, sorumluluk (başsız sorumluluk) birçok kişiye
dağıtıldığından, bir yanlışlığın/zararın sebebini bulmak güç olmakta,
çoğu zaman ise mümkün olmamaktadır. Aynı şekilde kârlılık unsurundan
yoksun olan bu yapılanmada, genellikle kişilerin kendilerini yenilemeleri,
rekabete girmeleri, dolayısıyla mesleklerinde ilerlemeleri görülmemektedir.
Şimdi yukarıdaki konular, tek tek ele alınacak olursa, durum şöyle
tespit edilebilir:
Öğretim Programları
Öğretim programlarında yer alan amaç, içerik gibi ögeler, merkezce
belirlenmektedir. Okul, merkezin belirlediği bu programı uygulamakla
yükümlüdür. Böylece karar yeri ile uygulama yeri birbirinden ayrılmaktadır.
Başka bir deyişle, uygulama yerinin (okulun) kendi konu, ihtiyaç
ve problemleri, hiçbir katkısı olmadan kendi dışında başkası tarafından
belirlenmektedir.
Çoğu zaman kararların masa başında alındığı bilinen bir gerçektir
(Varış,1978:25, 44, 47 ve 236). Bu durumda, ortaya çıkan bir yanlışlığın
düzeltilmesi, bürokrasinin ağır işleyen çarkında yıllarca sürmekte,
genç nesillere belki yanlış bilgilerin, kavramların öğretilmesine
ve yanlış imajların verilmesine devam edilmektedir. Okul, kısa
ifadesiyle hayata hazırlayan bir kurum olacağı yerde, bazen hayattan
kopuk, yararsız (Varış,1988:15), birbiriyle bağlantısı olmayan
ve değerlendirmeye tabi tutulmayan eski bilgilerle kişinin kafasını
dolduran, yoran, adeta onu düşünemez ve yorum yapamaz hâle getiren
bir mekanizma olarak çalışabilmektedir.
Bu sistemde, düşünce ve bilim özgülüğünün, kendini tam olarak
göstermesi mümkün görülmemektedir. Çünkü merkeze bağımlılık, merkezin
hazırladığı programların aynen okutulması esastır. Diğer bir yönden,
literatürde yer alan Program Geliştirme bir suç olarak ortaya
çıkmakta, öğretim kadrosu ile birlikte okul idaresinin inisiyatifi,
söz konusu olmamaktadır. Kaldı ki, mahallî eğitim kadrosu, Programdaki
konulara, bir tabu gözüyle bakmakta ve onun eksikliğini ya da
yanlışlığını aklına dahi getirmemektedir. Uygulamada bir aksaklık
görmüş olma bile, onu kendi kabiliyetsizliğine yorumlamaktadır.
Onun için okul, çağın değişen şartlarına göre kendini yenileyememekte
ve hızlı kararlar alamamaktadır. Yığılan problemler karşısında
merkezin emrini ve malî yardımını beklemek zorundadır. Elbette
böyle bir ortamda, gelişme ve kalkınmanın, istenen seviyede olamayacağı
çok açıktır. İlköğretimin son kademesinde, lise ve üniversitede,
aralıksız 10 yıl Yabancı dil öğretildiği halde, istenilen düzeyde
öğrenilememesinin; Tarih, Coğrafya ve Edebiyat derslerinde, stratejide
yapılan hatanın yıllarca devam etmesinin; Felsefe, Psikoloji ve
Sosyoloji gibi derslerdeki konuların ve kuramlarla ortaya konan
yargıların, kendimizle, kendi kültür değerlerimizle bir karşılaştırılması
ve değerlendirilmesi yapılmadan, adeta kendi insanımızın bilgisiz,
bilginsiz ve düşüncesiz olduğu ilân edilircesine verilmesinin
sebeplerini, sistemde ve mevcut uygulamada aramak gerekir.
Ders Kitapları
Merkezce hazırlanan öğretim programlarının açıklama ve değerlendirilmesi,
resmen yazılan ya da yazdırılan ders kitapları aracılığı ile yapılmaktadır.
Çoğu zaman tek kitap uygulaması görülmektedir. Öğretmen bu tek
kitabı öğretmekle görevli ve sorumludur.
Bu durumda öğretmen, değişik metot ve teknikler uygulayamaz; konusu
ile ilgili başka kitaplara müracaat ederek ders anlatamaz ve karşılaştırma
yapamaz. Dolayısıyla öğretmenin kendisini yenilemesi, yeteneklerini
ortaya koyması söz konusu değildir. O, elindeki ders kitaplarına
göre kurulmuş âdeta bir makine, bir hoparlör yerindedir. Böylece
onun, kitap dışı sentez ve analiz yapma kabiliyetinin olmadığı
kanaatine varılmıştır.
Bu yaklaşım tarzı, aslında öğretmene, öğretmenin bilgisine güvensizliğin
bir sonucudur. Elindeki kitap, mutlak doğrunun ifadesi sayılmıştır.
Onu eleştirmek, mümkün değildir. Çünkü yazarın ya da yazarların
her şeyin doğrusunu düşündükleri ve yazdıkları, baştan kabul ve
ilân edildiğinden, bu mantığa göre, başka kaynak eserlere başvurmanın
gereksiz olduğu da açıklanmış olmaktadır.
Eğer hazırlanan kitapta t e o r i l e r, eleştirisiz ve alternatifsiz
olarak anlatılıyor veya Psikoloji, sadece Freud'e; Sosyoloji,
Durkheim'a; Felsefe A. Comte gibi, belli görüşteki kuramcılara
dayandırılıyor ve bunların karşılarında yer alan farklı fikir
ve ekol sahibi bilim adamlarının görüşleri yazılmıyor ya da güçsüz
ve etkisiz bir biçimde veriliyorsa, bilimin ve bilimsel çalışmanın,
objektiflik, realite (gerçeklik), açıklık ve dürüstlük gibi en
önemli prensipleri ihlâl ediliyor demektir.
Bu şekilde içerik ve yöntemde yapılan bir yanlışlık, okullarda
yıllarca okutulacak, onunla ilgili sorular sorulacak ve bilmeyenler
sınıfta kalacaktır. Bu da bilim adına yapılacak ve adına da eğitim
denilecektir!
Düşüncenin serbestçe söylenmediği, bilimsel çalışmanın özgür bir
ortamda yapılmadığı, dolayısıyla bilimsel veri ve bulguların objektif
olarak değerlendirilmediği zamanlarda, mutlaka ortada bir gizlilik
ve çarpık bir zihniyetin var olduğu düşünülür. Bunun da, bilim
ve demokrasi ilkelerine ters düştüğü, ilerleme ve gelişmeye engel
olduğu çok açıktır.
Öğretmenlerin İstihdam ve Maaşı
Öğretmen mevcut sistemin bir gereği olarak, merkez tarafından
atanmaktadır. Buna göre, Edirne veya Kars ilinde görev yapacak
bir öğretmen, merkezce belirlenmektedir. Mesleğini seven ve sevmeyen,
yetenekli ve yeteneksiz, çalışkan ve tembel, başarılı ve başarısız
iki öğretmen, aynı derece ve kademede iseler, aynı maaşı almaktadırlar.
Bu konuda mahallin, öğretmene bir müdahalesi olmamaktadır. Öğretmen
de mesleğinde maaş yönünden kendini emniyette (sigortalı) hissettiğinden,
okul idaresine karşı vereceği bir hesabı bulunmamaktadır. Aslında
okul idaresinin bu öğretmenin seçiminde, herhangi bir sorumluluğu
da yoktur. Onun için öğretmen, okumayı, kendini yenilemeyi ve
mesleğinde yenilikleri takip etmeyi, lüzumsuz addetmekte ve buna
ihtiyaç duymamaktadır.
Burada vurgulanması gereken noktalardan biri de şudur: Mesleğinde
başarısız bir öğretmene, okul ve merkezce uygulanacak bir yaptırım
mevcut değildir. Kanun ya da disiplin suçu işlemeyen bir öğretmen,
yeteneksiz ve başarısız olsa da, öğretime devam etmekte ve maaşını,
çalışkan ve başarılı bir öğretmen gibi, zamanında ve eksiksiz
almaktadır. Bu durumda, tembellik ve beceriksizlik ödüllendirilmiş
olmaktadır. Dünyanın hiç bir yerinde, sağ duyu sahibi birinin,
çalışkanla tembeli ve başarılı ile başarısızı aynı şekilde değerlendirdiği
görülmez. Aslında bu sistemde başarı, öğretmenin kurulu makine
gibi hareket etmesi ve genellikle tek kitap çerçevesinde düşünce
ve davranış bakımından standart öğrenciler yetiştirmesi şeklinde
düşünülmektedir.
Halbuki hayat şartları hızla değişmekte, teknolojik yenilikler
birbirini takip etmekte, süper güçler (devletler) arasında yakınlaşma
ve yumuşama görülmekte, sistemler ve ideolojiler köklü revizyonlara
uğramakta ve uydular sistemi ile yabancı ülke TV programları evimize
kadar girmektedir.
Bu gelişmeler karşısında, kendi kabuğuna çekilip gerçeklere gözlerini
kapayan bir sistem (merkeziyetçilik), acaba yapısını koruyabilecek
ve yönetimde de aynı kural ve uygulamaları sürdürebilecek midir?
Organizasyon ve Yönetim
Yürürlükteki sistemde, merkezdeki genel müdürlükler ile il ve
ilçe teşkilâtlarındaki birimlerin açık bir yetki ve sorumlulukları
bulunmamaktadır. Çünkü bir genel müdürlük, kendi personelini kendisi
tayin etmediği gibi, okul yatırımlarını gerçekleştirme ve programlarını
hazırlayıp yürürlüğe koyma yetkisine de sahip değildir. Dolayısıyla
sorumluluğu yoktur. Bugüne kadar, mesleğinde ehliyetsizlik ve
başarısızlığından dolayı bir genel müdür, bir daire başkanı ya
da bir müdürün görevinden alındığı ve soruşturma geçirdiği bilinmemektedir.
Görevden alınmalar, genellikle siyasîdir, ideolojiktir ve bazı
durumlarda, üst yöneticinin astını değiştirerek kendini ibra etmek
istemesinden kaynaklanmaktadır. Genel müdürlükler, adeta bir fabrikada,
önüne gelen şişelerin kapaklarının yerine oturup oturmadığını
kontrol eden işçiler gibi, rutin işler yapmakta, yeni iş üretme
ve bunlarla ilgili fikirler geliştirme ve kararlar alma, yetki
ve sorumluluğunu taşımamaktadırlar.
Böylece yetki ve sorumluluk, daha doğrusu dağınık ve başsız sorumluluk,
birçok kişiye ve birime (genel müdürlük ve daire başkanlığı gibi)
dağıtıldığı için, bir yanlış işlemde, sorumluyu bulmak, dolayısıyla
ıslah etmek veya cezalandırmak güçleşmektedir. Bu uygulama, işlerin
sürüncemede kalmasına, karışmasına, suçların örtülmesine, beceriksiz
kimselerin gizlenmesine ve devlet organlarının başarısız gösterilmesine
sebep olmaktadır. Çünkü sistem, hızlı ve kesin kararlar alıp yürürlüğe
koyacak bir şekilde düzenlenmemiştir. Denetleme de bu sistemin
bir parçasıdır.
Teftiş
Ülkemizde teftiş/denetim, genellikle malî konulara bağlanıp hata,
kusur ve eksik arayan bir ceza makinesi şeklinde çalışmaktadır.
Onun için, öğretim yöntemleri, program geliştirme, rehberlik gibi
eğitim sisteminin temel konuları, bugünkü denetim faaliyeti gerçeğinin
dışında kalmaktadır (Varış,1978:238-239). Derslerle ilgili denetimin,
özellikle yabancı okullarda yabancı dillerle verilen derslerin
denetlenmesinin nasıl yapıldığı, denetimle neyin ölçüldüğü ve
bunun hangi kadro ile gerçekleştirildiği açık olarak bilenmemektedir.
Bilinen bir gerçek varsa, o da bunun fizik olarak mümkün olamayacağıdır.
Şöyle ki; 1987'de ortaöğretimde (lisede) 93.397 öğretmen görev
yapmıştır. Aynı yıl merkez teftiş kadrosu, yaklaşık 338 kişiden
oluşmaktadır. Bu durumda, bir müfettişe 228 öğretmen düşmektedir.
Bir müfettiş, bir yılda, tatil günleri dışında, 190 iş günü 8
saatten 1520 saat çalışmış ve bir öğretmene 6.6 saat ayırmış olacaktır.
Ancak bu, izinli raporlu olmadığı taktirde yapılan bir teftiş
süresini ifade etmektedir. Eğer müfettiş, Ankara'dan Dikmen Lisesi'ne,
Edirne'ye, Erzurum'a, Adana'ya gidecek ve teftişten sonra Ankara'ya
dönecek veya başka bir il'e geçecek olursa, hep bu 6.6 saati kullanmış
olacaktır. Hâliyle bu 6.6 saat, 6.6 saniyeye düşebilecektir. Bundan
dolayı, zaten normal genel teftişler de, 3-4 yılda bir yapılabilmektedir.
Teftiş konusu, branşlara göre ele alındığında, durumun şöyle olduğu
görülür: Türkiye genelinde, İngilizce branşında 9, Fransızca'da
4, Almanca'da, 5, Sanat Tarihi'nde 2 adet müfettiş bulunmaktadır.
Bu müfettişlerin, Anadolu ve yabancı liseler de dahil, Türkiye'deki
2.743 okulu teftiş ettikleri kabul edilmektedir.
Elbette bu kompozisyonda bir teftiş kadrosunun, sağlıklı bir teftiş
yapamayacağı ortadadır. Onun için DPT 1987 Yılı Programı'nda teftişle
ilgili tedbirlerin yer aldığı görülmektedir (1985 Yılı Prog.,1984).
Ancak şunu açıkça belirtmek gerekir ki, teftişteki problemler,
kadrosunun azlığından-çokluğundan ya da ihtisaslaşmanın yokluğundan
değil, işin şeklinden ve metodundan kaynaklanmaktadır.
Örneğin, Rize'deki veya Tunceli'deki bir okulun ya da bir öğretmenin
Ankara'dan denetlenmesi ve bu denetlemenin sağlıklı olması mümkün
görülmemektedir. Çünkü, mahallinde bütün unsurları ile canlı olan
bir olay/dosya, Ankara'ya gelince ve üzerinden aylar, hatta yıllar
geçince adeta ölmektedir. Bu arada, olayın suç unsurları ortadan
kalkabilmektedir. Karar da, çoğunlukla bu cansız/ölü dosya üzerinde
verilmekte ve tabiatıyla teftiş, amacına ulaşamamaktadır. Bundan
dolayı, teftiş mekanizmasının kullandığı yaptırımların etkili
olduğu söylenememektedir. Bu konuda yapılan araştırmalar da, uygulanan
müeyyidelerin, ilgilinin görev yerini değiştirme şeklinde odaklaştığını
göstermektedir. Bugüne kadar, zihnî/ruhsal bir rahatsızlık dışında
meslekî ehliyetsizlik ve başarısızlığından dolayı bir öğretmenin
işine son verildiği kayıtlara geçmiş değildir.
Böylece, eğitimin her kademe ve ünitesinde görülen merkeziyetçiliğin,
acaba yatırımlarda kendini nasıl göstermektedir?
Yatırımlar
Projesinden kaynak tahsisine kadar, yatırımlarla ilgili bütün
işlemler, merkez tarafından DPT aracılığı ile yapılmaktadır. Örnek
olarak; Van, Diyarbakır ve İzmir'de yapılacak ilk, orta, genel
ve meslekî - teknik liselerinin ödenekleri, Ankara'dan tahsis
edilmektedir.
Millî Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı (MEGSB)'nın ilköğretim
okulları ve bütçe kanununun verdiği yetkiye dayanarak bazı illerin
özel idare kanalıyla yaptıkları okullar dışında, bütün eğitim
binaları, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı (BİB) tarafından yapılmaktadır.
Ancak bir yatırımın gerçekleşmesi, ilgili bakanlıklar arasında
birçok yazışmanın yapılmasına bağlıdır. Bu yazışmalar, uzun süre
almaktadır. Yatırım Programı'nda yer alan bir lise projesinin
inşaatına başlayabilmek için, gerekli yazışmaların bir yılda tamamlandığı
az görülür. Onun için, ilk defa Program'a giren orta öğretim projelerinin
yaklaşık % 90'ının inşaatına, ikinci yılda başlanmakta ve ayrılan
ilk yıl ödenekleri, kullanılmadan hazineye intikal etmektedir.
Burada üzerinde önemle durulması gereken başka bir konu da, Yatırım
Programı'nda yıllık ayrılan ilkokul derslik ödeneklerinin, yılı
içinde yatırıma dönüşmemesidir. MEGSB'nin yatırımlarla ilgili
her yıl yayınladığı resmî dokümanlarında bunu açıkça görmek mümkündür
(Yat. ve Tes. Dai. Başk., Yat. Dok.,1984). Meselâ, 1984 yılında,
Ankara ilinin 84 adet devam ve 99 adet yeni ilkokul derslik inşaatı
bulunmaktadır. 1985'de 159 adet derslik inşaatının devam ettiği
görülmektedir. Buna göre, 1985 yılında, ancak 24 (yirmidört) adet
derslik yapılabilmiştir (Yat. ve Tes. Dai. Başk., Yat. Dok.,1985).
Halbuki 1985'de DPT tarafından Ankara iline 275 adet derslik ödeneği
tahsis edilmiştir (1985 Yılı Yat. Prog.,1984). Aynı yıllarda,
Ankara'da ikili öğretim köylere kadar yayılmış, hatta bazı okullarda
üçlü öğretim uygulamasına geçilmiştir.
İstanbul'da da durum şöyledir: 1984'de 144 adet devam ve 41 adet
yeni ilkokul derslik inşaatı, Program'da yer almıştır. 1985'de
122 adet derslik inşaatının devam ettiği görülmektedir. Bu durumda
1985 yılında 63 (altmış üç) adet derslik yapılabilmiştir. Halbuki
1985'de DPT tarafından İstanbul iline 440 adet derslik ödeneği
tahsis edilmiştir. DPT'de yapılan araştırmaya göre, 15-20 il dışında,
diğer illerde de durum, bu olumsuz tablodan pek farklı değildir.
Şimdi burada sorumlu, ne DPT, ne MEGSB (ilgili Genel Müdürlük
veya Yatırım ve Tesisler Dairesi Başkanlığı), ne Bayındırlık ve
İskân Bakanlığı, ne vilâyet ve ne de il ve ilçe MEGS Müdürlükleridir.
Yasal yapıda hepsi sorumlu görüldüğü halde, gerçekte hiçbiri sorumlu
değildir. Çünkü sorumluluk, toplanması mümkün olmayacak derecede
birimlere dağıtılmıştır. Kaynak tahsisi yapıldıktan sonra bile
sorumluluğu, uzun süren yazışmalara veya başka birimlere yükleyenler
bulunmaktadır. Hatta olağan bir uygulama hâlinde görülmektedir
ki, bazı illerdeki ilgililer, ilköğretim yatırım ödeneklerini,
8-9 ay faize yatırıp senenin son aylarında kullanmaktan ve bu
sebeple ilkokul derslik inşaatlarını yılı içinde bitiremeyip gelecek
yıla sirayet ettirmekten, vicdanî bir rahatsızlık duymamaktadırlar.
İşte başlıca bu sebeplerden, şehir merkezlerindeki okullarda sınıflar,
genellikle 60-70 kişiliktir. Dünyanın hiçbir yerinde uygulanmayan
ikili öğretime devam edilmektedir. Bunun ise, eğitim ve öğretimi
olumsuz yönde etkilediği açıktır.
Diğer taraftan, 4 (1983-1986) yıl etüd proje olarak ödenekleri
ayrılan İstanbul ve İzmir Fen Liseleri'nin projeleri çizilememiş
ve 1978 yılında Program'a giren Ankara Küçükesat Lisesi, hâlâ
öğretime açılamamıştır (İnşaatı 10 yılda tamamlanamamıştır.).
Yatırım Programları'nda, inşaatları 10 yıldan beri devam eden
daha birçok okul projesine rastlamak mümkündür. Dolayısıyla maliyetler
de, her geçen yıl yükselmektedir. Bir ortaokul projesini devlet
400 milyon TL'ye mal ederken, özel sektör bunu, kısa zamanda 120-150
milyon TL'ye yapabilmektedir. Aynı şekilde, il özel idare bütçesini
rasyonel bir şekilde kullanan; yerinde denetimi sıklaştıran; yatırımların
gerçekleşmesini, tesadüfe veya sorumsuz bazı kâtiplerin ve memurların
eline değil, kontrollü programa bağlayan ve bu şekilde yatırımlarla
ilgili personeli yetki ve sorumluluklarla donatan valilikler de,
çok kısa sürede ve düşük maliyetlerle okullar yapabilmektedirler.
Bu konuya 1987 Yılı Programı'nda temas edilerek, "2886 sayılı
Devlet İhale Kanunu'nun ihale hükümleri çerçevesinde yapılan eğitim
binalarının pahalı olduğu ve bitirilmesinin uzun zaman aldığı
belirtilmiş ve 1986 yılında pilot il olarak seçilen Tokat'ta kamu
binalarının emanet usulü ile inşaasında ve halk katkısının temininde
başarı sağlandığı kaydedilerek, bu uygulamanın diğer illere de
teşmili" teklif edilmiştir.
Sonuç
Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar, mevcut eğitim kurumlarında,
değerli öğretmen ve yöneticiler yetişmiş ve bunlar vasıtasıyla
milyonlarca kişiye eğitim hizmeti götürülmüştür. Elbette bu hizmet,
kendi şartları çerçevesinde, yürürlükteki program ve kitaplar
kanalıyla yapılmıştır.
Ancak, insanın çağın değişen şartlarına göre kendini ve çevresini
hazırlaması, kaçınılmaz bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu gerçek, şöyle ifade edilebilir:
İnsan hürdür ve varlığı dokunulmazdır. Onun insanlık onuruna yaraşır
bir hayat sürmesi, en doğal hakkıdır. O, birey olarak serbestçe
düşünecek, inanacak ve düşündüğü ve inandığı gibi de yaşayacaktır.
Elbette o, bu özelliklerini, kendi iradesi doğrultusunda serbestçe
seçeceği bir iş ve meslek hayatı içinde gerçekleştirecektir.
İnsanın özelliklerine, temel hak ve hürriyetlerine aykırı sistem
ve uygulamalar, toplum tarafından benimsenmemekte, insanı rahatsız
etmekte ve zamanla reaksiyonla karşılanarak reddedilmektedir.
Ülkemizde eğitimde görülen merkeziyetçi yaklaşım da, insanımızın
düşünce, yetenek ve becerisini rahatça ortaya koymasını engellediği
ve başarı ile başarısızı bir tuttuğu gibi, her alanda, büyük ölçüde
zaman ve finansman kaybına sebep olmaktadır.
Toplum kurumlarının, bu durumu görmezlikten gelmesi düşünülemez.
Toplum faaliyetlerinde esas olan, rasyonel (akılcı), cesur ve
kararlı davranışlarla verimliği artırmak ve sonuçta toplumun refah
ve mutluluğunu sağlamaktır.
İşte bu çerçevede eğitim mekanizmasının yapı ve program açısından
yenilenmesi gerekmektedir. Bu yenilenmenin, her şeyin tabiatına
uygun bir biçimde olacağı tabiîdir. Onun için, demokratik rejime
en uygun düşen e ğ i t i m m o d e l i de, rekabet, kârlılık,
sorumluluk, katılma ve ücret unsurlarını içinde bulunduran Y e
r i n d e n Y ö n e t i m şeklidir.
Teklif Model
1. Ülkemizde millî eğitim sistemi, "Millî Eğitimde Yeni
Strateji" başlığı altında, altı temel ilkeye dayanır:
a. Yerinden Yönetim (Mahallîlik),
b. Rekabet, Yarışma, Teşvik,
c. Kârlılık,
d. Tek ya da Birim "Yetki ve Sorumluluk",
e. Yönetime Katılma,
f . Ücret.
2. Millî Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı (MEGSB), millî eğitimin
temel hedef ve politikalarını belirler ve bunların uygulanmasını
sağlar.
3. MEGSB, her eğitim kademesi için, teknolojik gelişmelerin ışığı
altında, çerçeve öğretim programları, eğitim araç ve gereçlerini
hazırlar veya özel sektöre hazırlatır.
4. Esnek öğretim programlarının hazırlanmasında, mahallin (okulun)
katkısı sağlanır.
5. MEGSB, öğretim programlarının uygulanmasına yardımcı olmak
maksadıyla, bir dersle ilgili birden çok kitabın yazılmasını teşvik
eder. Öğretmen, dersi, birkaç kitaba, kaynağa başvurarak ve farklı
yöntem ve teknikler kullanarak anlatabilir.
6. Her il, bir "Eğitim Bölgesi"dir. Öğretmenin işe alınması
ve işten çıkarılması, Eğitim Bölgesi'nde "Bölge Eğitim Kurulu"
tarafından yapılır.
Bu kurulda, velilerden temsilciler de bulunur. Bölge Eğitim Kurulu,
istihdam, başarı-başarısızlık ve öğretimin Türk devletine, bayrağına
ve istiklal marşına saygı ve bağlılık içinde yapılması gibi bütün
eğitim etkinliklerinden sorumludur.
7. Her il için, genel bütçe ile belirlenen yatırım ve cari ödenek
miktarları, MEGSB'ce illere (Eğitim Bölgeleri'ne) gönderilir.
Bu ödenekler, (gerekli yasal değişiklikler yapıldıktan sonra)
Özel İdare Bütçesi'ne aktarılır. Bölge Eğitim Kurulu, bölge yatırımlarını
zamanında gerçekleştirmekten ve okullardaki öğretimin normal ve
standartlara göre yapılmasından sorumludur.
8. Her Eğitim Bölgesi, teftişini kendisi yapar. MEGSB'deki teftiş
kadrosu, program geliştirme ve rehberlikle ilgili çalışmalara
yönelir. Bazı hâllerde mahalde de görevlendirilebilir.
9. Özel Anadolu Liseleri, okula giriş sınavlarını kendileri yapar.
Resmî Anadolu Liseleri, Bölge Eğitim Kurulu'nca, yeni sistemin
prensipleri doğrultusunda çalıştırılır.
10. Öğretmenin işe alınma ve işten çıkarılma teklifi, okulda "Yönetim
Kurulu"nca yapılır. Yönetim Kurulu; okul yönetici ve öğretmenlerinden,
velilerden ve mahallin sakinlerinden oluşur. Bu Kurul, eğitim
faaliyetlerinden birinci derecede sorumludur.
11. İlçe Eğitim Örgütü, Okul ile Eğitim Bölgesi (Bölge Eğitim
Kurulu) arasında bir koordinatördür.
12. Eğitim etkinliklerinde, hizmetliden öğretmene ve en üst yöneticiye
kadar, bütün personel sözleşmeli çalışır. Herkesin, yıllar itibariyle,
derece ve kademesinin bir karşılığı olarak alacağı maaş miktarı
bellidir ve bu miktar, yaşama hakkının bir karşılığı olarak garanti
altındadır.
Ancak meslekte kalması ve bareminin üzerine çıkarak maaş alması
garantili olmayıp, tamamen çalışmasına, gayret göstermesine ve
başarılı olmasına bağlıdır. Eğitim faaliyetinde göreve devam etme,
hizmetin başlangıcında, taahhüt altına alınamaz. İş akitleri yapılırken,
sözleşme şartlarına uygun hareket etmeyenlerin işten çıkarılabilecekleri
açıkça duyurulur. Kişinin çalışkanlığı, gayreti ve başarısının
ölçütleri, önceden belirlenir ve ilân edilir.
Bütün bu şartlar, Üniversite yönetimi ve elemanları için de geçerlidir.
13. MEGSB, ilköğretim, orta öğretim ve yüksek öğretim öğretmenlerinin
- öğretim elemanlarının, hangi yüksek okul ve fakültelerden mezun
olmaları ve hangi şartları taşımaları gerektiğini tebliğ ve ilân
eder. Bu, hükümetlere göre kolayca değişmeyen bir devlet politikası
olarak belirlenir. Öğretmen olacaklar, bu şartlara göre nitelik
sahibi olma yolunda kendilerini yetiştirirler.
14. Her üniversite, başlı başına özerk bir eğitim kurumudur. Bütün
personelin işe alınması, işten çıkarılması; öğrencilerin üniversiteye
giriş sınavları, fakülte ve diğer birimlere yerleştirilmeleri;
akademik personelin sınav ve yükseltilmeleri gibi bütün işlemler,
üniversitenin ilgili kurul ve birimleri tarafından yapılır. YÖK,
üniversiteler arasında koordinasyonu sağlayan, yüksek öğretimle
ilgili ilke ve politikaları belirleyen ve geliştiren, yetkili
bir üst kurum olarak kalır.
15. Eğitim Bölgelerindeki eğitim binası, personel, araç-gereç
ve yatırımlarla ilgili bütün bilgiler, bilgisayar/on-line sistemi
ile MEGSB (Merkez)'de bulunur.
16. Prensip olarak, bütün eğitim hizmetleri paralıdır (Bu konuda
yasal değişiklikler yapılır.). İlköğretim, temel eğitim vermek
amacıyla yapıldığından, öğrenciden alınacak harç (ücret), düşük
tutulabilir. Fakir, fakat çalışkan, gayretli ve yetenekli öğrenciler
için, kredi/borçlanma veya karşılıksız burs mekanizmaları (sistemin
prensipleri dahilinde) geliştirilir. Yatılı İlköğretim Bölge Okulları
(YİBO) kaldırılır. Devlet parasız yatılılık sınavları, Yeni Strateji'nin
kurallarına göre yapılır.
17. Orta öğretimde esas politika, Meslekî - Teknik eğitimin yaygınlaştırılması
ve fonksiyonel hâle getirilmesidir. Buna göre, meslekî-teknik
okullarda, piyasanın ihtiyaç duyduğu nitelikli ara insan gücünün
yetiştirilmesi için, gerekli bütün tedbirler alınır. Orta öğretimde
meslekî-teknik karşısında, genelin ücretini büyük oranda artırarak,
talebi, meslekî-teknik eğitime yönlendirmek, bu tedbirlerden biridir.
18. Eğitim hizmetlerinin paralı olması, öğretimde dinamizm ve
motivasyonu sağlayarak verimliliği en yüksek seviyeye çıkarmak
içindir. Öğrenciden alınan ü c r e t, öğretmene, diğer personele
ve okulun gerekli ihtiyaçlarına sarf edilir. Bu durumda, bütün
resmî okullar, özel dershane ve özel okul mantığı ile çalıştırılır.
Başarı ve verimlilik konusunda, okullar ve öğretmenler arasındaki
r e k a b e t / yarışma, teşvik edilir ve ödüllendirilir.
19. Rehberlik hizmetleri, ilköğretimde, pedagojik kurallar çerçevesinde
verilir. Böylece meslek belirleme, ilköğretimin sonunda; yönlendirme
ise lisede yapılır.
20. Yabancı dil (İngilizce), konuşma-anlama-yazma olarak, bir
yılda, ara vermeksizin yoğunlaştırılmış bir şekilde öğretilir.
Resmî okullardan, ülkenin ihtiyacı dışında, Fransızca ve Almanca
kaldırılır. Bu derslerin öğretmenleri, Türkçe dersi öğretmeni
olarak görevlendirilir. Okullarda yabancı dil, konuşarak öğretilir.
Yabancı dili konuşamayan yabancı dil öğretmenleri, hizmet-içi
eğitimden geçirilir.
Üniversitelerde öğretim elemanları için, 4-6 ayda bir, makale
yayınlama ve yabancı dilde seminer verme zorunluluğu getirilir.
21. Eğitim faaliyetleri, bilgisayar gibi, çağın önde gelen teknik
imkânlarından yararlanılarak yürütülür.
22. Yukarıda açıkça ifade edilmeyen eğitimle ilgili konular, Yeni
Strateji'nin kuralları dikkate alınarak çözümlenir.
Anayasa ve yasalarda belirtildiği şekilde, kişinin temel hak ve
hürriyetlerini sonuna kadar kullanması; düşünce, inanç ve kanaatini
serbestçe açıklaması ve yayması engellenemez. Düşünce, inanç ve
kanaatinden dolayı kimse kınanamaz. Birey, yasaların kendine tanıdığı
bu hakkı, Devletten isteme hakkına sahiptir.
Yeni Strateji, bütün birimleriyle birlikte yeni bir sistem oluşturmaktadır.
Bu sistemde ideolojiye ve ideolojik davranışların hiç birine yer
verilmez.
Yeni modelin uygulamasına geçmeden önce, bütün ilgililer, bu konuda
kurstan geçirilir.
23. Bütün eğitim kademelerinde, Türk devletinin ülkesi ve milletiyle
bölünmezliği esas alınarak, Türkçenin güzel konuşulması ve yazılması;
gençlerin, sapık ve yabancı ideolojilerin tuzağından korunması
ve öğrencilerin millî ve manevî değerlerle yetiştirilerek, vatan
ve milletine hizmet etme bilinci kazanmaları, e ğ i t i m p o
l i t i k a s ının başında gelen ilkelerindendir.
Kaynaklar
Devlet İstatistik Enstitüsü. (1979). Millî Eğitim Hareketleri
(1942-1972). Ankara: DİE.
____. (1981). Türkiye İstatistik Yıllığı 1981, 100. Yıl Özel Sayısı.
Yayın No. 960. Ankara: DİE.
Devlet Plânlama Teşkilâtı. (1979). Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma
Plânı 1979-1983. Ankara: DPT.
____. (1984). V. Beş Yıllık Kalkınma Plânı 1985-1989. Ankara:
Başbakanlık Basımevi.
____. (1990). V. Beş Yıllık Kalkınma Plânı Öncesinde Gelişmeler
(1984-1988). Ankara:
Başbakanlık Basımevi.
____. (1989). VI. Beş Yıllık Kalkınma Plânı 1985-1989. Ankara:
Başbakanlık Basımevi.
____. (1983). 1984 Yılı Yatırım Programı. Ankara: Başbakanlık
Basımevi.
____. (1984). 1985 Yılı Yatırım Programı. Ankara: Başbakanlık
Basımevi.
____. (1985). 1986 Yılı Yatırım Programı. Ankara: Başbakanlık
Basımevi.
____. (1986). 1987 Yılı Programı. Ankara: Başbakanlık Basımevi.
Ertürk, S. (1972). Eğitimde "Program" Geliştirme. Ankara:
Yelkentepe Yayınları 4.
____. (1981). Diktacı Tutum ve Demokrasi. Ankara: Yelkentepe Yayınları
8.
Harry P. Hatry and John M. Greiner. (1985). Issues and Case Studies
in Teacher Incentive Plans. Washington: The Urban Institute Press.
İlköğretim ve Eğitim Kanunu (İEK). 12.01.1961 tarih ve No.222
Milli Eğitim Temel Kanunu (METK). 24.06.1973 tarih ve No.1739.
Kaya, Y.K. ve Arkadaşları. (1982). Eğitim Sektör Raporu. Ankara:
DPT-1857, SPB-362.
Levent, E. (1982). Temel Eğitim ve Genel Orta Öğretim Eğitim Sektör
Raporu. Ankara: DPT-1857, SPB-362.
MEB/MEGSB. (1982). Eğitim İstatistikleri. Ankara: MEB.
____. (1983). Eğitim İstatistikleri (1963-83). Ankara: MEB.
____. (1983). Teftiş Kurulu Adli ve İdari Soruşturma Rehberi.
Ankara: MEB.
____. (1984). Yatırım ve Tesisiler Dairesi Başkanlığı Yatırımlar
Dokümanı. Ankara: MEB.
____. (1985). Yatırım ve Tesisiler Dairesi Başkanlığı Yatırımlar
Dokümanı. Ankara: MEB.
Milli Eğitim Temel Kanunu. Kabul Tarihi:1961,Kanun No: 1739.
Sorguç, B. (1983). Disiplin ve İdari Soruşturma. Ankara: Millî
Eğitim Basımevi.
Tony B. (1986). Theories of Educational Management. London: P-C-P
Education Series.
Türkiye Cumhuriyeti 1982 Anayasası.
Varış, F. (1978). Eğitimde Program Geliştirme "Teori ve Teknikler"
Ankara: AÜ Eğitim Fakültesi Yayınları, No. 75.
____. (1988). Eğitim Bilimine Giriş. Ankara: AÜ Eğitim Bilimleri
Fakültesi Yayınları, No.159.
|
|