Hakîkat Ltd.
Şti. Yayınları No: 4
Alî bin Emrullah Muhammed Hâdimî
Yirmisekizinci
Baskı
Merkez: Hakîkat
Ltd. Şti. Çatalçeşme Sok. No: 17
34410
Cağaloğlu-İSTANBUL Tel: 0212 513 99 00 (20 Hat)
Dağıtım:
Hakîkat Kitâbevi, Darüşşefeka Cad. 57/A
(P.K. 35) 34262
Fâtih-İSTANBUL Tel: 0212 523 45 56
1996
Baskı: İ.H.A.Ş. Cağaloğlu-İST.
Tel: 0212 513 99 00 (20 hat)
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İslâmiyyeti
bildiren kitâblar pek çokdur. Bunların içinde en kıymetlisi, imâm-ı
Rabbânînin üç cild (Mektûbât)
kitâbıdır. Bundan sonra, Muhammed Masûmun üç cild (Mektûbât)
kitâbıdır. Muhammed Masûm hazretleri, Mektûbâtın üçüncü
cildinin onaltıncı mektûbunda buyuruyor ki, (Îmân, kelime-i
tevhîdin Lâ ilâhe illallah ve Muhammedün
Resûlullah iki kısmına birlikde inanmakdır). Yanî,
müslimân olmak için, Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğuna da
inanmak lâzımdır. Yanî Muhammed aleyhisselâm, Allahın
Peygamberidir. Allahü teâlâ, Cebrâîl ismindeki melek ile, kendisine (Kurân-ı
kerîm)i göndermişdir. Bu Kurân-ı kerîm, Allah
kelâmıdır. Muhammed aleyhisselâmın kendi düşünceleri ve
felsefecilerin, târîhcilerin sözleri değildir. Muhammed
aleyhisselâm, Kurân-ı kerîmi tefsîr etmişdir. Yanî
açıklamışdır. Bu açıklamalara, (Hadîs-i
şerîf) denir. İslâmiyyet, (Kurân-ı
kerîm) ile (Hadîs-i şerîf)lerdir. Dünyânın her yerindeki, milyonlarca
islâm kitâbı, (Kurân-ı kerîm) ile (Hadîs-i şerîf)lerin
açıklamalarıdır. Muhammed aleyhisselâmdan gelmiyen bir söz,
islâm kitâbı olamaz. Îmân ve islâm demek, (Kurân-ı kerîm) ve
(Hadîs-i şerîf)lere inanmak demekdir. Onun bildirdiklerine inanmıyan,
Allah kelâmına inanmamış olur. Muhammed aleyhisselâm Allahü
teâlânın bildirdiklerini Eshâbına bildirdi. Onlar da, talebelerine
bildirdi. Bunlar da, kitâblarına yazdılar. Bu kitâbları yazan
âlimlere (Ehl-i sünnet âlimi) denir. Ehl-i sünnet kitâblarına
inanan, Allah kelâmına inanmış olur. Müslimân olur.
Elhamdülillah, biz dînimizi Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından
öğreniyoruz. Dinde reformcuların, masonların, din
adamı denilen zındıkların uydurma kitâblarından
öğrenmiyoruz.
Resûlullah
sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki, (Ümmetim
arasında fitne, fesâd yayıldığı zemân, sünnetime
yapışana, yüz şehîd sevâbı vardır.) Sünnete
yapışmak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını
öğrenmekle olur. Müslimânların dört mezhebinden herhangi
birisinin âlimleri (Ehl-i sünnet âlimleri)dir. Ehl-i sünnet âlimlerinin
reîsi, İmâm-ı azam Ebû Hanîfe Numân bin Sâbitdir.
İngilizler, asrlar boyunca uğraşarak, bir müslimânı
hıristiyan yapamadılar. Bunu başarabilmek için, yeni bir yol
aradılar. Masonluğu kurdular. Masonlar, islâmiyyete,
yanî Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği ilmlere, yanî Muhammed
aleyhisselâmın sözlerine ve bütün dinlere, öldükden sonra tekrâr
dirilmek olduğuna, Cennetin, Cehennemin var olduğuna
inanmıyorlar.
Besmeleyle
başlıyalım kitâba!
Allah
adı, en iyi bir sığnakdır.
Nimetleri
sığmaz ölçü, hisâba,
Çok
acıyan, afvı seven bir Rabdır!
Allahü teâlâ,
dünyâda bütün insanlara acıyor. Muhtâc oldukları nimetleri
yaratıp, herkese gönderiyor. Dünyâda ve âhıretde seâdete
kavuşmak için, bu nimetlerin nasıl
kullanılacağını da bildiriyor. İslâmiyyeti hiç
işitmemiş olan kâfirlerin Cehenneme
sokulmıyacaklarını, bunların hesâbdan sonra, hayvanlar gibi
yok olacaklarını, İmâm-ı Rabbânî, 259.cu mektûbunda
bildirmekdedir. İşitdikden sonra, düşünüp îmân edenleri Cennete
sokacakdır. Düşünmek için ömür boyu zemân vermişdir. Nefslerine,
kötü arkadaşlara, zararlı kitâblara ve yabancı radyolara
aldanarak küfr ve dalâlet yoluna sapanlardan îmâna gelenleri afv ediyor.
Bunları ebedî felâketden kurtarıyor. Azgın, zâlim olanlara
hidâyetini ihsân etmiyor. Onları, beğendikleri, istedikleri, içine
düşdükleri inkâr bataklığında bırakıyor.
Âhıretde, Cehenneme gitmesi gereken müminlerden, dilediklerini,
Cehennemde, günâhları bitinciye kadar yakdıkdan sonra Cennete
kavuşduracakdır. Her canlıyı yaratan, her vârı, her ân
varlıkda durduran, hepsini korku ve dehşetden koruyan yalnız
Odur.
Herhangi bir
kimse, herhangi bir zemânda, herhangi bir yerde, herhangi bir kimseye, herhangi
bir şeyden dolayı, herhangi bir sûretle hamd ve şükr ederse, bu
medh-ü senâların ve teşekkürlerin hepsi, Allahü teâlâya mahsûsdur.
Çünki, her nimeti [iyiliği] yaratan, gönderen, hep Odur. O
hâtırlatmazsa ve kuvvet ve kolaylık vermezse, kimse kimseye iyilik ve
kötülük yapamaz. Hep Onun dilediği olur. Onun dilemediğini kimse
yapamaz.
Onun sevgili
Peygamberi, insanların her bakımdan en güzeli, en üstünü olan
Muhammed aleyhisselâma ve Onun iyi ahlâk ve ilm saçan, Âline, yanî
akrabâsına ve Eshâbının hepsine rıdvanullahi teâlâ aleyhim
ecmaîn bizden düâlar ve selâmlar olsun!
Müslimânların
öğrenmeleri lâzım olan bilgilere (İslâm ilmleri) denir.
İslâm ilmleri ikiye ayrılır: (Din bilgileri) ve (Fen bilgileri).
Fen bilgilerine (Hikmet) denir. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem
(Hikmet, müslimânın gayb olmuş malı gibidir. Onu nerede bulursa
alsın!) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, fen bilgilerini öğrenmeği
emr etmekdedir. Din bilgilerinin esâsı yirmi ilmdir. Bunlardan sekizi,
yüksek ilmler, onikisi de, yardımcı ilmlerdir. Yüksek ilmlerden
birisi, (Ahlâk ilmleri)dir.
[Güzel ahlâk
sâhibi olan ve zemânının fen bilgilerinde yükselmiş olan
müslimâna (Medenî), yanî ilerici denir. Fende ilerlemiş ağır
sanâyı kurmuş, fekat ahlâkı bozuk olan kimseye (Zâlim), yanî
gerici, eşkiyâ ve diktatör denir. Fen ve sanatda geri ve ahlâkı
bozuk olanlara (Vahşî), yanî âdî denir. (Medeniyyet), tamîr-i bilâd ve
terfîh-i ibâddır. Yanî, şehrler yapmak ve insânlara hizmetdir. Bu
da, fen ve sanat ve güzel ahlâk ile olur. Kısacası, fen ve sanatin
güzel ahlâk ile birlikde olmasına (Medeniyyet) denir. Medenî insân, fen ve
sanati, insânların hizmetinde kullanır. Zâlimler ise, insânlara işkence
yapmakda kullanır. Görülüyor ki, hakîkî müslimân, ilerici bir
insandır. Hıristiyan, yehûdî ve komünist [yanî dinsiz], gerici,
şakî ve zevallı bir kimsedir.]
Her
müslimânın islâm bilgilerini lüzûmu kadar öğrenmesi
farzdır. Bunun için, islâm âlimleri, birçok kitâb
yazmışlardır. Ahlâk kitâblarından Nasîrüddîn-i Muhammed
Tûsînin yazdığı (Ahlâk-ı nâsırî) ve Celâlüddîn-i
Muhammed Devânînin yazdığı (Ahlâk-ı Celâlî) ve Hiratlı
Hüseyn Vâız-ı Kâşifînin yazdığı (Ahlâk-ı
muhsinî) kitâbları meşhûrdur. Kitâbımızın birinci
kısmı, Muhammed Hâdimînin rahimehullahü teâlâ (Berîka)
kitâbından terceme edilmişdir. Bu kısmda, islâmiyyetin
beğenmediği ahlâkı ve bunlardan korunma ve kurtulma çârelerini
bildireceğiz. Bu kötü ahlâk, kalbin hastalıklarıdır.
Kalbi ve rûhu ebedî ölüme sürüklerler. Başka kitâblardan alarak
yapılan ilâveler, köşeli parantez [ ] içine
yazılmışdır.
Kitâbımızın ikinci kısmında, 979 [m. 1572]
senesinde Edirnede vefât etmiş olan, Alî bin Emrullahın
rahime-hullahü teâlâ yazmış olduğu, türkçe (Ahlâk-ı alâî)
kitâbının baş kısmını yazarak, ahlâkın
tarîfini ve çeşidlerini açıklıyacağız.
Bu
kitâbımızı okuyan temiz gençler, dedelerinin, sağlam
bedenli, iyi ahlâklı, çalışkan, medenî, ilerici
olduklarını anlıyacak, islâm düşmanlarının
yalanlarına, iftirâlarına aldanmakdan kurtulacakdır.
Nasîrüddîn-i
Tûsînin ismi Muhammed bin Fahreddîndir. Hicrî 597 senesinde Tûsda yanî
Meşhed şehrinde tevellüd, 672 [m. 1273] de Bağdâdda vefât etdi.
Şîî idi. Hülâgünün Bağdâdı yakıp yıkmasına,
yüzbinlerle müslimânı öldürmesine sebeb olanlardan biridir. Hülâgünün
vezîri oldu. Dörtyüzbin kitâb bulunan bir kütübhâne ve Rasadhâne, bir
akademi yapdı. Çok kitâb yazdı.
Muhammed
Celâlüddîn-i Devânî rahime-hullahü teâlâ 829 senesinde tevellüd, 908 [m.
1503] de, Şîrâzda vefât etdi. İslâm âlimlerinin en büyüklerindendir.
Çok kitâb yazdı. (Ahlâk-ı Celâlî) kitâbı fârisî olup,
1304 [m. 1882] senesinde Hindistânda sekizinci baskısı
yapılmışdır. İngilizceye de terceme edilmişdir.
Hüseyn bin
Alî Vâız-i Kâşifî rahime-hullahü teâlâ, Hiratda vâız idi.
Hicrî 910 [m. 1505] senesinde orada vefât etdi.
Ey temiz
gençler! Ey, ömrlerini islâm dîninin güzel ahlâkını
öğrenmekde ve yaymakda tüketen ve canlarını Allahın
dînini insanlara yaymakda fedâ eden şehîdlerin asîl ve kıymetli
çocukları! Şerefli ecdâdımızın sizlere tam ve doğru
olarak getirdiği ve emânet bırakdığı, mubârek islâm
dînini ve bunun bildirdiği güzel ahlâkı iyi öğreniniz!
Güzel yurdumuza göz diken, can, mal, din ve ahlâk
düşmanlarının saldırılarına karşı, bu
mukaddes emâneti bütün gücünüzle savununuz! Her yere yayarak, insanları
seâdete kavuşdurmağa çalışınız! Biliniz ki,
dînimiz, güzel huylu olmamızı, sevişmemizi, büyüklere hurmet,
küçüklere şefkat etmeği, dinli dinsiz, herkese iyilik etmeği emr
etmekdedir. Herkesin hakkını, ücretini veriniz! Kanûnlara, hükûmetin emrlerine
karşı gelmeyiniz! Vergilerinizi vaktinde ödeyiniz! Allahın,
doğruların yardımcısı olduğunu hiç
unutmayınız! Sevişelim, yardımlaşalım ki, Allahü
teâlâ yardımcımız olsun!
İslâm
âlimleri buyuruyorlar ki, (Allahü teâlâ insânda üç şey yaratdı: Akl,
kalb ve nefs. Bunların hiçbiri görülmez.
Varlıklarını eserleri
ile, yapdıkları işlerle ve dînimizin bildirmesi ile
anlıyoruz. Akl ve nefs dimâgımızda, kalb göğsümüzün
sol tarafındaki yüreğimizdedir. Bunlar, madde değildir. Yer
kaplamazlar. Buralarda bulunmaları, elektriğin ampulde, miknâtisin
endüksiyon bobininde bulunması gibidir. Akl, islâm bilgilerini
anlamağa çalışır. Bunları anlar. İyilerini,
fâideli olanlarını, fenâlarını, zararlı olanlarını
anlar. İyileri, fenâları,
şerîat ayırmakdadır. Şerîati bilen ve uymak istiyen akla
(Akl-ı selîm) denir. Aklı az olan, hep şaşıran kimseye
(Ahmak), aklı hiç olmıyana (Mecnûn) denir. Selîm olan akl,
şerîatin bildirdiği iyi şeyleri kalbe bildirir. Kalb de, bunları
yapmağı irâde ederek, dimâgdan çıkan hareket sinirleri
vâsıtası ile, azâlara, organlara yapdırır. İyi veyâ
fenâ şeyleri yapmak arzûsunun kalbe yerleşmesine (Ahlâk), (Huy)
denir. Nefs, dünyâ zevklerine, lezzetlerine düşkündür. Bunların iyi,
fenâ, fâideli, zararlı olduklarını düşünmez. Arzûları,
şerîatin emrlerine uygun olmaz. Şerîatin yasak etdiği
şeyleri yapmak, nefsi kuvvetlendirir. Dahâ beterini yapdırmak ister.
Fenâ, zararlı şeyleri, iyi gösterip, kalbi aldatır. Kalbe
bunları yapdırarak, zevklerine kavuşmak için
çalışır. Kalbin nefse aldanarak, fenâ huylu olmaması için,
kalbi kuvvetlendirmek ve nefsi zaîfletmek lâzımdır. Aklı
kuvvetlendirmek, islâm bilgilerini okuyup, öğrenmekle olduğu
gibi, kalbin kuvvetlenmesi, yanî temizlenmesi de, şerîate uymakla olur. Şerîate
uymak için, ihlâs lâzımdır. (İhlâs), işleri, ibâdetleri,
Allahü teâlâ emr etdiği için yapmak, başka hiçbir menfeat
düşünmemekdir. Kalbde ihlâs hâsıl olması, kalbin zikr etmesi
ile, yanî Allah ismini çok söylemesi ile olur. Zikrin nasıl
yapılacağını, Mürşid-i kâmilden öğrenmek ve
aklda bulunan ve his organlarından gelen dünyâ düşüncelerini kalbden
çıkarmak şartdır. Dünyâ düşüncesi hiç kalmazsa, kalb
kendiliğinden zikr etmeğe başlar. Şişedeki su
boşalınca, havânın şişeye kendiliğinden, hemen
girmesi gibidir. Kalbi dünyâ düşüncelerinden korumak, kalbin Mürşid-i
kâmilin kalbinden feyz [Nûr] alması ile olur. Kalbden kalbe (feyz),
muhabbet yolu ile akar. Mürşidin başka memleketde bulunması veyâ
vefât etmiş olması, feyz gelmesine mâni olmaz. (Mürşid), islâm
bilgilerini iyi bilen ve şerîate tâm uyan, ihlâs sâhibi, Ehl-i sünnet
âlimidir. Şerîate uymak ve Mürşid-i kâmilden feyz almak, kalbi
kuvvetlendirdiği gibi, nefsi zaîfletir.
Bu sebeb ile (nefs), kalbin şerîate uymasını, Mürşid-i
kâmilin sohbetinde bulunmağı, kitâblarını okumağı
istemez. Dinsiz, îmânsız olmasını ister. Akllarına
uymayıp, nefslerine uyan kimseler, bunun için, dinsiz olmakdadır.
Nefs ölmez. Fekat, gücü kuvveti kalmayınca, kalbi aldatamaz.)
Kalbini,
Cennet bağı yap, çeşme-i tevhîd ile,
rûh
bağçeni gülşen eyle, gonca-i tevhîd ile!
Hem
mekânsız, hem zemânsız, nihâyetsiz yolları,
katider
gönül erbâbı, kuvvet-i tevhîd ile.
Her ne kadar,
yüz karası, yapdıysa ısyân sende,
âkıbet
hayr olur elbet, cezbe-i tevhîd ile.
Ey Niyâzî!
Ârif-i billâh gönülden kaldırır,
Yetmişbin
perdeyi hep, bir lema-i tevhîd ile.
Mîlâdî sene Hicrî
şemsî Hicrî kamerî
1996 1374 1416
Kitâbımızın birinci kısmında, kötü
ahlâkdan mühim olan kırk adedi ve bunların ilâcları
açıklanacakdır. Aşağıdaki yazıların hepsi,
Ebû Saîd Muhammed Hâdimînin rahime-hullahü teâlâ (Berîka)
kitâbının birinci cildinden terceme edilmişdir. Bu kitâbı
iki cild olup arabîdir. 1284 [m. 1868] senesinde İstanbulda
basdırılmış, 1411 [m. 1991] de, (Hakîkat Kitâbevi)
tarafından, tekrâr tab edilmişdir. Hâdimî hazretleri, 1176 [m. 1762]
da Konyanın Hâdim kasabasında vefât etmişdir.
İnsana
dünyâda ve âhıretde zarar veren herşey, kötü ahlâkdan meydâna
gelmekdedir. Yanî, zararların, kötülüklerin başı,
kötü huylu olmakdır. Kötülüklerden sakınmağa (Takvâ)
denir. Takvâ, ibâdetlerin en kıymetlisidir. Çünki, birşeyi
tezyîn etmek, süslemek için, önce pislikleri, kötülükleri yok etmek
lâzımdır. Bunun için, günâhlardan temizlenmedikçe, tâatların,
ibâdetlerin fâidesi olmaz. Hiçbirine sevâb verilmez. Kötülüklerin en
kötüsü, (küfr)dür. Kâfirin hiçbir iyiliği, hayrâtı,
hasenâtı, âhıretde fâideli olmaz. [Zulm ile öldürülen
kâfir,şehîd olmaz. Cennete girmez.]
Îmânı olmıyanın hiçbir iyiliğine sevâb
verilmez. Bütün iyiliklerin temeli takvâdır. Herşeyden önce,
takvâ sâhibi olmağa çalışmak lâzımdır. Herkese, takvâ
sâhibi olmalarını emr ve nasîhat etmelidir. Dünyâda râhata, huzûra
kavuşmak, sevişmek, kardeşçe yaşayabilmek, âhıretde
de, sonsuz azâbdan halâs olarak, ebedî nimetlere, seâdetlere kavuşmak,
ancak takvâ ile nasîb olur.
Kötü
huylar, kalbi, rûhu hasta eder. Bu hastalığın artması,
kalbin, rûhun ölümüne [yanî küfre] sebeb olur. Kötü huyların en
kötüsü olan şirk, yanî küfr ise, kalbin, rûhun en büyük zehridir.
Îmânı olmıyanın, (Kalbim temizdir. Sen kalbe bak) gibi
sözleri, boş lâflardır. Ölmüş olan kalb temiz olmaz.
Küfrün
envâı vardır. Hepsinin de en kötüsü, en büyüğü
(şirk)dir. Bir kötülüğün her çeşidini bildirmek için, çok
kerre, bunların en büyüğü söylenir. Bunun için, âyet-i kerîmelerde
ve hadîs-i şerîflerde bulunan şirk kelimesinden, her nev küfr
manâsı anlaşılır. Nisâ sûresinin kırksekiz ve
yüzonaltıncı âyet-i kerîmelerinde, müşrikin hiç afv
edilmiyeceği bildirildi. Bu âyet-i kerîmeler, kâfirlerin Cehennem
ateşinde sonsuz yanacaklarını bildirmekdedir.
[(Şirk),
Allahü teâlâya ortak yapmak, benzetmek demekdir. Benzeten kimseye
(Müşrik), benzetilen şeye (Şerîk) denir. Bir kimsede,
birşeyde, ülûhiyyet sıfatlarından birisinin bulunduğuna
inanmak, onu şerîk yapmak olur. Allahü teâlâya mahsûs olan sıfatlara
(ülûhiyyet sıfatları) denir. Sonsuz var olmak, yaratmak, herşeyi
bilmek, hastalara şifâ vermek, ülûhiyyet sıfatlarındandır.
Bir insanda, güneşde, inekde, herhangi bir mahlûkda, ülûhiyyet
sıfatı bulunduğuna inanarak, ona tazîm, hurmet etmeğe, ona
yalvarmağa, ona (ibâdet etmek), tapınmak denir. O şeyler
(Sanem=put) olur. Böyle zan olunan insanın ve kâfirlerin heykelleri,
resmleri ve mezârları önünde de, tazîm edici şeyler
söylemek, yapmak da, ibâdet etmek, şirk olur. Bir insanda ülûhiyyet
sıfatlarından birinin bulunduğuna inanmayıp, Allahın
sevgili kulu olduğuna veyâ vatana, millete hizmetleri olduğuna
inanarak, bunun resmine, heykeline, tazîm etmek şirk olmaz, küfr olmaz.
Fekat, herhangi bir insanın resmine hurmet etmek harâm olduğu için,
tazîm, hurmet eden bir müslimân fâsık olur. Harâm olduğuna
ehemmiyyet vermezse, diğer bir harâmı, ehemmiyyet vermiyerek yapanlar
gibi (Mürted) olur. Müşrik olmıyan yehûdî ve hıristiyanlar da,
Muhammed aleyhisselâma inanmadıkları için kâfirdirler. Bunlara
(Kitâblı kâfir) denir. Şimdi, hıristiyanların çoğu,
Îsâ aleyhisselâma ülûhiyyet sıfatı isnâd etdikleri için,
müşrikdir. Barnabas ve Aryus mezhebinde olanları, kitâblı kâfir
iseler de, bunlar bugün yokdur.]
Kalb
hastalıklarının şirkden sonra en kötüsü, (Bidat)lara
inanmak ve bidat işlemekdir. Bidatlardan sonra, günâhlardan
sakınmamak gelir. Küçük olsun, büyük olsun, şirkden yanî küfrden
başka günâh işleyip, tevbe etmeden ölen bir mümin, şefâat
olunmakla, yâhud hiçbir sebeb olmadan, yalnız Allahü teâlânın
merhamet etmesi ile, afv olunabilir. Küçük günâh, afv edilmezse, Cehennemde
azâb çekilecekdir. Kul hakkı da bulunan günâhların afvı güçdür
ve azâbları dahâ şiddetli olacakdır. Zevcesinin mehrini vermemek
ve insanların hak dîni öğrenmelerine mâni olmak, kul
haklarının en büyüğüdür. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki,
(Bir zemân gelir ki, insan kazancının halâldan mı, harâmdan
mı olduğunu düşünmez) ve (Bir zemân gelir ki, islâmiyyete
yapışmak, elinde ateş tutmak gibi güç olur.) Bunun için,
harâmların hepsinden ve tahrîmî mekrûhlardan sakınmak takvâ olur.
Farzları ve vâcibleri terk etmek harâmdır. Müekked sünnetleri
özrsüz terk etmek tahrîmen mekrûh olur denildi. İtikâdda ve ahlâkda
ve amelde emr olunanları terk edene azâb yapılacakdır. Azâba
sebeb olan şeyleri terk etmek lâzımdır. Meselâ nemâz
kılmamak ve kadınların, kızların açık gezmeleri
büyük günâhlardandır. Bir günâhı terk etmek, meselâ beş vakt
nemâzı hergün kılmak çok lâzımdır. Fekat, bu
kitâbımızda, terk edilmemesi lâzım olanları değil,
terk edilmesi lâzım olanları bildireceğiz.
Yapılmaması
lâzım olan şeyler, yâ belli bir uzv ile yapılır, yâhud
bütün beden ile yapılır. Günâh işlenen uzvlardan sekiz uzv
meşhûrdur. Bu uzvlar, kalb, kulak, göz, dil, el, mide, ferc ve
ayaklardır. Kalb, insanın göğsünde, sol tarafında
bulunan yürek denilen et parçasına nefh olunmuş [üfürülmüş]
rûhânî bir latîfedir. Rûh gibi, madde olmıyan [mücerred olan] bir
varlıkdır. Günâh işliyen, bu uzvların kendileri değildir.
Bunlarda bulunan his kuvvetleridir. Dünyâda ve âhıretde seâdete
kavuşmak, râhat etmek istiyen kimse, bu uzvların günâh
işlemelerine mâni olmalıdır. Günâh işlememek, kalbinde
meleke, tabîat, hâlini almalıdır. Bunu başarabilen kimseye
(Müttekî) ve (Sâlih) denir. Allahü teâlânın rızâsına, sevmesine
kavuşarak, (Velî)si olur. Kalbde tabîat hâlini almadan, kendini
zorlıyarak günâhlardan sakınmak da, takvâ olur ise de, velî olmak
için, günâh işlememek tabîat, huy hâlini almalıdır. Bunun için
de, kalbin temizlenmesi lâzımdır. Kalbin temizlenmesi, islâmiyyete
uymakla olur. (İslâmiyyet) üç kısmdır: İlm, amel, ihlâs.
Emrleri ve yasakları öğrenmek, öğrendiklerine tâbi
olmak, bunları yalnız Allah rızâsı için yapmak
lâzımdır. Kurân-ı kerîm, bu üçünü emr ve medh etmekdedir. 441.
ci sahîfeye bakınız! Bu (İslâm ahlâkı) kitâbında,
kalbin temizlenmesi için, yalnız, terk edilmesi lâzım olan günâhlar
bildirilecekdir. Bunlara (Kötü ahlâk) denir.
Müslimânın
herşeyden evvel kalbini temizlemesi lâzımdır. Çünki,
kalb, bütün bedenin reîsidir. Bütün uzvlar kalbin emrindedir. Peygamberimiz
sallallahü aleyhi ve sellem, (İnsanın bedeninde bir et parçası
vardır. Bu iyi olursa, bütün uzvlar iyi olur. Bu kötü olursa, bütün
organlar bozuk olur. Bu, kalbdir) buyurdu. Yanî bu, yürek denilen et
parçasındaki gönüldür. Bunun iyi olması, kötü ahlâkdan
temizlenmesi ve iyi ahlâk ile tezyîn edilmesidir. İnsanın sûretine,
şekline (Halk) denir. İnsanın kalbindeki kuvvete, hâle, huya
(Hulk) denir. (Ahlâk-ı zemîme), kalbin hastalıklarıdır.
Bunların tedâvîleri güçdür. İlâclarını iyi bilmek ve iyi
kullanmak lâzımdır. Hulk, yanî huy, kalbdeki meleke ve kalbdeki
arzû, hâl demekdir. İnsanın itikâdı, sözleri, hareketleri,
hep bu kuvvetden hâsıl olmakdadır. İhtiyârî hareketleri, huyunun
eserleridir.
Ahlâkı
tebdîl etmek, kötüsünü yok edip, yerine iyisini getirmek mümkindir.
Hadîs-i şerîfde, (ahlâkınızı iyileşdiriniz!)
buyuruldu. İslâmiyyet mümkin olmıyan şeyi emr etmez. Tecribeler
de, böyle olduğunu göstermekdedir. [Tecribe, katî bilgi elde
etmeğe yarıyan üç vâsıtadan biridir. Bu vâsıtalardan
ikincisi, Muhbir-i Sâdıkın haber vermesidir. Üçüncüsü, hesâb ile
anlamakdır.] İnsanların, ahlâklarını tebdîl etmek
istidadları aynı değildir.
Ahlâkın
menşei, sebebi, insânî rûhun üç kuvvetidir. Bunlardan birincisi, rûhun
(İdrâk) kuvvetidir. Buna (Nutk) ve (Akl) denir. Nutkun nazarî kuvvetinin
mutedil, orta mikdârına (Hikmet) denir. Hikmet, iyiyi kötüden,
hakkı bâtıldan ayıran kuvvetdir. Bu kuvvetin lüzûmundan fazla
olmasına (Cerbeze), yanî ukalâlık denir. Cerbeze insan, mümkin
olmayan şeyleri anlamağa kalkışır. Müteşâbih
âyetlere manâ verir. Kazâ kader üzerinde konuşur. Mekr, hiyle, sihr gibi
zararlı şeyler yapar. Bu kuvvetin lüzûmundan az olmasına
(Belâdet), yanî ahmaklık denir. Böyle kimse, hayrı, şerri
birbirinden ayıramaz. Nutkun amelî kuvvetinin orta olmasına (Adâlet)
denir. Adâletin azı çoğu olmaz.
Ahlâkın
kaynağı olan kuvvetlerden ikincisi (Gadab)dır. Hayvânî rûhun
kuvvetidir. Beğenmediği, istemediği birşey
karşısında, kanı harekete gelir. Bu kuvvetin insânî rûh
tarafından temîn edilen orta mikdârına (Şecâat), cesâret
denir. Lüzûmlu, fâideli işlere atılmakdır. Müslimânların,
iki mislinden fazla olmıyan kâfirlerle harb etmeleri, mazlûmu zâlimden
kurtarmaları böyledir. Bu kuvvetin fazla olması (Tehevvür),
atılgan, saldırgan olmakdır. Çabuk hiddetlenir. Bu
kuvvetin az olması (Cübn), korkaklıkdır. Lüzûmlu olan şeyi
yapmakdan çekinir.
Rûhun
kuvvetlerinden üçüncüsü (Şehvet)dir. Hayvânî rûhun, kendine tatlı
gelen şeyleri istemesidir. Bunun insânî rûh tarafından temîn edilen
orta mikdârına (İffet), nâmûs denir. İnsan, tabîatinin muhtâc
olduğu şeyleri, islâmiyyete ve insanlığa uygun olarak
yapar. Lüzûmundan fazla olmasına (Şereh), hırs ve fücûr denir.
Halâldan olsun, harâmdan olsun, her istediğini elde etmeğe
çalışır. Başkalarının zararına da olsa,
beğendiği şeyleri toplar. Şehvetin lüzûmundan az
olmasına (Humûd), uyuşukluk denir ki, hasta olduğundan veyâ
hayâsından, yâhud korkusundan, kibrinden, muhtâc olduğu şeylere
kavuşmakda gevşek davranır.
Yukarıda
bildirilen dört orta derece, yanî hikmet, adâlet ve iffet ve
şecâat, iyi huyların esâsıdır. İnsan, rûhun üç
kuvvetinden hikmete tâbi olunca, diğer ikisine, yanî gadaba ve
şehvete hâkim olur. Bu ikisini, orta dereceli olan iffete ve şecâate
kavuşdurarak seâdete erer. Eğer, aklın nazarî kuvveti; orta
derecesi olan hikmeti bulamayıp, iki kötü uca meyl ederse, kötü
huylar hâsıl olur. Aşırı olan altı huy, her zemân
kötüdür. Orta derecede olan dört huy da, kötü niyyet ile
yapılınca, kötü olur. Mala, mevkıe kavuşmak için, din
adamı olmak, riyâ ile, gösteriş olarak nemâz kılmak ve
cihâd yapmak, hikmeti kötüye kullanmak olur. Bir zevke veyâ mevkıe
kavuşmak için, bazı zevklerini terk etmek, iffeti kötüye
kullanmakdır.
Esâs olan
dört iyi huydan herbirinin, eserleri, alâmetleri vardır. Hikmetin yedi
eseri vardır. Şecâatin ve iffetin onbirer eserleri vardır.
Kötü
huyların ilâcı - Kötü huyların hepsi için müşterek
ilâc, hastalığı ve zararını ve sebebini ve
zıddını ve ilâcın fâidesini bilmekdir. Sonra, bu
hastalığı kendinde teşhîs etmek, aramak, bulmak gelir. Bu
teşhîsi kendi yapar. Yâhud bir âlimin, rehberin bildirmesi ile anlar.
Mümin, müminin aynasıdır. İnsan kendi kusûrlarını
zor anlar. Güvendiği arkadaşına sorarak da, kusûrunu
öğrenir. Sâdık olan dost, onu tehlükelerden, korkulardan
muhâfaza eden kimsedir. Böyle bir arkadaş bulmak çok müşkildir.
Bunun içindir ki, İmâm-ı Şâfiî:
Sâdık
dost ve hâlis Kimyâ
az bulunur,
hiç arama! buyurdu.
Hazret-i
Ömer radıyallahü anh de,
Arkadaşım
aybıma uyardı beni,
kardeşlik
sünnetinin budur temeli! buyurdu.
Düşmanlarının
kendisine karşı kullandıkları kelimeler de, insana
ayblarını tanıtmağa yarar. Çünki düşman,
insanın ayblarını arayıp, yüzüne çarpar. İyi arkadaşlar
ise, insanın ayblarını pek görmezler. Birisi İbrâhîm
Edhem hazretlerine, aybını, kusûrunu bildirmesi için yalvarınca,
seni dost edindim. Her hâlin, hareketlerin, bana güzel görünüyor.
Aybını başkalarına sor dedi. Başkasında bir ayb
görünce, bunu kendinde aramak, kendinde bulursa, bundan kurtulmağa
çalışmak da, kötü huyların ilâclarındandır. (Mümin
müminin aynasıdır) hadîs-i şerîfinin manâsı budur. Yanî,
başkasının ayblarında, kendi ayblarını
görür. Îsâ aleyhisselâma, bu güzel ahlâkını kimden
öğrendin dediklerinde, (Bir kimseden öğrenmedim.
İnsanlara bakdım. Hoşuma gitmiyen huylarından ictinâb etdim.
Beğendiklerimi ben de yapdım) buyurdu. Lokman hakîme, (Edebi kimden
öğrendin) dediklerinde, (Edebsizden!) dedi. Selef-i sâlihînin,
Eshâb-ı kirâmın, Velîlerin rahmetullahi teâlâ aleyhim ecmaîn hayât
hikâyelerini okumak da, iyi huylu olmağa sebeb olur.
Kendinde
kötü huy bulunan kimse, buna yakalanmanın sebebini
araşdırmalı, bu sebebi yok etmeğe, bunun
zıddını yapmağa çalışmalıdır. Kötü
huydan kurtulmak, bunun zıddını yapmak için çok
uğraşmak lâzımdır. Çünki, insanın
alışdığı şeyden kurtulması müşkildir.
Kötü şeyler nefse tatlı gelir.
İnsanın,
kötü şey yapınca, arkasından riyâzet çekmeği, nefse
güç gelen şey yapmağı âdet edinmesi de, fâideli ilâcdır.
Meselâ, bir kötülük yaparsam, şu kadar sadaka vereceğim veyâ
oruc tutacağım, gece nemâzları kılacağım diye
yemîn etmelidir. Nefs, bu güç şeyleri yapmamak için, onlara sebeb olan
kötü âdetini yapmaz. Kötü ahlâkın zararlarını okumak,
işitmek de, fâideli ilâcdır. Bu zararları bildiren hadîs-i
şerîfler çokdur. Bunlardan birkaçı şunlardır:
1 - (Allah
katında kötü huydan büyük günâh yokdur.) Çünki, bunun günâh
olduğunu bilmez. Tevbe etmez. İşledikçe, günâhı katkat
artar.
2 -
(İnsanların hiç çekinmeden, sıkılmadan yapdıkları
günâh, kötü huylu olmakdır.)
3 - (Her
günâhın tevbesi vardır. Kötü ahlâkın tevbesi olmaz. İnsan,
kötü huyunun tevbesini yapmayıp, dahâ kötüsünü yapar.)
4 -
(Sıcak su buzu eritdiği gibi, iyi ahlâk da, hatâları eritir.
Sirke balı bozduğu gibi, kötü ahlâk, hayrâtı, hasenâtı
mahv eder.)
Kötü
niyyet ile olmıyan hikmet, adâlet, iffet ve şecâat, iyi ahlâkın
kaynağıdır. İyi huylu olmak için ve iyi ahlâkını
muhâfaza edebilmek için, sâlih kimselerle, iyi huylularla arkadaşlık
etmelidir. İnsanın ahlâkı, arkadaşının huyu gibi
olur. Ahlâk, hastalık gibi sârîdir. Kötü huylu ile
arkadaşlık etmemelidir. Hadîs-i şerîfde, (İnsanın
dîni, arkadaşının dîni gibi olur) buyuruldu. Fâidesiz
şeylerden, oyunlardan, zararlı şakalaşmakdan ve
münâkaşa etmekden ictinâb etmelidir. İlm öğrenmeli ve
fâideli işler yapmalıdır. Ahlâkı bozan, şehveti
harekete getiren seks, fuhş kitâbları okumamalı, böyle
radyo ve televizyondan sakınmalıdır. İyi huyların
fâideleri ve harâmların zararları ve Cehennemdeki azâbları, hep
hâtırlanmalıdır. Mâl, mevkı arkasında
koşanlardan hiçbiri murâdına kavuşamamışdır.
Mâlı, mevkıi hayr için
arıyan ve hayr işlerde kullanan, râhata, huzûra
kavuşmuşdur. Mal, mevkı gâye olmamalı, hayra vâsıta
olmalıdır. Mal, mevkı ,bir deryâya benzer. Çok kimse, bu
denizde boğulmuşdur. Allahü teâlâdan korkmak, bu deryânın
gemisidir. Hadîs-i şerîfde, (Dünyâda, kalıcı değil, yolcu
gibi yaşamalı! Öleceğini hiç unutmamalı!) buyuruldu.
İnsan, dünyâda bâkî değildir. Dünyâ zevklerine daldıkça,
derdler, üzüntüler, güçlükler artar. Aşağıdaki hadîs-i
şerîfleri hiç unutmamalıdır:
1 -
(İbâdetleri az olan bir kul, iyi huyu ile, kıyâmetde yüksek
derecelere kavuşur.)
2 -
(İbâdetlerin en kolayı ve çok fâidelisi, az konuşmak ve iyi
huylu olmakdır.)
3 - (Bir
kulun ibâdetleri çok olsa da, kötü huyu, onu Cehennemin dibine
götürür. Bazan küfre götürür.)
4 - Birinin
gündüzleri oruc tutduğu, geceleri nemâz kıldığı, fekat
kötü huylu olduğu, dili ile komşularına,
arkadaşlarına eziyyet etdiği söylendikde, Resûlullah
sallallahü aleyhi ve sellem cevâbında, (Böyle olmak iyi değildir.
Gideceği yer, Cehennem ateşidir) buyurdu.
5 - (Güzel
ahlâkı temâmlamak, yerleşdirmek için gönderildim). Semâvî
dinlerin hepsinde iyi huylar vardı. Bu din, bunları temâmlamak için
gönderildi. Bu din varken, iyi huy bildirecek başka kaynağa,
başka kimseye lüzûm yokdur. Bunun için, Muhammed aleyhisselâmdan sonra,
Peygamber gelmiyecekdir.
6 - (İyi
huylu olan, dünyâ ve âhıret seâdetlerine kavuşur.) Çünki iyi
huylu kimse, Allahü teâlâya ve kullara karşı olan hakları,
vazîfeleri îfâ eder.
7 - (Sûreti
ve huyu güzel olanı Cehennem ateşi yakmaz.)
8 -
(Kendinden uzaklaşanlara yaklaşmak, zulm edenleri afv etmek, kendini
mahrûm edenlere ihsân etmek, güzel huylu olmakdır). İyi huylu kimse,
kendisine darılana iyilik yapar. İhsânda bulunur. Malına,
haysiyyetine, bedenine zarar vereni afv eder.
9 -
(Kızdığı zemân, yumuşak davrananın kalbini Allahü
teâlâ emniyyet ve îmân ile doldurur.) Korkusuz ve emîn olur. Kötülük edene
iyilik yapmak, iyi huyların en üstünüdür. Kâmil insan olmanın
alâmetidir. Düşmanları dost yapar. İmâm-ı Gazâlî
rahime-hullahü teâlâ diyor ki, (İncîl)de gördüm: Îsâ aleyhisselâm,
(Kötülük yapana kötülükle cevâb vermeyiniz! Sağ
yanağınıza vurana, sol yanağınızı çeviriniz!
Paltonuzu alana, şalvarınızı da veriniz!) buyurdu.
Hıristiyanların şimdi ellerinde mevcûd uydurma (İncîl)
kitâblarında da böyle yazılı olduğunu (Cevâb veremedi)
kitâbımız bildirmekdedir. Hıristiyanların, İspanyada,
Kudüsde, Hindistânda ve (Bosna Hersek)de
müslimânlara ve yehûdîlere yapdıkları korkunc zulmler ve engizisyon
mahkemelerinde, birbirlerine yapdıkları işkenceler, kitâblarda
mevcûddur. Bu vahşî hareketleri, hakîkî İncîle tâbi
olmadıklarını göstermekdedir.
Her müslimân,
kalbinden bütün kötü huyları çıkarıp, iyi ahlâkı
yerleşdirmelidir. Birkaçını çıkarıp,
birkaçını yerleşdirmekle, insan güzel huylu olmaz. Tesavvuf,
insanı bu kemâle kavuşduran yoldur. [Böyle olmıyan yola,
tesavvuf denmez. Her ilmin, her sanatın sahteleri, bozukları
olduğu gibi, dinden, islâmiyyetden, islâmiyyetin güzel ahlâkından
haberleri olmıyan sahtekârlar, yalancılar, kendilerine tarîkatcı,
şeyh diyorlar. Bunlara aldanmamalı, câhillerin,
ahlâksızların tuzaklarına düşmemelidir.]
Kötü
ahlâkın meşhûrları altmış adeddir. Bunlardan kırk
adedi terceme edilerek, kırk madde hâlinde aşağıda
bildirilmişdir. Bunlardan sakınan ve zıdlarını yapan
kimse, güzel ahlâklı olur.
1 -
Kötülüklerin en kötüsü, Allahü teâlâya inanmamak, ateist
olmakdır. Muhammed aleyhisselâma inanmamak (küfr) olur. Meleklerin,
insanların ve cinnin îmân etmeleri, inanmaları emr olundu. Muhammed
aleyhisselâmın, Allahü teâlâdan getirip bildirdiği şeylerin
hepsine kalb ile inanıp, dil ile de ikrâr etmeğe, söylemeğe
(Îmân) denir. Îmânın yeri (Kalb)dir. Kalb, yürek
dediğimiz et parçasında bulunan bir kuvvetdir. Bu kuvvete
(gönül) de denir. Îmânı söylemeğe mâni
bulunduğu zemân, söylememek afv olur. Meselâ korkutulduğu, hasta,
dilsiz olduğu, söyleyecek vakt bulamadan öldüğü zemân,
söylemek îcâb etmez. Anlamadan, taklîd ederek inanmak da, îmân olur.
Allahü teâlânın var olduğunu anlamamak, düşünmemek günâh olur.
Bildirilenlerden birine inanmamak, hepsine inanmamak olur. Herbirini bilmeden,
hepsine inandım demek de, îmân olur. Îmân hâsıl olmak için,
islâmiyyetin küfr alâmeti dediği şeylerden sakınmak da
lâzımdır. İslâmiyyetin ahkâmından yanî emr ve
yasaklarından birini hafîf görmek, Kurân-ı kerîm ile, melek
ile, Peygamberlerden biri ile aleyhimüssalevâtü vetteslîmât alay etmek, küfr
alâmetlerindendir. İnkâr etmek, yanî işitdikden sonra inanmamak,
tasdîk etmemek demekdir. Şübhe etmek de, inkâr olur.
Küfr üç
nevdir: Cehlî, cühûdî ve hükmî.
1-)
İşitmediği, düşünmediği için kâfir olanların
küfrü (Küfr-i cehlî)dir. Cehl de iki dürlüdür: Birincisi basîtdir. Böyle
kimse, câhil olduğunu bilir. Bunlarda, yanlış itikâd olmaz.
Hayvan gibidirler. Çünki, insanı hayvândan ayıran, ilm ve
idrâkdir. Bunlar, hayvândan da aşağıdırlar. Çünki
hayvânlar, yaratıldıkları şeyde ileridedirler. Kendilerine
fâideli şeyleri anlar ve onlara yaklaşırlar. Zararlı
olanları da anlayıp, onlardan uzaklaşırlar. Hâlbuki bunlar,
bilmez olduklarını bildikleri hâlde, bu çirkin hâlden
uzaklaşmaz, ilme yaklaşmazlar.
[İmâm-ı
Rabbânî rahime-hullahü teâlâ, (Mektûbât) kitâbının birinci cildinin
ikiyüzellidokuzuncu mektûbunda buyuruyor ki, (Bu fakîre göre, dağda
yetişip, hiçbir din duymayıp, puta tapan müşrikler, ne Cennete,
ne de Cehenneme girmiyeceklerdir. Âhıretde dirildikden sonra, hesâba
çekilip, zulmleri, kabâhatleri kadar, mahşer yerinde azâb çekeceklerdir.
Herkesin hakkı verildikden sonra, bütün hayvanlar gibi, bunlar da, yok
edileceklerdir. Bir yerde sonsuz kalmıyacaklardır. Herkesin aklı,
dünyâ işlerinde bile, şaşırıp yanılırken,
Allahü teâlânın, aklları ile bulamadıkları için,
kullarını ateşde sonsuz olarak yakacağını
söylemek, bu fakîre çok ağır gelmekdedir. Küçük iken ölen
kâfir çocukları da, böyle yok olacaklardır.
Bir
Peygamberin aleyhimüssalevâtü vetteslîmât vefâtından sonra, çok vakt
geçip, zâlimler tarafından din bozularak, unutulduğu yerlerde
yaşayıp, Peygamberlerden ve islâmiyyetden haberi olmıyan
insanlar da, Cennete ve Cehenneme sokulmıyacak, böyle tekrâr yok
edileceklerdir). Kâfir memleketlerinde yaşayıp, islâmiyyeti
işitmeyenler de böyledir.]
Îmân
edilecek şeyleri ve farzlardan, harâmlardan meşhûr olanları,
lüzûmu kadar öğrenmek farzdır. Bunları öğrenmemek
harâmdır. İşitip de, öğrenmeğe ehemmiyyet
vermemek küfr olur. Cehlin ilâcı, çalışıp
öğrenmekdir. Cehlin ikincisi, (Cehl-i mürekkeb)dir. Yanlış,
sapık itikâd etmekdir. Yunan felsefecilerinden ve müslimânlardan
yetmişiki bidat fırkasından îmânı gidenler böyledir.
Bu cehâlet, birincisinden dahâ fenâdır. İlâcı bilinemiyen bir
hastalıkdır. Îsâ aleyhisselâm, (Sağırı, dilsizi
tedâvî etdim. Ölüyü diriltdim. Fekat, cehl-i mürekkebin ilâcını
bulamadım) demişdir. Çünki, böyle kimse, cehlini ilm ve
kemâl sanmakdadır. Câhil ve rûh hastası olduğunu bilmez ki,
ilâcını arasın! Ancak, Allahü teâlânın hidâyeti ile
hastalığını anlıyan, bu derdden kurtulabilir.
2-) (Küfr-i
cühûdî)ye, küfr-i inâdî de denir. Bilerek, inâd ederek, kâfir olmakdır.
Kibrden, mevkı sâhibi olmayı sevmekden veyâ ayblanmakdan korkmak
sebebi ile hâsıl olur. Firavnın ve yoldaşlarının
küfrleri böyle idi. Mûsâ aleyhisselâmın mucizelerini gördükleri
hâlde, îmân etmediler. Bizim gibi bir insana inanmayız dediler. Kendileri
gibi bir insanın Peygamber olacağını kabûl etmediler.
Peygamber melekden olur sandılar. Hâlbuki, kendileri gibi insan olan Firavna
ilâh dediler. Ona tapındılar. Rum İmperatörü Herakliyüs da,
tahtından, saltanatından ayrılmak korkusu ile îmân etmedi. Rum
pâdişâhlarına Kayser denir. Acem pâdişâhlarına Kisrâ,
Habeş krallarına Necâşî ve Türk sultânlarına Hâkan,
Kıbtî pâdişâhlarına Firavn, Mısr sultânlarına Azîz,
Himyer sultânlarına Tübba denirdi. Eshâb-ı kirâmdan Dıhye
radıyallahü teâlâ anh, Resûlullahın sallallahü aleyhi ve sellem
islâma davet eden mektûbunu Medîneden Şâma, Herakliyüsa getirdi.
Herakliyüs, bir gün evvel, Mekkeden Şâma gelmiş olan Kureyş
kâfirlerinin ticâret kervanının reîsi, Ebû Süfyânı serâyına
çağırıp:
Medînede
birisinin peygamberlik iddiâ etdiğini işitdim. Kendisi,
tanınmış kimselerden midir? Yoksa, aşağı
tabakadan mıdır? Ondan evvel, başkası da böyle iddiâda
bulundu mu? Dedeleri arasında, melik ve emîr olanlar var mıdır.
Kendisine tâbi olanlar zengin midir, fakîr ve âciz kimseler midir?
Çalışmaları ilerliyor mu, geriliyor mu? Dînine girip de,
sonra ayrılanlar oluyor mu? Sözünde durmadığı, yalan
söylediği görüldü mü? Harblerinde gâlib midir, mağlûb
mudur? Ebû Süfyân bunların cevâblarını bildirince, bu
sözlerinin hepsi, Onun peygamber olduğunu gösteriyor dedi. Ebû
Süfyân, küfründen ve hasedinden dolayı, yalan söylediği de oldu.
Bir gece içinde, Mekkeden, Kudüsdeki Mescid-i aksâya götürüldüğünü
söyledi, dedi. Herakliyüsün yanında olup, bunu işitenlerden biri
lâfa karışıp:
Ben, o gece
Mescid-i aksâda idim dedi. O gece gördüklerini anlatdı. Ertesi gün,
Herakliyüs, mektûbu okutdu. Mektûba inandığını, Muhammed aleyhisselâma
îmân etdiğini Dıhyeye bildirdi. Fekat, îmân etdiğimi millete
bildirmekden korkuyorum. Bu mektûbu falanca râhibe götür. O, çok şey
bilir. Onun da îmân edeceğini sanıyorum dedi. Râhib, mektûbu
okuyunca, hemen îmân etdi. Oradakilere de îmân etmelerini söyledi.
Kendisini öldürdüler. Dıhye, Herakliyüsa gelip, olanları
bildirdi. Böyle yapılacağını bildiğim için, îmân
etdiğimi kimseye söylemedim dedi. Resûlullaha mektûb gönderip
îmân etdiğini bildirdi. Başşehri olan Humsa gitdi. Orada
kendisine, bir adamından gelen mektûbda, Muhammed aleyhisselâmın
peygamberliği ve muvaffakiyyetleri bildirildi. İleri gelenleri
toplayıp, mektûbu okutarak, kendisinin îmân etdiğini
açıkladı. Hepsi karşı çıkdılar. Îmân
etmiyeceklerini ve red etdiklerini anlayınca, onlardan özr diledi.
Maksadım, dînimize olan bağlılığınızın
kuvvetini anlamak idi dedi. Bu sözü işitince, hepsi kendisine secde
etdiler, râzı olduklarını bildirdiler. Saltanatını kaçırmamak
için, küfrü îmâna tercîh etdi. Müslimânlarla harb etmek için, Müte denilen yere
ordu gönderdi. Burada çok müslimân şehîd edildi. Resûlullaha
sallallahü aleyhi ve sellem Herakliyüsün mektûbu gelince, (Yalan
söyliyor. Nasrânî dîninden ayrılmadı!) buyurdu. Herakliyüsa
gönderilen mektûb-i nebevînin sûreti, (Buhârî)de ve (Mevâhib) ve
(Berîka)da yazılıdır.
3-) Küfrün
üçüncü nevi, (Küfr-i hükmî)dir. İslâmiyyetin îmânsızlık alâmeti
dediği sözleri söyliyen ve işleri yapan, kalbinde tasdîk
olsa ve inandığını söylese de, kâfir olur.
İslâmiyyetin tazîmini emr etdiği şeyi tahkîr etmek, kötülemek
böyledir. Bunun için, Allahü teâlâya lâyık olmıyan şey
söyliyen kâfir olur. Meselâ, Allah, Arşdan veyâ gökden bize
bakıyor demek, sen bana zulm etdiğin gibi, Allah da sana zulm ediyor
demek, filân müslimân benim gözümde yehûdî gibidir demek, yalan bir
söze, Allah biliyor ki, doğrudur demek ve melekleri küçültücü
şeyler söylemek ve Kurân-ı kerîmi, hattâ bir harfini küçültücü
söz söylemek, bir harfine bile inanmamak, çalgı çalarak Kurân
okumak, hakîkî olan Tevrâta ve İncîle inanmamak, bunları kötülemek,
Kurân-ı kerîmi şâz olan harflerle okuyup Kurân budur demek, küfr
olur. Peygamberleri küçültücü şeyler söylemek, Kurân-ı kerîmde
ismleri bildirilen yirmibeş Peygamberden aleyhimüssalevâtü vetteslîmât
birine inanmamak, meşhûr sünnetlerden birini beğenmemek, çok iyilik
yapan birisi için, Peygamberden dahâ iyidir demek küfrdür. Peygamberler
aleyhimüssalevâtü vetteslîmât muhtâc idi demek küfr olur. Çünki,
onların fakîrlikleri kendi istekleri ile idi. Birisi, peygamber
olduğunu söylese, buna inananlar da kâfir olur. (Kabrim ile minberim
arası, Cennet bağçelerinden bir bağçedir) hadîs-i şerîfini
işitince, ben minber, hasır ve kabrden başka birşey
görmiyorum demek küfr olur. Âhıretde olacak şeylerle alay
etmek küfrdür. Kabrdeki ve kıyâmetdeki azâblara [akla, fenne uygun
değildir diyerek] inanmamak, Cennetde Allahü teâlâyı
görmeğe inanmamak, ben Cenneti istemem, Allahı görmeği
isterim demek küfr olur. İslâmiyyete inanmamak alâmeti olan sözler,
fen bilgileri din bilgilerinden dahâ hayrlıdır demek, nemâz kılsam
da, kılmasam da, berâberdir demek, zekât vermem demek, fâiz halâl
olsaydı, zulm etmek halâl olsaydı demek, harâmdan olan mâlı
fakîre verip sevâb beklemek, fakîr, verilen paranın harâm olduğunu
bilerek, verene hayr düâ etmek, imâm-ı azam Ebû Hanîfenin rahime-hullahü
teâlâ kıyâsı hak değildir demek küfrdür. (Arâf) sûresinin
ellialtıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allahü teâlâ, rüzgârı,
rahmeti olan yağmurdan önce, müjdeci gönderir. Rüzgârlar,
ağır olan bulutları sürükler. Bulutlardan ölü olan
toprağa su yağdırırız. O yağmurla yerden meyvalar
çıkarırız. Ölüleri de mezârlarından böyle
çıkaracağız) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, kıyâsın hak
olduğunu isbât etmekdedir. Bu âyet-i kerîmede, ihtilâflı olan bir
şeyi, sözbirliği ile anlaşılmış olana
benzetmek bildirilmekdedir. Çünki, Allahü teâlânın yağmur
yağdırdığını ve yerden ot
çıkardığını, hepsi biliyordu. Öldükden sonra
dirilmenin hak olduğunu, yer yüzünün kurudukdan sonra tekrâr
yeşillenmesine benzeterek isbât etmekdedir.
İslâm
bilgilerine inanmamak, bunları ve din âlimlerini aşağılamak
da, küfr-i cühûdî olur.
Kâfir
olmağı isteyen kimse, buna niyyet etdiği anda kâfir olur.
Başkasının kâfir olmasını istiyen kimse, küfrü
beğendiği için istiyorsa, kâfir olur. Kötü, zâlim
olduğundan, zulmünün cezâsını Cehennem ateşinde çekmesi
için istiyorsa, kâfir olmaz. Küfre sebeb olduklarını bilerek ve
arzûsu ile küfr kelimelerini söyliyen kâfir olur. Bilmiyerek
söyliyorsa, âlimlerin çoğuna göre yine kâfir olur. Küfre sebeb
olmıyan kelime söylemek isterken, şaşırarak, küfre sebeb
olanı söylerse kâfir olmaz.
Küfre sebeb
olan bir işi, bilerek yapmak küfr olur. Bilmiyerek yapınca da küfr
olur diyen âlimler çokdur. Beline, zünnar denilen papas
kuşağını bağlamak ve küfre mahsûs şey giymek de
böyledir. Bunları harbde düşmana karşı, sulhda zâlime
karşı, hîle olarak kullanmak küfr olmaz. Tüccârın dâr-ül-harbde
de kullanması küfr olur. Bunları mizâh için,
başkalarını güldürmek için, şaka için kullanmak da küfre
sebeb olur. İtikâdının doğru olması fâide vermez.
Kâfirlerin bayram günlerinde, o güne mahsûs şeylerini, onlar gibi
kullanmak, bunları kâfire hediyye etmek küfr olur. Müslimân olmak için,
nefsin de îmân etmesi lâzım değildir. Nefsinden kalbine küfre sebeb
olan şeyler gelen kimse, bunları söylemese, îmânının
kuvvetine alâmet olur. Küfre sebeb olan şeyi kullanan kimseye kâfir
dememelidir. Bir müslimânın bir işinde veyâ sözünde doksandokuz
küfr ihtimâli olsa, bir îmân ihtimâli olsa, bu kimseye kâfir denilmez.
Müslimâna hüsn-i zan etmek lâzımdır.
Akllı,
bilgili, edebiyyâtcı olduğunu göstermek için veyâ
yanındakileri hayrete düşürmek, güldürmek, sevindirmek veyâ alay
etmek için söylenen sözlerde (küfr-i hükmî)den korkulur. Gadab,
kızgınlık ve hırs ile söylenen sözler de
böyledir. Bunun için insan, sözünün ve işlerinin neye
varacağını düşünmelidir. Herşeyde dînini
kayırmalıdır. Hiçbir günâhı, küçük görmemelidir. Bir
kimse, küçük günâh işlese, buna tevbe et denildikde, tevbe edecek bir
şey yapmadım ki dese, yâhud niçin tevbe edeyim dese, küfr olur.
Çocuk iken nikâh edilmiş olan kız, âkıl ve bâlig
olduğu zemân, îmânı, islâmı bilmese ve sorulunca anlatamasa,
zevcinden boş olur. Çünki, nikâhın sahîh olması için ve
devâm etmesi için îmânlı olmak lâzımdır. Küçük iken,
anasına babasına tâbi olarak îmânı var idi. Bâlig olunca,
onlara tâbi olması devâm etmez. Erkek çocuk da, böyledir. Bir
mümini öldüren veyâ öldürülmesini emr eden kimseye, iyi yapdın
diyen kâfir olur. Katli vâcib olmıyan kimse için, öldürülmesi
lâzımdır demek küfr olur. Bir kimseyi haksız olarak döven
veyâ öldüren zâlime, iyi yapdın, bunu hak etmişdi demek küfr
olur. Yalan olarak, Allah biliyor ki, seni çocuğumdan çok seviyorum demek
küfr olur. Mevkı sâhibi bir müslimân aksırınca, buna
(yerhamükallah) diyen kimseye, büyüklere karşı böyle
söylenmez demek küfr olur. Vazîfe olduğuna inanmıyarak,
ehemmiyyet vermiyerek, hafîf görerek nemâz kılmamak, oruc tutmamak,
zekât vermemek, küfr olur. Allahın rahmetinden ümmîdini kesmek küfrdür.
Kendisi harâm olmayıp, sonradan hâsıl olan bir sebebden dolayı
harâm olan mâla, paraya, (harâm-ı ligayrihi) denir. Çalınan ve
harâm yollardan gelen mâl böyledir. Bunlara halâl demek küfr olmaz.
Leş, domuz, şerâb gibi, kendileri harâm olan şeylere
(harâm-ı li-aynihi) denir. Bunlara halâl demek küfr olur. Katî olarak bilinen
bütün harâmlara halâl demek de, küfr olur. Ezân, câmi, fıkh
kitâbları gibi islâmiyyetin kıymet verdiği şeyleri
aşağılamak, küfr olur. Radyodan, hoparlörden işitilen
ezân, hakîkî ezân değildir. Ezânın benzeridir. Bir şeyin benzeri
kendisi değildir. Abdestsiz olduğunu veyâ nemâz vaktinin gelmediğini
bildiği hâlde, nemâz kılmak, bildiği hâlde kıbleden
başka tarafa dönerek kılmak küfr olur. Bir müslimânı
kötülemek için, kâfir demek küfr olmaz. Kâfir olmasını isteyerek
söylemenin küfr olacağı yukarıda bildirilmişdi. Günâh
işlemek küfr olmaz. Günâh olduğuna ehemmiyyet verilmezse, küfr olur.
İbâdet yapmanın lâzım olduğuna ve günâhdan sakınmak
lâzım olduğuna inanmamak küfr olur. Toplanan vergiler sultânın
mülkü olduğuna inanmak küfr olur. Bir Velînin, aynı gün ve aynı
sâatde, çeşidli memleketlerde görüldüğünü söylemenin câiz
olduğunu Sadr-ül-islâm bildirmişdir. Şarkda bulunan bir
kadınla garbda bulunan bir erkeğin çocukları olabileceği
fıkh kitâblarında yazılıdır. Büyük âlim Ömer
Nesefî rahime-hullahü teâlâ, (Allahü teâlânın Evliyâsına, âdetini,
kanûnlarını bozarak (kerâmet) vermesi câizdir) demişdir. Bu
söz doğrudur. Câhile (Îmân nedir, İslâm nedir?) gibi
sorulmamalı. Bunların cevâbları söylenip, böyle midir,
demelidir. Nikâh yapılacak erkeğe ve kıza önceden
böyle sorarak, müslimân olduklarını anlamak lâzımdır.
Küfre sebeb olan sözler ve hareketler görülünce, kâfir dememeli,
küfrü irâde etdiği, şerîate ehemmiyyet vermediği
anlaşılmadıkca, sû-i zan etmemelidir.
Müslimân,
îmânın yok olmasına sebeb olacağı sözbirliği ile
bildirilmiş olan şeyleri amden [istekle] söyler veyâ yaparsa
(Mürted) olur. Mürtedin, mürted olmadan önceki ibâdetleri ve
sevâbları yok olur. Tekrâr îmâna gelirse, zengin ise, yeniden hac etmesi
lâzım olur. Nemâzlarını, oruclarını, zekâtlarını
kazâ etmesi lâzım olmaz. Mürted olmadan önce, kazâya
bırakmış olduklarını kazâ etmesi lâzımdır.
Çünki, mürted olunca, önceki günâhlar yok olmaz. Mürted olanın
nikâhı fesh olur, gider. Îmâna gelerek, tecdîd-i nikâh etmeden önceki
çocukları veled-i zinâ olur. Kesdiği, leş olur, yinmez.
Îmânının gitmesine sebeb olan şeyden tevbe etmedikçe,
yalnız (Kelime-i şehâdet) söylemekle veyâ nemâz kılmakla,
müslimân olmaz. Mürted olacak şeyi yapdığını inkâr
etmesi de tevbe olur. Tevbe etmeden ölürse, Cehennem ateşinde ebedî
olarak azâb görür. Bunun için, küfrden çok korkmalı, az
konuşmalıdır. Hadîs-i şerîfde, (Hep hayrlı, fâideli
konuşunuz. Yâhud susunuz!) buyuruldu. Ciddî olmalı, latîfeci, oyuncu
olmamalıdır. Dîne, akla, insanlığa uygun olmıyan
şeyler yapmamalıdır. Kendisini küfrden muhâfaza etmesi için,
Allahü teâlâya çok düâ etmelidir. Hadîs-i şerîfde, (Şirkden
sakınınız. Şirk, karıncanın ayak sesinden dahâ
gizlidir) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîfdeki şirk, küfr demekdir. Bu
kadar gizli olan şeyden korunmak nasıl olur denildikde, (Allahümme
innâ neûzü bike en-nüşrike-bike şeyen nalemühu ve nes-tagfirüke
limâ lâ-nalemühu düâsını okuyunuz!) buyuruldu. Bu düâyı sabâh
ve akşam çok okumalıdır. Kâfirlerin, Cehennem ateşinde
sonsuz azâb görecekleri, Cennete hiç girmiyecekleri söz birliği
ile bildirilmişdir. Kâfir, dünyâda sonsuz yaşasaydı, sonsuz
kâfir kalmak niyyetinde olduğu için, cezâsı da sonsuz azâbdır.
Allahü teâlâ, herşeyin hâlikı, sâhibidir. Mülkünde dilediğini
yapması hakkıdır. Ona, niçin böyle yapdın demeğe
kimsenin hakkı yokdur. Bir şeyin sâhibinin, o şeyi dilediği
gibi kullanmasına zulm denmez. Allahü teâlâ, Kurân-ı kerîmde, zâlim
olmadığını, hiçbir mahlûkuna zulm
yapmadığını bildirmekdedir.
[Allahü
teâlânın (Esmâ-i hüsnâ)sı vardır. Bu ismleri de, kendi
varlığı gibi ezelîdir. Bu doksandokuz isminin arasında
bulunan (Müntekim) ve (Şedîd-ül-ikâb) gibi ismlerinden dolayı yedi
Cehennemi yaratdı. (Rahman) ve (Rahîm) ve (Gaffâr) ve (Latîf) ve (Raûf)
gibi ismlerinden dolayı, sekiz Cenneti yaratdı. Cehenneme ve Cennete
gitmeğe sebeb olacak şeyleri ezelde ayırd etdi. Çok
merhametli olduğu için, bunları kullarına bildirdi. (Cehenneme
girmeğe sebeb olan şeyleri yapmayınız! Onun ateşi çok
şiddetlidir. Dayanamazsınız!) diyerek, kullarına tekrâr
tekrâr haber verdi. Sonsuz olan Cennet nimetlerine kavuşduracak
şeyleri yaparak, dünyâda ve âhıretde râhat ve mesûd
yaşamağa davet etdi. Bu daveti beğenip seçmeleri için,
insanlara akl ve irâde, ihtiyâr nimetlerini de verdi. Allahü teâlâ, hiçbir
kimsenin Cehenneme girmesini, Cehenneme götürecek şeyleri
yapmasını ezelde emr etmedi, dilemedi. Fekat dünyâda, kimlerin Cennet
yolunu, kimlerin de Cehennem yolunu tutacaklarını ezelde biliyordu.
Kazâ ve kaderi gibi, ilmi de ezelîdir. Ebû Lehebin Cehenneme gideceğini
haber vermesi, onun Cehenneme gitmesini ezelde, istediği için değildir.
Cehennem yolunu dileyeceğini, bildiği içindir.
Îmâna
gelmek çok kolaydır. Mahlûklardaki hesâblı nizâma, düzene bakmak ve
bunlardaki incelikleri düşünmek, herkese vâcibdir. Atomdan güneşe
kadar bütün varlıklardaki düzen, birbirlerine
bağlılıkları, bunların kendiliklerinden tesâdüfen var
olmadıklarını, bilgili, hikmetli ve sonsuz kuvvetli bir
varlık tarafından yaratıldıklarını açıkça
göstermekdedir. Aklı başında olan bir kimse, liselerde ve
üniversitede, astronomi, fen, biyoloji ve tıb bilgilerini
öğrenince, bu varlıkların bir yaratıcısı
olduğunu ve her dürlü aybdan uzak olduğunu ve Muhammed
aleyhisselâmın Onun Peygamberi olduğunu ve bildirdiklerinin hepsinin
Ondan gelmiş olduğunu hemen anlar. Bu yaratana hemen inanır.
Kâfirlerin, yanî kâfir olarak ölenlerin sonsuz Cehennemde
kalacaklarını, müminlerin de sonsuz olarak Cennet nimetleri içinde
yaşıyacaklarını öğrenince, seve seve müslimân
olur. Erzurûmlu İbrâhîm Hakkı hazretleri, 1195 [m. 1781] de Siridde
vefât etmişdir. (Marifetnâme) kitâbının 9 .cu faslında,
türkçe buyuruyor ki, (Fen ve astronomi bilgileri ve makineler, fabrikalar, akl
ile, tecribe ile hâsıl oldukları için, zemânla yenileri
bulunmuş, birçok eski bilgilerin yanlış olduğu
anlaşılmışdır. Eski ve yeni, yanlış ve
doğru bütün fen bilgileri, bu âlemin yokdan var edildiğini, sonsuz
ilm ve kudret sâhibi bir yaratıcının varlığına
inanmak lâzım olduğunu göstermekdedir.) Muhammed
aleyhisselâmın güzel ahlâkını ve mucizelerini okuyan da, Onun
peygamber olduğunu anlar].
2 - Kalb
hastalıklarının, ikincisi, (Cehâlet)dir. Câhilliğin
çeşidleri ve zararları birinci maddenin baş tarafında
bildirilmişdir.
3 - Kalb
hastalıklarının, yanî kötü huyların üçüncüsü, mal ve
mevkı hırsıdır. Aşağıdaki hadîs-i
şerîfler (Hubbürriyâset) denilen, bu hastalığın teşhîs
ve tedâvîsine ışık tutmakdadır:
1) (İki
aç kurd, bir koyun sürüsüne girdiği zemân, yapdıkları zarardan,
mal ve şöhret hırsının yapacağı zarar dahâ
çokdur.)
2)
(İnsana zarar olarak, din ve dünyâ işlerinde parmakla
gösterilmesi yetişir.) Yanî, insanın din veyâ dünyâ
işlerinde şöhret sâhibi olması, dînine de, dünyâsına
da çok zarar verir.
3) (Medh
olunmağı sevmek, insanı kör eder ve sağır eder.
Kabâhatlerini, kusûrlarını görmez olur. Doğru sözleri,
kendisine yapılan nasîhatları işitmez olur.)
Mevkı
ve şöhret sâhibi olmak arzûsu, insanlarda üç şeyden hâsıl
olur: Birinci sebeb, nefsin arzûlarına kavuşmakdır. Nefs,
arzûlarının, harâm yollardan elde edilmesini ister. İkincisi,
kendinin ve başkalarının haklarını zâlimlerden
kurtarmak ve müstehab olan meselâ, sadaka vermek için ve hayrât, hasenât yapmak
için yâhud mubâh olan işler yapmak için, meselâ, iyi yimek, iyi giyinmek,
iyi evlerde oturmak ve çoluk çocuk sâhibi olup, râhat ve mesûd yaşamak
için veyâ ibâdetlerine mâni olacak şeylerden kurtulmak için ve islâm
dînine ve müslimânlara hizmet için mevkı sâhibi olmak istenir. Bu niyyet
ile mevkıa kavuşurken, riyâ gibi ve hakkı bâtıl ile
karışdırmak gibi, islâmiyyetin yasak etdiği şeyleri
yapmazsa ve vâcibleri, sünnetleri terk etmezse, bunun mevkı sâhibi
olması câizdir, hattâ müstehabdır. Çünki, câiz ve lâzım
olan şeylere kavuşdurucu sebebleri, vâsıtaları yapmak da,
câiz ve lâzım olur. Allahü teâlâ, Kurân-ı kerîmde, iyi insanların
nasıl olacağını bildirirken, bunların (Müslimânlara imâm
olmak istediklerini) de bildirmekdedir. Süleymân aleyhisselâm, (Yâ Rabbî!
Benden sonra kimseye nasîb etmiyeceğin bir mülkü bana ihsân eyle!)
diyerek melik ve emîr olmak istemişdir. Önceki dinlerden bildirilen
ve red edilmiyen haberler bizim dînimizde de muteberdir. Hadîs-i şerîfde,
(Hak ve adâlet üzere bir gün hâkimlik yapmağı, bir sene devâmlı
gâzâ etmekden dahâ çok severim) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Bir sâat
adâlet ile idârecilik yapmak, altmış sene nâfile ibâdet yapmakdan
dahâ iyidir) buyuruldu. Riyâ ile ve hakkı bâtıl ile
karışdırarak mevkı sâhibi olmak câiz değildir.
İyi niyyet ile olsa da, câiz değildir. Çünki, harâmları
ve mekrûhları, iyi niyyet ile de yapmak câiz değildir. Hattâ,
bazı harâmların iyi niyyet ile yapılması, dahâ büyük günâh
olur. Niyyetin iyi olması, tâatlarda, ibâdetlerde fâideli olur. Mubâh,
hattâ farz olan bir amel, niyyete göre günâh olabilir. Günâh
işliyenin, (Sen kalbime bak! Kalbim temizdir. Allah kalbe bakar)
sözünün yanlış, hattâ zararlı olduğu buradan da
anlaşılmakdadır.
Mevkı
sâhibi olmağı istemenin sebeblerinden üçüncüsü, nefsini
eğlendirmekdir. Nefsi, maldan olduğu gibi, mevkıden de lezzet
almakdadır. Arada islâmiyyete uymayan işler bulunmazsa, nefsi lezzet
aldığı şeye kavuşdurmak harâm olmaz ise de,
takvânın, himmetin az olduğunu gösterir. Mevkı elde
etdikden sonra, insanların gönüllerini kazanmak için, riyâ ve
müdâhane ve gösteriş yapmasından korkulur. Hattâ,
münâfıklık ve hakkı bâtıl ile karışdırmak ve
hattâ hiyle ve yalan gibi tehlükeli hâller de olabilir. Halâl ile harâm
karışık olan şeyi yapmamak lâzımdır. Mevkı
sâhibi olmanın bu üçüncü sebebi, harâm değil ise de, iyi
olmadığı için, ilâcını bilmek ve yapmak
lâzımdır. Önce mevkıin geçici olduğunu ve
zararlarını, tehlükelerini düşünmelidir. Şöhretden ve hurmet
toplıyarak kibrli olmakdan kurtulmak için, islâmiyyetde mubâh olup, câiz
olup, halkın beğenmediği işleri yapmalıdır. Bir
zemân, bir emîr, bir zâhidi ziyârete gitmiş. Zâhid, emîrin ve
etrâfındakilerin kendisine yaklaşmak istediklerini anlayınca,
ziyâfet vermiş. Kendisi, iri lokmaları hırs ile çabuk çabuk,
yimeğe başlamış. Emîr, bu hâli görünce, zâhidi
beğenmiyerek, oradan ayrılmış. Zâhid, arkasından,
Elhamdü lillah! Rabbim beni kurtardı demiş. Mevkı sâhibi olmak
arzûsunu gideren en kuvvetli ilâc, insanlardan uzlet etmekdir. Din ve dünyâ
için zarûrî vazîfelerden başka, insanlar arasına
karışmamalıdır. Hadîs-i şerîfde, bu ilâc tavsiye
edilmekdedir.
Gel ey gurbet
diyârında, esîr olup kalan insan.
Gel, ey dünyâ
harâbında, yatıp, gâfil olan insan!
Gözün aç,
etrâfa bir bak, nice beğler gelip geçdi.
Ne mecnûndur
bu fânîye, gönül verip, duran insan!
Kafesde
bülbüle şeker verirler, fekat hiç durmaz.
Aceb niçin
karâr eder, bu zindâna giren insan!
Aklını
başına topla, elinde var iken fırsat.
Sonsuz azâb
çekecekdir, (Adam sen de) diyen insan!
4 - Kalb
hastalıklarının dördüncüsü, insanların
kötülemelerine, çekişdirmelerine, ayblamalarına üzülmekdir.
Küfr-i cühûdîye sebeb olan şeylerin üçüncüsü, insanlardan utanmak ve
başkalarının kötülemelerinden, ayblamalarından
korkmakdır. Ebû Tâlibin kâfir olmasının sebebi budur. Ebû Tâlib,
hazret-i Alînin radıyallahü teâlâ anh babasıdır.
Resûlullahın sallallahü aleyhi ve sellem amcasıdır. Resûlullahın
Peygamber olduğunu biliyordu. İnsanların kötüliyeceklerinden
korkarak ve ayblıyacaklarını düşünerek, îmân etmedi. Ebû
Tâlib ölüm döşeğinde iken, Resûlullah sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem onun yanına gelerek, (Ey amcam! Sana şefâat
edebilmekliğim için, lâ ilâhe illallah söyle!) buyurdu.
Cevâbında, (Ey kardeşimin oğlu, doğru söylediğini
biliyorum. Lâkin ölüm korkusu ile îmâna geldi denilmesini istemem) dedi.
Beydâvî tefsîrinde, Kasas sûresinin (Sevdiklerini hidâyete getirmek senin
elinde değildir) meâlindeki, ellialtıncı âyet-i kerîmesinin bu
zemân indiği bildirilmişdir. Bir rivâyete göre, Kureyş
kâfirlerinin ileri gelenleri, Ebû Tâlibin yanına geldiler. Sen, bizim
emîrimizsin, sözlerin başımızın üzerindedir. Fekat,
senden sonra, Muhammed ile aleyhissalâtü vesselâm aramızda
düşmanlığın devâm edeceğinden korkuyoruz. Ona
söyle! Dînimizi kötülemesin, dediler. Ebû Tâlib, Resûlullahı
sallallahü aleyhi ve sellem yanına çağırdı.
İşitdiklerini söyledi. Resûlullahın, onlar ile sulh
yapmıyacağını anlayınca, müslimân olacağı
anlaşılacak bazı şeyler söyledi. Bunları
işitince, amcasının îmân etmesini istedi. (İşitenler
bana dil uzatacaklarından korkmasaydım, îmân ederdim. Seni
sevindirirdim) dedi. Öleceği zemân, bir şeyler söyledi.
Bunları işitebilmek için, Abdüllah ibni Abbâs radıyallahü teâlâ
anhümâ yanına yaklaşdı. Îmân etdiğini bildiriyor
dedi. Ebû Tâlibin îmân etdiği şübhelidir. Ehl-i sünnet âlimlerine
göre, îmân etmedi. İmâm-ı azam Ebû Hanîfe rahime-hullahü
teâlâ, Ebû Tâlib kâfir olarak öldü demişdir. Hazret-i Alî
radıyallahü anh, Resûlullaha gelerek sallallahü aleyhi ve sellem,
dalâletde olan amcan öldü dedikde, (Yıka, kefen içine sar ve defn et!
Men olununcaya kadar onun için düâ ederiz) buyurdu. Birkaç gün evinden
çıkmıyarak, onun için çok düâ etdi. Eshâb-ı kirâmdan bazıları
bunu işitince, onlar da, kâfir olarak ölmüş olan akrabâları
için düâ etmeğe başladılar. Bunun üzerine, Tevbe sûresinin,
(Peygamber ve îmân edenler, akrabâları olsalar da, müşrikler için
istiğfâr etmemelidirler) meâlindeki yüzondördüncü âyet-i kerîmesi
nâzil oldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Kıyâmet günü, kâfirlerden
azâbı en hafif olanı, Ebû Tâlibdir. Ayaklarında ateşden
nalın olacak, bunların sıcaklığından
dimâğı kaynayacakdır) buyuruldu.
İnsanların
kötülemelerinden ve ayblamalarından korkmağa karşı
ilâc olarak şöyle düşünmelidir: Kötülemeleri doğru
ise, ayblarımı bana bildirmiş oluyorlar. Bunları
yapmamağa karar verdim demeli, böyle kötülemelerden
ferahlık duymalıdır. Onlara teşekkür etmelidir. Hasen-i
Basrîye rahime-hullahü teâlâ, birisinin kendisini gîbet etdiğini haber
verdiler. Ona bir tabak helva gönderip, (Sevâblarını bana
hediyye etdiğini işitdim. Karşılık olarak bu
tatlıyı gönderiyorum) dedi. İmâm-ı azam Ebû Hanîfeye
rahime-hullahü teâlâ, birisinin kendisini gîbet etdiğini
söylediler. Ona bir kese altın gönderip, (Bize verdiği
sevâbları artdırırsa, biz de
karşılığını artdırırız) dedi.
Yapılan kötüleme yalan ise, iftirâ ise, zararı söyliyene
olur. Onun sevâbları bana verilir. Benim günâhlarım, ona yüklenir
demelidir. İftirâ etmek, nemmâmlık yapmak, gîbet etmekden dahâ
fenâdırlar. Nemîme, müslimânlar arasında söz
taşımakdır. [(Mektûbât-ı Masûmiyye) ikinci cild, 123. cü
mektûbuna bakınız!]
5 - Kalb
hastalıklarının beşincisi, (Medh ve Senâ)
olunmağı sevmekdir. Bunun sebebi, insanın kendini
beğenmesi, yüksek, iyi sanmasıdır. Medh olunmak, böyle
kimseye tatlı gelir. Bunun üstünlük, iyilik
olmadığını, olsa da, geçici olduğunu
düşünmelidir. Kibr hastalığı anlatılırken, bu
konuda bilgi verilecekdir.
6 - (Bidat
itikâdı), yanlış, sapık inanmakdır. Îmânın
bozuk ve sapık olmasıdır. Müslimânların çoğu, bu
kötü hastalığa yakalanmışlardır. His
organları ile anlaşılamıyan, hesâb ile
ulaşılamıyan şeylerde akl yürütmek ve aklın
yanıldığı şeylere inanmak, insanı bu
hastalığa sürükler. Her müslimânın (itikâdda mezheb)in iki
imâmından birine, yanî (Mâtürîdî) ve (Eşarî) mezheblerine tâbi
olması lâzımdır. Bu iki imâmı taklîd etmek, insanı bu
hastalıkdan kurtarır. Çünki, (Ehl-i sünnet) âlimleri
rahime-hümullahü teâlâ, aklın ermediği bilgilerde, yalnız Kurân-ı
kerîme ve hadîs-i şerîflere uymuşlar, akllarını yalnız
bu ikisinin manâlarını arayıp bulmakda ve anlamakda
kullanmışlardır. Bu manâları, Eshâb-ı kirâmdan, Onlar
da, Resûlullahdan öğrenmişler ve öğrendiklerini
kitâblarına yazmışlardır.
[Kurân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilmiş olan birşeye inanmıyan veyâ şübhe eden (Kâfir) olur. Açık olarak bildirilmemiş, şübheli olan emrlere yanlış manâ vermek (Bidat) olur. Fekat yanlış anladığına inanan, bidat sâhibi olur. Böyle şey olmaz, aklım kabûl etmez derse, kâfir olur. Bir harâma mubâh diyen kimse, bir âyete veyâ hadîs-i şerîfe dayanarak söyliyorsa, kâfir olmaz, bidat sâhibi olur. Ebû Bekr ile Ömerin hilâfete seçilmeleri haklı değildi demek bidatdir. Hilâfete hakları yok idi demek küfrdür. Muhammed Şihristânî rahime-hullahü teâlâ, (Milel ve Nihal)da diyor ki, Hanefî mezhebinin âlimleri, itikâdda, Ebû Mansûr Mâtürîdî rahime-hullahü teâlâ hazretlerine tâbi olmuşlardır. Çünki, Ebû Mansûr hazretleri, üsûl ve fürûda, imâm-ı azam Ebû Hanîfenin mezhebindedir. Üsûl, itikâd demekdir. Fürû, ahkâm-ı şerıyye demekdir. Mâlikî, şâfiî ve hanbelî mezheblerinin âlimleri, itikâdda, Ebül-Hasen Eşarî rahime-hullahü teâlâ hazretlerine tâbi olmuşlardır. Ebül-Hasen Eşarî hazretleri, şâfiî mezhebinde idi. Şâfiî âlimlerinden Ebül-Hasen Alî Sübkînin oğlu Abdülvehhâb Tâc-üddîn-i Sübkî rahime-hullahü teâlâ diyor