Hakîkat Ltd.
Şti. Yayınları No: 4
Alî bin Emrullah Muhammed Hâdimî
Yirmisekizinci
Baskı
Merkez: Hakîkat
Ltd. Şti. Çatalçeşme Sok. No: 17
34410
Cağaloğlu-İSTANBUL Tel: 0212 513 99 00 (20 Hat)
Dağıtım:
Hakîkat Kitâbevi, Darüşşefeka Cad. 57/A
(P.K. 35) 34262
Fâtih-İSTANBUL Tel: 0212 523 45 56
1996
Baskı: İ.H.A.Ş. Cağaloğlu-İST.
Tel: 0212 513 99 00 (20 hat)
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İslâmiyyeti
bildiren kitâblar pek çokdur. Bunların içinde en kıymetlisi, imâm-ı
Rabbânînin üç cild (Mektûbât)
kitâbıdır. Bundan sonra, Muhammed Masûmun üç cild (Mektûbât)
kitâbıdır. Muhammed Masûm hazretleri, Mektûbâtın üçüncü
cildinin onaltıncı mektûbunda buyuruyor ki, (Îmân, kelime-i
tevhîdin Lâ ilâhe illallah ve Muhammedün
Resûlullah iki kısmına birlikde inanmakdır). Yanî,
müslimân olmak için, Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğuna da
inanmak lâzımdır. Yanî Muhammed aleyhisselâm, Allahın
Peygamberidir. Allahü teâlâ, Cebrâîl ismindeki melek ile, kendisine (Kurân-ı
kerîm)i göndermişdir. Bu Kurân-ı kerîm, Allah
kelâmıdır. Muhammed aleyhisselâmın kendi düşünceleri ve
felsefecilerin, târîhcilerin sözleri değildir. Muhammed
aleyhisselâm, Kurân-ı kerîmi tefsîr etmişdir. Yanî
açıklamışdır. Bu açıklamalara, (Hadîs-i
şerîf) denir. İslâmiyyet, (Kurân-ı
kerîm) ile (Hadîs-i şerîf)lerdir. Dünyânın her yerindeki, milyonlarca
islâm kitâbı, (Kurân-ı kerîm) ile (Hadîs-i şerîf)lerin
açıklamalarıdır. Muhammed aleyhisselâmdan gelmiyen bir söz,
islâm kitâbı olamaz. Îmân ve islâm demek, (Kurân-ı kerîm) ve
(Hadîs-i şerîf)lere inanmak demekdir. Onun bildirdiklerine inanmıyan,
Allah kelâmına inanmamış olur. Muhammed aleyhisselâm Allahü
teâlânın bildirdiklerini Eshâbına bildirdi. Onlar da, talebelerine
bildirdi. Bunlar da, kitâblarına yazdılar. Bu kitâbları yazan
âlimlere (Ehl-i sünnet âlimi) denir. Ehl-i sünnet kitâblarına
inanan, Allah kelâmına inanmış olur. Müslimân olur.
Elhamdülillah, biz dînimizi Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından
öğreniyoruz. Dinde reformcuların, masonların, din
adamı denilen zındıkların uydurma kitâblarından
öğrenmiyoruz.
Resûlullah
sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki, (Ümmetim
arasında fitne, fesâd yayıldığı zemân, sünnetime
yapışana, yüz şehîd sevâbı vardır.) Sünnete
yapışmak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını
öğrenmekle olur. Müslimânların dört mezhebinden herhangi
birisinin âlimleri (Ehl-i sünnet âlimleri)dir. Ehl-i sünnet âlimlerinin
reîsi, İmâm-ı azam Ebû Hanîfe Numân bin Sâbitdir.
İngilizler, asrlar boyunca uğraşarak, bir müslimânı
hıristiyan yapamadılar. Bunu başarabilmek için, yeni bir yol
aradılar. Masonluğu kurdular. Masonlar, islâmiyyete,
yanî Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği ilmlere, yanî Muhammed
aleyhisselâmın sözlerine ve bütün dinlere, öldükden sonra tekrâr
dirilmek olduğuna, Cennetin, Cehennemin var olduğuna
inanmıyorlar.
Besmeleyle
başlıyalım kitâba!
Allah
adı, en iyi bir sığnakdır.
Nimetleri
sığmaz ölçü, hisâba,
Çok
acıyan, afvı seven bir Rabdır!
Allahü teâlâ,
dünyâda bütün insanlara acıyor. Muhtâc oldukları nimetleri
yaratıp, herkese gönderiyor. Dünyâda ve âhıretde seâdete
kavuşmak için, bu nimetlerin nasıl
kullanılacağını da bildiriyor. İslâmiyyeti hiç
işitmemiş olan kâfirlerin Cehenneme
sokulmıyacaklarını, bunların hesâbdan sonra, hayvanlar gibi
yok olacaklarını, İmâm-ı Rabbânî, 259.cu mektûbunda
bildirmekdedir. İşitdikden sonra, düşünüp îmân edenleri Cennete
sokacakdır. Düşünmek için ömür boyu zemân vermişdir. Nefslerine,
kötü arkadaşlara, zararlı kitâblara ve yabancı radyolara
aldanarak küfr ve dalâlet yoluna sapanlardan îmâna gelenleri afv ediyor.
Bunları ebedî felâketden kurtarıyor. Azgın, zâlim olanlara
hidâyetini ihsân etmiyor. Onları, beğendikleri, istedikleri, içine
düşdükleri inkâr bataklığında bırakıyor.
Âhıretde, Cehenneme gitmesi gereken müminlerden, dilediklerini,
Cehennemde, günâhları bitinciye kadar yakdıkdan sonra Cennete
kavuşduracakdır. Her canlıyı yaratan, her vârı, her ân
varlıkda durduran, hepsini korku ve dehşetden koruyan yalnız
Odur.
Herhangi bir
kimse, herhangi bir zemânda, herhangi bir yerde, herhangi bir kimseye, herhangi
bir şeyden dolayı, herhangi bir sûretle hamd ve şükr ederse, bu
medh-ü senâların ve teşekkürlerin hepsi, Allahü teâlâya mahsûsdur.
Çünki, her nimeti [iyiliği] yaratan, gönderen, hep Odur. O
hâtırlatmazsa ve kuvvet ve kolaylık vermezse, kimse kimseye iyilik ve
kötülük yapamaz. Hep Onun dilediği olur. Onun dilemediğini kimse
yapamaz.
Onun sevgili
Peygamberi, insanların her bakımdan en güzeli, en üstünü olan
Muhammed aleyhisselâma ve Onun iyi ahlâk ve ilm saçan, Âline, yanî
akrabâsına ve Eshâbının hepsine rıdvanullahi teâlâ aleyhim
ecmaîn bizden düâlar ve selâmlar olsun!
Müslimânların
öğrenmeleri lâzım olan bilgilere (İslâm ilmleri) denir.
İslâm ilmleri ikiye ayrılır: (Din bilgileri) ve (Fen bilgileri).
Fen bilgilerine (Hikmet) denir. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem
(Hikmet, müslimânın gayb olmuş malı gibidir. Onu nerede bulursa
alsın!) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, fen bilgilerini öğrenmeği
emr etmekdedir. Din bilgilerinin esâsı yirmi ilmdir. Bunlardan sekizi,
yüksek ilmler, onikisi de, yardımcı ilmlerdir. Yüksek ilmlerden
birisi, (Ahlâk ilmleri)dir.
[Güzel ahlâk
sâhibi olan ve zemânının fen bilgilerinde yükselmiş olan
müslimâna (Medenî), yanî ilerici denir. Fende ilerlemiş ağır
sanâyı kurmuş, fekat ahlâkı bozuk olan kimseye (Zâlim), yanî
gerici, eşkiyâ ve diktatör denir. Fen ve sanatda geri ve ahlâkı
bozuk olanlara (Vahşî), yanî âdî denir. (Medeniyyet), tamîr-i bilâd ve
terfîh-i ibâddır. Yanî, şehrler yapmak ve insânlara hizmetdir. Bu
da, fen ve sanat ve güzel ahlâk ile olur. Kısacası, fen ve sanatin
güzel ahlâk ile birlikde olmasına (Medeniyyet) denir. Medenî insân, fen ve
sanati, insânların hizmetinde kullanır. Zâlimler ise, insânlara işkence
yapmakda kullanır. Görülüyor ki, hakîkî müslimân, ilerici bir
insandır. Hıristiyan, yehûdî ve komünist [yanî dinsiz], gerici,
şakî ve zevallı bir kimsedir.]
Her
müslimânın islâm bilgilerini lüzûmu kadar öğrenmesi
farzdır. Bunun için, islâm âlimleri, birçok kitâb
yazmışlardır. Ahlâk kitâblarından Nasîrüddîn-i Muhammed
Tûsînin yazdığı (Ahlâk-ı nâsırî) ve Celâlüddîn-i
Muhammed Devânînin yazdığı (Ahlâk-ı Celâlî) ve Hiratlı
Hüseyn Vâız-ı Kâşifînin yazdığı (Ahlâk-ı
muhsinî) kitâbları meşhûrdur. Kitâbımızın birinci
kısmı, Muhammed Hâdimînin rahimehullahü teâlâ (Berîka)
kitâbından terceme edilmişdir. Bu kısmda, islâmiyyetin
beğenmediği ahlâkı ve bunlardan korunma ve kurtulma çârelerini
bildireceğiz. Bu kötü ahlâk, kalbin hastalıklarıdır.
Kalbi ve rûhu ebedî ölüme sürüklerler. Başka kitâblardan alarak
yapılan ilâveler, köşeli parantez [ ] içine
yazılmışdır.
Kitâbımızın ikinci kısmında, 979 [m. 1572]
senesinde Edirnede vefât etmiş olan, Alî bin Emrullahın
rahime-hullahü teâlâ yazmış olduğu, türkçe (Ahlâk-ı alâî)
kitâbının baş kısmını yazarak, ahlâkın
tarîfini ve çeşidlerini açıklıyacağız.
Bu
kitâbımızı okuyan temiz gençler, dedelerinin, sağlam
bedenli, iyi ahlâklı, çalışkan, medenî, ilerici
olduklarını anlıyacak, islâm düşmanlarının
yalanlarına, iftirâlarına aldanmakdan kurtulacakdır.
Nasîrüddîn-i
Tûsînin ismi Muhammed bin Fahreddîndir. Hicrî 597 senesinde Tûsda yanî
Meşhed şehrinde tevellüd, 672 [m. 1273] de Bağdâdda vefât etdi.
Şîî idi. Hülâgünün Bağdâdı yakıp yıkmasına,
yüzbinlerle müslimânı öldürmesine sebeb olanlardan biridir. Hülâgünün
vezîri oldu. Dörtyüzbin kitâb bulunan bir kütübhâne ve Rasadhâne, bir
akademi yapdı. Çok kitâb yazdı.
Muhammed
Celâlüddîn-i Devânî rahime-hullahü teâlâ 829 senesinde tevellüd, 908 [m.
1503] de, Şîrâzda vefât etdi. İslâm âlimlerinin en büyüklerindendir.
Çok kitâb yazdı. (Ahlâk-ı Celâlî) kitâbı fârisî olup,
1304 [m. 1882] senesinde Hindistânda sekizinci baskısı
yapılmışdır. İngilizceye de terceme edilmişdir.
Hüseyn bin
Alî Vâız-i Kâşifî rahime-hullahü teâlâ, Hiratda vâız idi.
Hicrî 910 [m. 1505] senesinde orada vefât etdi.
Ey temiz
gençler! Ey, ömrlerini islâm dîninin güzel ahlâkını
öğrenmekde ve yaymakda tüketen ve canlarını Allahın
dînini insanlara yaymakda fedâ eden şehîdlerin asîl ve kıymetli
çocukları! Şerefli ecdâdımızın sizlere tam ve doğru
olarak getirdiği ve emânet bırakdığı, mubârek islâm
dînini ve bunun bildirdiği güzel ahlâkı iyi öğreniniz!
Güzel yurdumuza göz diken, can, mal, din ve ahlâk
düşmanlarının saldırılarına karşı, bu
mukaddes emâneti bütün gücünüzle savununuz! Her yere yayarak, insanları
seâdete kavuşdurmağa çalışınız! Biliniz ki,
dînimiz, güzel huylu olmamızı, sevişmemizi, büyüklere hurmet,
küçüklere şefkat etmeği, dinli dinsiz, herkese iyilik etmeği emr
etmekdedir. Herkesin hakkını, ücretini veriniz! Kanûnlara, hükûmetin emrlerine
karşı gelmeyiniz! Vergilerinizi vaktinde ödeyiniz! Allahın,
doğruların yardımcısı olduğunu hiç
unutmayınız! Sevişelim, yardımlaşalım ki, Allahü
teâlâ yardımcımız olsun!
İslâm
âlimleri buyuruyorlar ki, (Allahü teâlâ insânda üç şey yaratdı: Akl,
kalb ve nefs. Bunların hiçbiri görülmez.
Varlıklarını eserleri
ile, yapdıkları işlerle ve dînimizin bildirmesi ile
anlıyoruz. Akl ve nefs dimâgımızda, kalb göğsümüzün
sol tarafındaki yüreğimizdedir. Bunlar, madde değildir. Yer
kaplamazlar. Buralarda bulunmaları, elektriğin ampulde, miknâtisin
endüksiyon bobininde bulunması gibidir. Akl, islâm bilgilerini
anlamağa çalışır. Bunları anlar. İyilerini,
fâideli olanlarını, fenâlarını, zararlı olanlarını
anlar. İyileri, fenâları,
şerîat ayırmakdadır. Şerîati bilen ve uymak istiyen akla
(Akl-ı selîm) denir. Aklı az olan, hep şaşıran kimseye
(Ahmak), aklı hiç olmıyana (Mecnûn) denir. Selîm olan akl,
şerîatin bildirdiği iyi şeyleri kalbe bildirir. Kalb de, bunları
yapmağı irâde ederek, dimâgdan çıkan hareket sinirleri
vâsıtası ile, azâlara, organlara yapdırır. İyi veyâ
fenâ şeyleri yapmak arzûsunun kalbe yerleşmesine (Ahlâk), (Huy)
denir. Nefs, dünyâ zevklerine, lezzetlerine düşkündür. Bunların iyi,
fenâ, fâideli, zararlı olduklarını düşünmez. Arzûları,
şerîatin emrlerine uygun olmaz. Şerîatin yasak etdiği
şeyleri yapmak, nefsi kuvvetlendirir. Dahâ beterini yapdırmak ister.
Fenâ, zararlı şeyleri, iyi gösterip, kalbi aldatır. Kalbe
bunları yapdırarak, zevklerine kavuşmak için
çalışır. Kalbin nefse aldanarak, fenâ huylu olmaması için,
kalbi kuvvetlendirmek ve nefsi zaîfletmek lâzımdır. Aklı
kuvvetlendirmek, islâm bilgilerini okuyup, öğrenmekle olduğu
gibi, kalbin kuvvetlenmesi, yanî temizlenmesi de, şerîate uymakla olur. Şerîate
uymak için, ihlâs lâzımdır. (İhlâs), işleri, ibâdetleri,
Allahü teâlâ emr etdiği için yapmak, başka hiçbir menfeat
düşünmemekdir. Kalbde ihlâs hâsıl olması, kalbin zikr etmesi
ile, yanî Allah ismini çok söylemesi ile olur. Zikrin nasıl
yapılacağını, Mürşid-i kâmilden öğrenmek ve
aklda bulunan ve his organlarından gelen dünyâ düşüncelerini kalbden
çıkarmak şartdır. Dünyâ düşüncesi hiç kalmazsa, kalb
kendiliğinden zikr etmeğe başlar. Şişedeki su
boşalınca, havânın şişeye kendiliğinden, hemen
girmesi gibidir. Kalbi dünyâ düşüncelerinden korumak, kalbin Mürşid-i
kâmilin kalbinden feyz [Nûr] alması ile olur. Kalbden kalbe (feyz),
muhabbet yolu ile akar. Mürşidin başka memleketde bulunması veyâ
vefât etmiş olması, feyz gelmesine mâni olmaz. (Mürşid), islâm
bilgilerini iyi bilen ve şerîate tâm uyan, ihlâs sâhibi, Ehl-i sünnet
âlimidir. Şerîate uymak ve Mürşid-i kâmilden feyz almak, kalbi
kuvvetlendirdiği gibi, nefsi zaîfletir.
Bu sebeb ile (nefs), kalbin şerîate uymasını, Mürşid-i
kâmilin sohbetinde bulunmağı, kitâblarını okumağı
istemez. Dinsiz, îmânsız olmasını ister. Akllarına
uymayıp, nefslerine uyan kimseler, bunun için, dinsiz olmakdadır.
Nefs ölmez. Fekat, gücü kuvveti kalmayınca, kalbi aldatamaz.)
Kalbini,
Cennet bağı yap, çeşme-i tevhîd ile,
rûh
bağçeni gülşen eyle, gonca-i tevhîd ile!
Hem
mekânsız, hem zemânsız, nihâyetsiz yolları,
katider
gönül erbâbı, kuvvet-i tevhîd ile.
Her ne kadar,
yüz karası, yapdıysa ısyân sende,
âkıbet
hayr olur elbet, cezbe-i tevhîd ile.
Ey Niyâzî!
Ârif-i billâh gönülden kaldırır,
Yetmişbin
perdeyi hep, bir lema-i tevhîd ile.
Mîlâdî sene Hicrî
şemsî Hicrî kamerî
1996 1374 1416
Kitâbımızın birinci kısmında, kötü
ahlâkdan mühim olan kırk adedi ve bunların ilâcları
açıklanacakdır. Aşağıdaki yazıların hepsi,
Ebû Saîd Muhammed Hâdimînin rahime-hullahü teâlâ (Berîka)
kitâbının birinci cildinden terceme edilmişdir. Bu kitâbı
iki cild olup arabîdir. 1284 [m. 1868] senesinde İstanbulda
basdırılmış, 1411 [m. 1991] de, (Hakîkat Kitâbevi)
tarafından, tekrâr tab edilmişdir. Hâdimî hazretleri, 1176 [m. 1762]
da Konyanın Hâdim kasabasında vefât etmişdir.
İnsana
dünyâda ve âhıretde zarar veren herşey, kötü ahlâkdan meydâna
gelmekdedir. Yanî, zararların, kötülüklerin başı,
kötü huylu olmakdır. Kötülüklerden sakınmağa (Takvâ)
denir. Takvâ, ibâdetlerin en kıymetlisidir. Çünki, birşeyi
tezyîn etmek, süslemek için, önce pislikleri, kötülükleri yok etmek
lâzımdır. Bunun için, günâhlardan temizlenmedikçe, tâatların,
ibâdetlerin fâidesi olmaz. Hiçbirine sevâb verilmez. Kötülüklerin en
kötüsü, (küfr)dür. Kâfirin hiçbir iyiliği, hayrâtı,
hasenâtı, âhıretde fâideli olmaz. [Zulm ile öldürülen
kâfir,şehîd olmaz. Cennete girmez.]
Îmânı olmıyanın hiçbir iyiliğine sevâb
verilmez. Bütün iyiliklerin temeli takvâdır. Herşeyden önce,
takvâ sâhibi olmağa çalışmak lâzımdır. Herkese, takvâ
sâhibi olmalarını emr ve nasîhat etmelidir. Dünyâda râhata, huzûra
kavuşmak, sevişmek, kardeşçe yaşayabilmek, âhıretde
de, sonsuz azâbdan halâs olarak, ebedî nimetlere, seâdetlere kavuşmak,
ancak takvâ ile nasîb olur.
Kötü
huylar, kalbi, rûhu hasta eder. Bu hastalığın artması,
kalbin, rûhun ölümüne [yanî küfre] sebeb olur. Kötü huyların en
kötüsü olan şirk, yanî küfr ise, kalbin, rûhun en büyük zehridir.
Îmânı olmıyanın, (Kalbim temizdir. Sen kalbe bak) gibi
sözleri, boş lâflardır. Ölmüş olan kalb temiz olmaz.
Küfrün
envâı vardır. Hepsinin de en kötüsü, en büyüğü
(şirk)dir. Bir kötülüğün her çeşidini bildirmek için, çok
kerre, bunların en büyüğü söylenir. Bunun için, âyet-i kerîmelerde
ve hadîs-i şerîflerde bulunan şirk kelimesinden, her nev küfr
manâsı anlaşılır. Nisâ sûresinin kırksekiz ve
yüzonaltıncı âyet-i kerîmelerinde, müşrikin hiç afv
edilmiyeceği bildirildi. Bu âyet-i kerîmeler, kâfirlerin Cehennem
ateşinde sonsuz yanacaklarını bildirmekdedir.
[(Şirk),
Allahü teâlâya ortak yapmak, benzetmek demekdir. Benzeten kimseye
(Müşrik), benzetilen şeye (Şerîk) denir. Bir kimsede,
birşeyde, ülûhiyyet sıfatlarından birisinin bulunduğuna
inanmak, onu şerîk yapmak olur. Allahü teâlâya mahsûs olan sıfatlara
(ülûhiyyet sıfatları) denir. Sonsuz var olmak, yaratmak, herşeyi
bilmek, hastalara şifâ vermek, ülûhiyyet sıfatlarındandır.
Bir insanda, güneşde, inekde, herhangi bir mahlûkda, ülûhiyyet
sıfatı bulunduğuna inanarak, ona tazîm, hurmet etmeğe, ona
yalvarmağa, ona (ibâdet etmek), tapınmak denir. O şeyler
(Sanem=put) olur. Böyle zan olunan insanın ve kâfirlerin heykelleri,
resmleri ve mezârları önünde de, tazîm edici şeyler
söylemek, yapmak da, ibâdet etmek, şirk olur. Bir insanda ülûhiyyet
sıfatlarından birinin bulunduğuna inanmayıp, Allahın
sevgili kulu olduğuna veyâ vatana, millete hizmetleri olduğuna
inanarak, bunun resmine, heykeline, tazîm etmek şirk olmaz, küfr olmaz.
Fekat, herhangi bir insanın resmine hurmet etmek harâm olduğu için,
tazîm, hurmet eden bir müslimân fâsık olur. Harâm olduğuna
ehemmiyyet vermezse, diğer bir harâmı, ehemmiyyet vermiyerek yapanlar
gibi (Mürted) olur. Müşrik olmıyan yehûdî ve hıristiyanlar da,
Muhammed aleyhisselâma inanmadıkları için kâfirdirler. Bunlara
(Kitâblı kâfir) denir. Şimdi, hıristiyanların çoğu,
Îsâ aleyhisselâma ülûhiyyet sıfatı isnâd etdikleri için,
müşrikdir. Barnabas ve Aryus mezhebinde olanları, kitâblı kâfir
iseler de, bunlar bugün yokdur.]
Kalb
hastalıklarının şirkden sonra en kötüsü, (Bidat)lara
inanmak ve bidat işlemekdir. Bidatlardan sonra, günâhlardan
sakınmamak gelir. Küçük olsun, büyük olsun, şirkden yanî küfrden
başka günâh işleyip, tevbe etmeden ölen bir mümin, şefâat
olunmakla, yâhud hiçbir sebeb olmadan, yalnız Allahü teâlânın
merhamet etmesi ile, afv olunabilir. Küçük günâh, afv edilmezse, Cehennemde
azâb çekilecekdir. Kul hakkı da bulunan günâhların afvı güçdür
ve azâbları dahâ şiddetli olacakdır. Zevcesinin mehrini vermemek
ve insanların hak dîni öğrenmelerine mâni olmak, kul
haklarının en büyüğüdür. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki,
(Bir zemân gelir ki, insan kazancının halâldan mı, harâmdan
mı olduğunu düşünmez) ve (Bir zemân gelir ki, islâmiyyete
yapışmak, elinde ateş tutmak gibi güç olur.) Bunun için,
harâmların hepsinden ve tahrîmî mekrûhlardan sakınmak takvâ olur.
Farzları ve vâcibleri terk etmek harâmdır. Müekked sünnetleri
özrsüz terk etmek tahrîmen mekrûh olur denildi. İtikâdda ve ahlâkda
ve amelde emr olunanları terk edene azâb yapılacakdır. Azâba
sebeb olan şeyleri terk etmek lâzımdır. Meselâ nemâz
kılmamak ve kadınların, kızların açık gezmeleri
büyük günâhlardandır. Bir günâhı terk etmek, meselâ beş vakt
nemâzı hergün kılmak çok lâzımdır. Fekat, bu
kitâbımızda, terk edilmemesi lâzım olanları değil,
terk edilmesi lâzım olanları bildireceğiz.
Yapılmaması
lâzım olan şeyler, yâ belli bir uzv ile yapılır, yâhud
bütün beden ile yapılır. Günâh işlenen uzvlardan sekiz uzv
meşhûrdur. Bu uzvlar, kalb, kulak, göz, dil, el, mide, ferc ve
ayaklardır. Kalb, insanın göğsünde, sol tarafında
bulunan yürek denilen et parçasına nefh olunmuş [üfürülmüş]
rûhânî bir latîfedir. Rûh gibi, madde olmıyan [mücerred olan] bir
varlıkdır. Günâh işliyen, bu uzvların kendileri değildir.
Bunlarda bulunan his kuvvetleridir. Dünyâda ve âhıretde seâdete
kavuşmak, râhat etmek istiyen kimse, bu uzvların günâh
işlemelerine mâni olmalıdır. Günâh işlememek, kalbinde
meleke, tabîat, hâlini almalıdır. Bunu başarabilen kimseye
(Müttekî) ve (Sâlih) denir. Allahü teâlânın rızâsına, sevmesine
kavuşarak, (Velî)si olur. Kalbde tabîat hâlini almadan, kendini
zorlıyarak günâhlardan sakınmak da, takvâ olur ise de, velî olmak
için, günâh işlememek tabîat, huy hâlini almalıdır. Bunun için
de, kalbin temizlenmesi lâzımdır. Kalbin temizlenmesi, islâmiyyete
uymakla olur. (İslâmiyyet) üç kısmdır: İlm, amel, ihlâs.
Emrleri ve yasakları öğrenmek, öğrendiklerine tâbi
olmak, bunları yalnız Allah rızâsı için yapmak
lâzımdır. Kurân-ı kerîm, bu üçünü emr ve medh etmekdedir. 441.
ci sahîfeye bakınız! Bu (İslâm ahlâkı) kitâbında,
kalbin temizlenmesi için, yalnız, terk edilmesi lâzım olan günâhlar
bildirilecekdir. Bunlara (Kötü ahlâk) denir.
Müslimânın
herşeyden evvel kalbini temizlemesi lâzımdır. Çünki,
kalb, bütün bedenin reîsidir. Bütün uzvlar kalbin emrindedir. Peygamberimiz
sallallahü aleyhi ve sellem, (İnsanın bedeninde bir et parçası
vardır. Bu iyi olursa, bütün uzvlar iyi olur. Bu kötü olursa, bütün
organlar bozuk olur. Bu, kalbdir) buyurdu. Yanî bu, yürek denilen et
parçasındaki gönüldür. Bunun iyi olması, kötü ahlâkdan
temizlenmesi ve iyi ahlâk ile tezyîn edilmesidir. İnsanın sûretine,
şekline (Halk) denir. İnsanın kalbindeki kuvvete, hâle, huya
(Hulk) denir. (Ahlâk-ı zemîme), kalbin hastalıklarıdır.
Bunların tedâvîleri güçdür. İlâclarını iyi bilmek ve iyi
kullanmak lâzımdır. Hulk, yanî huy, kalbdeki meleke ve kalbdeki
arzû, hâl demekdir. İnsanın itikâdı, sözleri, hareketleri,
hep bu kuvvetden hâsıl olmakdadır. İhtiyârî hareketleri, huyunun
eserleridir.
Ahlâkı
tebdîl etmek, kötüsünü yok edip, yerine iyisini getirmek mümkindir.
Hadîs-i şerîfde, (ahlâkınızı iyileşdiriniz!)
buyuruldu. İslâmiyyet mümkin olmıyan şeyi emr etmez. Tecribeler
de, böyle olduğunu göstermekdedir. [Tecribe, katî bilgi elde
etmeğe yarıyan üç vâsıtadan biridir. Bu vâsıtalardan
ikincisi, Muhbir-i Sâdıkın haber vermesidir. Üçüncüsü, hesâb ile
anlamakdır.] İnsanların, ahlâklarını tebdîl etmek
istidadları aynı değildir.
Ahlâkın
menşei, sebebi, insânî rûhun üç kuvvetidir. Bunlardan birincisi, rûhun
(İdrâk) kuvvetidir. Buna (Nutk) ve (Akl) denir. Nutkun nazarî kuvvetinin
mutedil, orta mikdârına (Hikmet) denir. Hikmet, iyiyi kötüden,
hakkı bâtıldan ayıran kuvvetdir. Bu kuvvetin lüzûmundan fazla
olmasına (Cerbeze), yanî ukalâlık denir. Cerbeze insan, mümkin
olmayan şeyleri anlamağa kalkışır. Müteşâbih
âyetlere manâ verir. Kazâ kader üzerinde konuşur. Mekr, hiyle, sihr gibi
zararlı şeyler yapar. Bu kuvvetin lüzûmundan az olmasına
(Belâdet), yanî ahmaklık denir. Böyle kimse, hayrı, şerri
birbirinden ayıramaz. Nutkun amelî kuvvetinin orta olmasına (Adâlet)
denir. Adâletin azı çoğu olmaz.
Ahlâkın
kaynağı olan kuvvetlerden ikincisi (Gadab)dır. Hayvânî rûhun
kuvvetidir. Beğenmediği, istemediği birşey
karşısında, kanı harekete gelir. Bu kuvvetin insânî rûh
tarafından temîn edilen orta mikdârına (Şecâat), cesâret
denir. Lüzûmlu, fâideli işlere atılmakdır. Müslimânların,
iki mislinden fazla olmıyan kâfirlerle harb etmeleri, mazlûmu zâlimden
kurtarmaları böyledir. Bu kuvvetin fazla olması (Tehevvür),
atılgan, saldırgan olmakdır. Çabuk hiddetlenir. Bu
kuvvetin az olması (Cübn), korkaklıkdır. Lüzûmlu olan şeyi
yapmakdan çekinir.
Rûhun
kuvvetlerinden üçüncüsü (Şehvet)dir. Hayvânî rûhun, kendine tatlı
gelen şeyleri istemesidir. Bunun insânî rûh tarafından temîn edilen
orta mikdârına (İffet), nâmûs denir. İnsan, tabîatinin muhtâc
olduğu şeyleri, islâmiyyete ve insanlığa uygun olarak
yapar. Lüzûmundan fazla olmasına (Şereh), hırs ve fücûr denir.
Halâldan olsun, harâmdan olsun, her istediğini elde etmeğe
çalışır. Başkalarının zararına da olsa,
beğendiği şeyleri toplar. Şehvetin lüzûmundan az
olmasına (Humûd), uyuşukluk denir ki, hasta olduğundan veyâ
hayâsından, yâhud korkusundan, kibrinden, muhtâc olduğu şeylere
kavuşmakda gevşek davranır.
Yukarıda
bildirilen dört orta derece, yanî hikmet, adâlet ve iffet ve
şecâat, iyi huyların esâsıdır. İnsan, rûhun üç
kuvvetinden hikmete tâbi olunca, diğer ikisine, yanî gadaba ve
şehvete hâkim olur. Bu ikisini, orta dereceli olan iffete ve şecâate
kavuşdurarak seâdete erer. Eğer, aklın nazarî kuvveti; orta
derecesi olan hikmeti bulamayıp, iki kötü uca meyl ederse, kötü
huylar hâsıl olur. Aşırı olan altı huy, her zemân
kötüdür. Orta derecede olan dört huy da, kötü niyyet ile
yapılınca, kötü olur. Mala, mevkıe kavuşmak için, din
adamı olmak, riyâ ile, gösteriş olarak nemâz kılmak ve
cihâd yapmak, hikmeti kötüye kullanmak olur. Bir zevke veyâ mevkıe
kavuşmak için, bazı zevklerini terk etmek, iffeti kötüye
kullanmakdır.
Esâs olan
dört iyi huydan herbirinin, eserleri, alâmetleri vardır. Hikmetin yedi
eseri vardır. Şecâatin ve iffetin onbirer eserleri vardır.
Kötü
huyların ilâcı - Kötü huyların hepsi için müşterek
ilâc, hastalığı ve zararını ve sebebini ve
zıddını ve ilâcın fâidesini bilmekdir. Sonra, bu
hastalığı kendinde teşhîs etmek, aramak, bulmak gelir. Bu
teşhîsi kendi yapar. Yâhud bir âlimin, rehberin bildirmesi ile anlar.
Mümin, müminin aynasıdır. İnsan kendi kusûrlarını
zor anlar. Güvendiği arkadaşına sorarak da, kusûrunu
öğrenir. Sâdık olan dost, onu tehlükelerden, korkulardan
muhâfaza eden kimsedir. Böyle bir arkadaş bulmak çok müşkildir.
Bunun içindir ki, İmâm-ı Şâfiî:
Sâdık
dost ve hâlis Kimyâ
az bulunur,
hiç arama! buyurdu.
Hazret-i
Ömer radıyallahü anh de,
Arkadaşım
aybıma uyardı beni,
kardeşlik
sünnetinin budur temeli! buyurdu.
Düşmanlarının
kendisine karşı kullandıkları kelimeler de, insana
ayblarını tanıtmağa yarar. Çünki düşman,
insanın ayblarını arayıp, yüzüne çarpar. İyi arkadaşlar
ise, insanın ayblarını pek görmezler. Birisi İbrâhîm
Edhem hazretlerine, aybını, kusûrunu bildirmesi için yalvarınca,
seni dost edindim. Her hâlin, hareketlerin, bana güzel görünüyor.
Aybını başkalarına sor dedi. Başkasında bir ayb
görünce, bunu kendinde aramak, kendinde bulursa, bundan kurtulmağa
çalışmak da, kötü huyların ilâclarındandır. (Mümin
müminin aynasıdır) hadîs-i şerîfinin manâsı budur. Yanî,
başkasının ayblarında, kendi ayblarını
görür. Îsâ aleyhisselâma, bu güzel ahlâkını kimden
öğrendin dediklerinde, (Bir kimseden öğrenmedim.
İnsanlara bakdım. Hoşuma gitmiyen huylarından ictinâb etdim.
Beğendiklerimi ben de yapdım) buyurdu. Lokman hakîme, (Edebi kimden
öğrendin) dediklerinde, (Edebsizden!) dedi. Selef-i sâlihînin,
Eshâb-ı kirâmın, Velîlerin rahmetullahi teâlâ aleyhim ecmaîn hayât
hikâyelerini okumak da, iyi huylu olmağa sebeb olur.
Kendinde
kötü huy bulunan kimse, buna yakalanmanın sebebini
araşdırmalı, bu sebebi yok etmeğe, bunun
zıddını yapmağa çalışmalıdır. Kötü
huydan kurtulmak, bunun zıddını yapmak için çok
uğraşmak lâzımdır. Çünki, insanın
alışdığı şeyden kurtulması müşkildir.
Kötü şeyler nefse tatlı gelir.
İnsanın,
kötü şey yapınca, arkasından riyâzet çekmeği, nefse
güç gelen şey yapmağı âdet edinmesi de, fâideli ilâcdır.
Meselâ, bir kötülük yaparsam, şu kadar sadaka vereceğim veyâ
oruc tutacağım, gece nemâzları kılacağım diye
yemîn etmelidir. Nefs, bu güç şeyleri yapmamak için, onlara sebeb olan
kötü âdetini yapmaz. Kötü ahlâkın zararlarını okumak,
işitmek de, fâideli ilâcdır. Bu zararları bildiren hadîs-i
şerîfler çokdur. Bunlardan birkaçı şunlardır:
1 - (Allah
katında kötü huydan büyük günâh yokdur.) Çünki, bunun günâh
olduğunu bilmez. Tevbe etmez. İşledikçe, günâhı katkat
artar.
2 -
(İnsanların hiç çekinmeden, sıkılmadan yapdıkları
günâh, kötü huylu olmakdır.)
3 - (Her
günâhın tevbesi vardır. Kötü ahlâkın tevbesi olmaz. İnsan,
kötü huyunun tevbesini yapmayıp, dahâ kötüsünü yapar.)
4 -
(Sıcak su buzu eritdiği gibi, iyi ahlâk da, hatâları eritir.
Sirke balı bozduğu gibi, kötü ahlâk, hayrâtı, hasenâtı
mahv eder.)
Kötü
niyyet ile olmıyan hikmet, adâlet, iffet ve şecâat, iyi ahlâkın
kaynağıdır. İyi huylu olmak için ve iyi ahlâkını
muhâfaza edebilmek için, sâlih kimselerle, iyi huylularla arkadaşlık
etmelidir. İnsanın ahlâkı, arkadaşının huyu gibi
olur. Ahlâk, hastalık gibi sârîdir. Kötü huylu ile
arkadaşlık etmemelidir. Hadîs-i şerîfde, (İnsanın
dîni, arkadaşının dîni gibi olur) buyuruldu. Fâidesiz
şeylerden, oyunlardan, zararlı şakalaşmakdan ve
münâkaşa etmekden ictinâb etmelidir. İlm öğrenmeli ve
fâideli işler yapmalıdır. Ahlâkı bozan, şehveti
harekete getiren seks, fuhş kitâbları okumamalı, böyle
radyo ve televizyondan sakınmalıdır. İyi huyların
fâideleri ve harâmların zararları ve Cehennemdeki azâbları, hep
hâtırlanmalıdır. Mâl, mevkı arkasında
koşanlardan hiçbiri murâdına kavuşamamışdır.
Mâlı, mevkıi hayr için
arıyan ve hayr işlerde kullanan, râhata, huzûra
kavuşmuşdur. Mal, mevkı gâye olmamalı, hayra vâsıta
olmalıdır. Mal, mevkı ,bir deryâya benzer. Çok kimse, bu
denizde boğulmuşdur. Allahü teâlâdan korkmak, bu deryânın
gemisidir. Hadîs-i şerîfde, (Dünyâda, kalıcı değil, yolcu
gibi yaşamalı! Öleceğini hiç unutmamalı!) buyuruldu.
İnsan, dünyâda bâkî değildir. Dünyâ zevklerine daldıkça,
derdler, üzüntüler, güçlükler artar. Aşağıdaki hadîs-i
şerîfleri hiç unutmamalıdır:
1 -
(İbâdetleri az olan bir kul, iyi huyu ile, kıyâmetde yüksek
derecelere kavuşur.)
2 -
(İbâdetlerin en kolayı ve çok fâidelisi, az konuşmak ve iyi
huylu olmakdır.)
3 - (Bir
kulun ibâdetleri çok olsa da, kötü huyu, onu Cehennemin dibine
götürür. Bazan küfre götürür.)
4 - Birinin
gündüzleri oruc tutduğu, geceleri nemâz kıldığı, fekat
kötü huylu olduğu, dili ile komşularına,
arkadaşlarına eziyyet etdiği söylendikde, Resûlullah
sallallahü aleyhi ve sellem cevâbında, (Böyle olmak iyi değildir.
Gideceği yer, Cehennem ateşidir) buyurdu.
5 - (Güzel
ahlâkı temâmlamak, yerleşdirmek için gönderildim). Semâvî
dinlerin hepsinde iyi huylar vardı. Bu din, bunları temâmlamak için
gönderildi. Bu din varken, iyi huy bildirecek başka kaynağa,
başka kimseye lüzûm yokdur. Bunun için, Muhammed aleyhisselâmdan sonra,
Peygamber gelmiyecekdir.
6 - (İyi
huylu olan, dünyâ ve âhıret seâdetlerine kavuşur.) Çünki iyi
huylu kimse, Allahü teâlâya ve kullara karşı olan hakları,
vazîfeleri îfâ eder.
7 - (Sûreti
ve huyu güzel olanı Cehennem ateşi yakmaz.)
8 -
(Kendinden uzaklaşanlara yaklaşmak, zulm edenleri afv etmek, kendini
mahrûm edenlere ihsân etmek, güzel huylu olmakdır). İyi huylu kimse,
kendisine darılana iyilik yapar. İhsânda bulunur. Malına,
haysiyyetine, bedenine zarar vereni afv eder.
9 -
(Kızdığı zemân, yumuşak davrananın kalbini Allahü
teâlâ emniyyet ve îmân ile doldurur.) Korkusuz ve emîn olur. Kötülük edene
iyilik yapmak, iyi huyların en üstünüdür. Kâmil insan olmanın
alâmetidir. Düşmanları dost yapar. İmâm-ı Gazâlî
rahime-hullahü teâlâ diyor ki, (İncîl)de gördüm: Îsâ aleyhisselâm,
(Kötülük yapana kötülükle cevâb vermeyiniz! Sağ
yanağınıza vurana, sol yanağınızı çeviriniz!
Paltonuzu alana, şalvarınızı da veriniz!) buyurdu.
Hıristiyanların şimdi ellerinde mevcûd uydurma (İncîl)
kitâblarında da böyle yazılı olduğunu (Cevâb veremedi)
kitâbımız bildirmekdedir. Hıristiyanların, İspanyada,
Kudüsde, Hindistânda ve (Bosna Hersek)de
müslimânlara ve yehûdîlere yapdıkları korkunc zulmler ve engizisyon
mahkemelerinde, birbirlerine yapdıkları işkenceler, kitâblarda
mevcûddur. Bu vahşî hareketleri, hakîkî İncîle tâbi
olmadıklarını göstermekdedir.
Her müslimân,
kalbinden bütün kötü huyları çıkarıp, iyi ahlâkı
yerleşdirmelidir. Birkaçını çıkarıp,
birkaçını yerleşdirmekle, insan güzel huylu olmaz. Tesavvuf,
insanı bu kemâle kavuşduran yoldur. [Böyle olmıyan yola,
tesavvuf denmez. Her ilmin, her sanatın sahteleri, bozukları
olduğu gibi, dinden, islâmiyyetden, islâmiyyetin güzel ahlâkından
haberleri olmıyan sahtekârlar, yalancılar, kendilerine tarîkatcı,
şeyh diyorlar. Bunlara aldanmamalı, câhillerin,
ahlâksızların tuzaklarına düşmemelidir.]
Kötü
ahlâkın meşhûrları altmış adeddir. Bunlardan kırk
adedi terceme edilerek, kırk madde hâlinde aşağıda
bildirilmişdir. Bunlardan sakınan ve zıdlarını yapan
kimse, güzel ahlâklı olur.
1 -
Kötülüklerin en kötüsü, Allahü teâlâya inanmamak, ateist
olmakdır. Muhammed aleyhisselâma inanmamak (küfr) olur. Meleklerin,
insanların ve cinnin îmân etmeleri, inanmaları emr olundu. Muhammed
aleyhisselâmın, Allahü teâlâdan getirip bildirdiği şeylerin
hepsine kalb ile inanıp, dil ile de ikrâr etmeğe, söylemeğe
(Îmân) denir. Îmânın yeri (Kalb)dir. Kalb, yürek
dediğimiz et parçasında bulunan bir kuvvetdir. Bu kuvvete
(gönül) de denir. Îmânı söylemeğe mâni
bulunduğu zemân, söylememek afv olur. Meselâ korkutulduğu, hasta,
dilsiz olduğu, söyleyecek vakt bulamadan öldüğü zemân,
söylemek îcâb etmez. Anlamadan, taklîd ederek inanmak da, îmân olur.
Allahü teâlânın var olduğunu anlamamak, düşünmemek günâh olur.
Bildirilenlerden birine inanmamak, hepsine inanmamak olur. Herbirini bilmeden,
hepsine inandım demek de, îmân olur. Îmân hâsıl olmak için,
islâmiyyetin küfr alâmeti dediği şeylerden sakınmak da
lâzımdır. İslâmiyyetin ahkâmından yanî emr ve
yasaklarından birini hafîf görmek, Kurân-ı kerîm ile, melek
ile, Peygamberlerden biri ile aleyhimüssalevâtü vetteslîmât alay etmek, küfr
alâmetlerindendir. İnkâr etmek, yanî işitdikden sonra inanmamak,
tasdîk etmemek demekdir. Şübhe etmek de, inkâr olur.
Küfr üç
nevdir: Cehlî, cühûdî ve hükmî.
1-)
İşitmediği, düşünmediği için kâfir olanların
küfrü (Küfr-i cehlî)dir. Cehl de iki dürlüdür: Birincisi basîtdir. Böyle
kimse, câhil olduğunu bilir. Bunlarda, yanlış itikâd olmaz.
Hayvan gibidirler. Çünki, insanı hayvândan ayıran, ilm ve
idrâkdir. Bunlar, hayvândan da aşağıdırlar. Çünki
hayvânlar, yaratıldıkları şeyde ileridedirler. Kendilerine
fâideli şeyleri anlar ve onlara yaklaşırlar. Zararlı
olanları da anlayıp, onlardan uzaklaşırlar. Hâlbuki bunlar,
bilmez olduklarını bildikleri hâlde, bu çirkin hâlden
uzaklaşmaz, ilme yaklaşmazlar.
[İmâm-ı
Rabbânî rahime-hullahü teâlâ, (Mektûbât) kitâbının birinci cildinin
ikiyüzellidokuzuncu mektûbunda buyuruyor ki, (Bu fakîre göre, dağda
yetişip, hiçbir din duymayıp, puta tapan müşrikler, ne Cennete,
ne de Cehenneme girmiyeceklerdir. Âhıretde dirildikden sonra, hesâba
çekilip, zulmleri, kabâhatleri kadar, mahşer yerinde azâb çekeceklerdir.
Herkesin hakkı verildikden sonra, bütün hayvanlar gibi, bunlar da, yok
edileceklerdir. Bir yerde sonsuz kalmıyacaklardır. Herkesin aklı,
dünyâ işlerinde bile, şaşırıp yanılırken,
Allahü teâlânın, aklları ile bulamadıkları için,
kullarını ateşde sonsuz olarak yakacağını
söylemek, bu fakîre çok ağır gelmekdedir. Küçük iken ölen
kâfir çocukları da, böyle yok olacaklardır.
Bir
Peygamberin aleyhimüssalevâtü vetteslîmât vefâtından sonra, çok vakt
geçip, zâlimler tarafından din bozularak, unutulduğu yerlerde
yaşayıp, Peygamberlerden ve islâmiyyetden haberi olmıyan
insanlar da, Cennete ve Cehenneme sokulmıyacak, böyle tekrâr yok
edileceklerdir). Kâfir memleketlerinde yaşayıp, islâmiyyeti
işitmeyenler de böyledir.]
Îmân
edilecek şeyleri ve farzlardan, harâmlardan meşhûr olanları,
lüzûmu kadar öğrenmek farzdır. Bunları öğrenmemek
harâmdır. İşitip de, öğrenmeğe ehemmiyyet
vermemek küfr olur. Cehlin ilâcı, çalışıp
öğrenmekdir. Cehlin ikincisi, (Cehl-i mürekkeb)dir. Yanlış,
sapık itikâd etmekdir. Yunan felsefecilerinden ve müslimânlardan
yetmişiki bidat fırkasından îmânı gidenler böyledir.
Bu cehâlet, birincisinden dahâ fenâdır. İlâcı bilinemiyen bir
hastalıkdır. Îsâ aleyhisselâm, (Sağırı, dilsizi
tedâvî etdim. Ölüyü diriltdim. Fekat, cehl-i mürekkebin ilâcını
bulamadım) demişdir. Çünki, böyle kimse, cehlini ilm ve
kemâl sanmakdadır. Câhil ve rûh hastası olduğunu bilmez ki,
ilâcını arasın! Ancak, Allahü teâlânın hidâyeti ile
hastalığını anlıyan, bu derdden kurtulabilir.
2-) (Küfr-i
cühûdî)ye, küfr-i inâdî de denir. Bilerek, inâd ederek, kâfir olmakdır.
Kibrden, mevkı sâhibi olmayı sevmekden veyâ ayblanmakdan korkmak
sebebi ile hâsıl olur. Firavnın ve yoldaşlarının
küfrleri böyle idi. Mûsâ aleyhisselâmın mucizelerini gördükleri
hâlde, îmân etmediler. Bizim gibi bir insana inanmayız dediler. Kendileri
gibi bir insanın Peygamber olacağını kabûl etmediler.
Peygamber melekden olur sandılar. Hâlbuki, kendileri gibi insan olan Firavna
ilâh dediler. Ona tapındılar. Rum İmperatörü Herakliyüs da,
tahtından, saltanatından ayrılmak korkusu ile îmân etmedi. Rum
pâdişâhlarına Kayser denir. Acem pâdişâhlarına Kisrâ,
Habeş krallarına Necâşî ve Türk sultânlarına Hâkan,
Kıbtî pâdişâhlarına Firavn, Mısr sultânlarına Azîz,
Himyer sultânlarına Tübba denirdi. Eshâb-ı kirâmdan Dıhye
radıyallahü teâlâ anh, Resûlullahın sallallahü aleyhi ve sellem
islâma davet eden mektûbunu Medîneden Şâma, Herakliyüsa getirdi.
Herakliyüs, bir gün evvel, Mekkeden Şâma gelmiş olan Kureyş
kâfirlerinin ticâret kervanının reîsi, Ebû Süfyânı serâyına
çağırıp:
Medînede
birisinin peygamberlik iddiâ etdiğini işitdim. Kendisi,
tanınmış kimselerden midir? Yoksa, aşağı
tabakadan mıdır? Ondan evvel, başkası da böyle iddiâda
bulundu mu? Dedeleri arasında, melik ve emîr olanlar var mıdır.
Kendisine tâbi olanlar zengin midir, fakîr ve âciz kimseler midir?
Çalışmaları ilerliyor mu, geriliyor mu? Dînine girip de,
sonra ayrılanlar oluyor mu? Sözünde durmadığı, yalan
söylediği görüldü mü? Harblerinde gâlib midir, mağlûb
mudur? Ebû Süfyân bunların cevâblarını bildirince, bu
sözlerinin hepsi, Onun peygamber olduğunu gösteriyor dedi. Ebû
Süfyân, küfründen ve hasedinden dolayı, yalan söylediği de oldu.
Bir gece içinde, Mekkeden, Kudüsdeki Mescid-i aksâya götürüldüğünü
söyledi, dedi. Herakliyüsün yanında olup, bunu işitenlerden biri
lâfa karışıp:
Ben, o gece
Mescid-i aksâda idim dedi. O gece gördüklerini anlatdı. Ertesi gün,
Herakliyüs, mektûbu okutdu. Mektûba inandığını, Muhammed aleyhisselâma
îmân etdiğini Dıhyeye bildirdi. Fekat, îmân etdiğimi millete
bildirmekden korkuyorum. Bu mektûbu falanca râhibe götür. O, çok şey
bilir. Onun da îmân edeceğini sanıyorum dedi. Râhib, mektûbu
okuyunca, hemen îmân etdi. Oradakilere de îmân etmelerini söyledi.
Kendisini öldürdüler. Dıhye, Herakliyüsa gelip, olanları
bildirdi. Böyle yapılacağını bildiğim için, îmân
etdiğimi kimseye söylemedim dedi. Resûlullaha mektûb gönderip
îmân etdiğini bildirdi. Başşehri olan Humsa gitdi. Orada
kendisine, bir adamından gelen mektûbda, Muhammed aleyhisselâmın
peygamberliği ve muvaffakiyyetleri bildirildi. İleri gelenleri
toplayıp, mektûbu okutarak, kendisinin îmân etdiğini
açıkladı. Hepsi karşı çıkdılar. Îmân
etmiyeceklerini ve red etdiklerini anlayınca, onlardan özr diledi.
Maksadım, dînimize olan bağlılığınızın
kuvvetini anlamak idi dedi. Bu sözü işitince, hepsi kendisine secde
etdiler, râzı olduklarını bildirdiler. Saltanatını kaçırmamak
için, küfrü îmâna tercîh etdi. Müslimânlarla harb etmek için, Müte denilen yere
ordu gönderdi. Burada çok müslimân şehîd edildi. Resûlullaha
sallallahü aleyhi ve sellem Herakliyüsün mektûbu gelince, (Yalan
söyliyor. Nasrânî dîninden ayrılmadı!) buyurdu. Herakliyüsa
gönderilen mektûb-i nebevînin sûreti, (Buhârî)de ve (Mevâhib) ve
(Berîka)da yazılıdır.
3-) Küfrün
üçüncü nevi, (Küfr-i hükmî)dir. İslâmiyyetin îmânsızlık alâmeti
dediği sözleri söyliyen ve işleri yapan, kalbinde tasdîk
olsa ve inandığını söylese de, kâfir olur.
İslâmiyyetin tazîmini emr etdiği şeyi tahkîr etmek, kötülemek
böyledir. Bunun için, Allahü teâlâya lâyık olmıyan şey
söyliyen kâfir olur. Meselâ, Allah, Arşdan veyâ gökden bize
bakıyor demek, sen bana zulm etdiğin gibi, Allah da sana zulm ediyor
demek, filân müslimân benim gözümde yehûdî gibidir demek, yalan bir
söze, Allah biliyor ki, doğrudur demek ve melekleri küçültücü
şeyler söylemek ve Kurân-ı kerîmi, hattâ bir harfini küçültücü
söz söylemek, bir harfine bile inanmamak, çalgı çalarak Kurân
okumak, hakîkî olan Tevrâta ve İncîle inanmamak, bunları kötülemek,
Kurân-ı kerîmi şâz olan harflerle okuyup Kurân budur demek, küfr
olur. Peygamberleri küçültücü şeyler söylemek, Kurân-ı kerîmde
ismleri bildirilen yirmibeş Peygamberden aleyhimüssalevâtü vetteslîmât
birine inanmamak, meşhûr sünnetlerden birini beğenmemek, çok iyilik
yapan birisi için, Peygamberden dahâ iyidir demek küfrdür. Peygamberler
aleyhimüssalevâtü vetteslîmât muhtâc idi demek küfr olur. Çünki,
onların fakîrlikleri kendi istekleri ile idi. Birisi, peygamber
olduğunu söylese, buna inananlar da kâfir olur. (Kabrim ile minberim
arası, Cennet bağçelerinden bir bağçedir) hadîs-i şerîfini
işitince, ben minber, hasır ve kabrden başka birşey
görmiyorum demek küfr olur. Âhıretde olacak şeylerle alay
etmek küfrdür. Kabrdeki ve kıyâmetdeki azâblara [akla, fenne uygun
değildir diyerek] inanmamak, Cennetde Allahü teâlâyı
görmeğe inanmamak, ben Cenneti istemem, Allahı görmeği
isterim demek küfr olur. İslâmiyyete inanmamak alâmeti olan sözler,
fen bilgileri din bilgilerinden dahâ hayrlıdır demek, nemâz kılsam
da, kılmasam da, berâberdir demek, zekât vermem demek, fâiz halâl
olsaydı, zulm etmek halâl olsaydı demek, harâmdan olan mâlı
fakîre verip sevâb beklemek, fakîr, verilen paranın harâm olduğunu
bilerek, verene hayr düâ etmek, imâm-ı azam Ebû Hanîfenin rahime-hullahü
teâlâ kıyâsı hak değildir demek küfrdür. (Arâf) sûresinin
ellialtıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allahü teâlâ, rüzgârı,
rahmeti olan yağmurdan önce, müjdeci gönderir. Rüzgârlar,
ağır olan bulutları sürükler. Bulutlardan ölü olan
toprağa su yağdırırız. O yağmurla yerden meyvalar
çıkarırız. Ölüleri de mezârlarından böyle
çıkaracağız) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, kıyâsın hak
olduğunu isbât etmekdedir. Bu âyet-i kerîmede, ihtilâflı olan bir
şeyi, sözbirliği ile anlaşılmış olana
benzetmek bildirilmekdedir. Çünki, Allahü teâlânın yağmur
yağdırdığını ve yerden ot
çıkardığını, hepsi biliyordu. Öldükden sonra
dirilmenin hak olduğunu, yer yüzünün kurudukdan sonra tekrâr
yeşillenmesine benzeterek isbât etmekdedir.
İslâm
bilgilerine inanmamak, bunları ve din âlimlerini aşağılamak
da, küfr-i cühûdî olur.
Kâfir
olmağı isteyen kimse, buna niyyet etdiği anda kâfir olur.
Başkasının kâfir olmasını istiyen kimse, küfrü
beğendiği için istiyorsa, kâfir olur. Kötü, zâlim
olduğundan, zulmünün cezâsını Cehennem ateşinde çekmesi
için istiyorsa, kâfir olmaz. Küfre sebeb olduklarını bilerek ve
arzûsu ile küfr kelimelerini söyliyen kâfir olur. Bilmiyerek
söyliyorsa, âlimlerin çoğuna göre yine kâfir olur. Küfre sebeb
olmıyan kelime söylemek isterken, şaşırarak, küfre sebeb
olanı söylerse kâfir olmaz.
Küfre sebeb
olan bir işi, bilerek yapmak küfr olur. Bilmiyerek yapınca da küfr
olur diyen âlimler çokdur. Beline, zünnar denilen papas
kuşağını bağlamak ve küfre mahsûs şey giymek de
böyledir. Bunları harbde düşmana karşı, sulhda zâlime
karşı, hîle olarak kullanmak küfr olmaz. Tüccârın dâr-ül-harbde
de kullanması küfr olur. Bunları mizâh için,
başkalarını güldürmek için, şaka için kullanmak da küfre
sebeb olur. İtikâdının doğru olması fâide vermez.
Kâfirlerin bayram günlerinde, o güne mahsûs şeylerini, onlar gibi
kullanmak, bunları kâfire hediyye etmek küfr olur. Müslimân olmak için,
nefsin de îmân etmesi lâzım değildir. Nefsinden kalbine küfre sebeb
olan şeyler gelen kimse, bunları söylemese, îmânının
kuvvetine alâmet olur. Küfre sebeb olan şeyi kullanan kimseye kâfir
dememelidir. Bir müslimânın bir işinde veyâ sözünde doksandokuz
küfr ihtimâli olsa, bir îmân ihtimâli olsa, bu kimseye kâfir denilmez.
Müslimâna hüsn-i zan etmek lâzımdır.
Akllı,
bilgili, edebiyyâtcı olduğunu göstermek için veyâ
yanındakileri hayrete düşürmek, güldürmek, sevindirmek veyâ alay
etmek için söylenen sözlerde (küfr-i hükmî)den korkulur. Gadab,
kızgınlık ve hırs ile söylenen sözler de
böyledir. Bunun için insan, sözünün ve işlerinin neye
varacağını düşünmelidir. Herşeyde dînini
kayırmalıdır. Hiçbir günâhı, küçük görmemelidir. Bir
kimse, küçük günâh işlese, buna tevbe et denildikde, tevbe edecek bir
şey yapmadım ki dese, yâhud niçin tevbe edeyim dese, küfr olur.
Çocuk iken nikâh edilmiş olan kız, âkıl ve bâlig
olduğu zemân, îmânı, islâmı bilmese ve sorulunca anlatamasa,
zevcinden boş olur. Çünki, nikâhın sahîh olması için ve
devâm etmesi için îmânlı olmak lâzımdır. Küçük iken,
anasına babasına tâbi olarak îmânı var idi. Bâlig olunca,
onlara tâbi olması devâm etmez. Erkek çocuk da, böyledir. Bir
mümini öldüren veyâ öldürülmesini emr eden kimseye, iyi yapdın
diyen kâfir olur. Katli vâcib olmıyan kimse için, öldürülmesi
lâzımdır demek küfr olur. Bir kimseyi haksız olarak döven
veyâ öldüren zâlime, iyi yapdın, bunu hak etmişdi demek küfr
olur. Yalan olarak, Allah biliyor ki, seni çocuğumdan çok seviyorum demek
küfr olur. Mevkı sâhibi bir müslimân aksırınca, buna
(yerhamükallah) diyen kimseye, büyüklere karşı böyle
söylenmez demek küfr olur. Vazîfe olduğuna inanmıyarak,
ehemmiyyet vermiyerek, hafîf görerek nemâz kılmamak, oruc tutmamak,
zekât vermemek, küfr olur. Allahın rahmetinden ümmîdini kesmek küfrdür.
Kendisi harâm olmayıp, sonradan hâsıl olan bir sebebden dolayı
harâm olan mâla, paraya, (harâm-ı ligayrihi) denir. Çalınan ve
harâm yollardan gelen mâl böyledir. Bunlara halâl demek küfr olmaz.
Leş, domuz, şerâb gibi, kendileri harâm olan şeylere
(harâm-ı li-aynihi) denir. Bunlara halâl demek küfr olur. Katî olarak bilinen
bütün harâmlara halâl demek de, küfr olur. Ezân, câmi, fıkh
kitâbları gibi islâmiyyetin kıymet verdiği şeyleri
aşağılamak, küfr olur. Radyodan, hoparlörden işitilen
ezân, hakîkî ezân değildir. Ezânın benzeridir. Bir şeyin benzeri
kendisi değildir. Abdestsiz olduğunu veyâ nemâz vaktinin gelmediğini
bildiği hâlde, nemâz kılmak, bildiği hâlde kıbleden
başka tarafa dönerek kılmak küfr olur. Bir müslimânı
kötülemek için, kâfir demek küfr olmaz. Kâfir olmasını isteyerek
söylemenin küfr olacağı yukarıda bildirilmişdi. Günâh
işlemek küfr olmaz. Günâh olduğuna ehemmiyyet verilmezse, küfr olur.
İbâdet yapmanın lâzım olduğuna ve günâhdan sakınmak
lâzım olduğuna inanmamak küfr olur. Toplanan vergiler sultânın
mülkü olduğuna inanmak küfr olur. Bir Velînin, aynı gün ve aynı
sâatde, çeşidli memleketlerde görüldüğünü söylemenin câiz
olduğunu Sadr-ül-islâm bildirmişdir. Şarkda bulunan bir
kadınla garbda bulunan bir erkeğin çocukları olabileceği
fıkh kitâblarında yazılıdır. Büyük âlim Ömer
Nesefî rahime-hullahü teâlâ, (Allahü teâlânın Evliyâsına, âdetini,
kanûnlarını bozarak (kerâmet) vermesi câizdir) demişdir. Bu
söz doğrudur. Câhile (Îmân nedir, İslâm nedir?) gibi
sorulmamalı. Bunların cevâbları söylenip, böyle midir,
demelidir. Nikâh yapılacak erkeğe ve kıza önceden
böyle sorarak, müslimân olduklarını anlamak lâzımdır.
Küfre sebeb olan sözler ve hareketler görülünce, kâfir dememeli,
küfrü irâde etdiği, şerîate ehemmiyyet vermediği
anlaşılmadıkca, sû-i zan etmemelidir.
Müslimân,
îmânın yok olmasına sebeb olacağı sözbirliği ile
bildirilmiş olan şeyleri amden [istekle] söyler veyâ yaparsa
(Mürted) olur. Mürtedin, mürted olmadan önceki ibâdetleri ve
sevâbları yok olur. Tekrâr îmâna gelirse, zengin ise, yeniden hac etmesi
lâzım olur. Nemâzlarını, oruclarını, zekâtlarını
kazâ etmesi lâzım olmaz. Mürted olmadan önce, kazâya
bırakmış olduklarını kazâ etmesi lâzımdır.
Çünki, mürted olunca, önceki günâhlar yok olmaz. Mürted olanın
nikâhı fesh olur, gider. Îmâna gelerek, tecdîd-i nikâh etmeden önceki
çocukları veled-i zinâ olur. Kesdiği, leş olur, yinmez.
Îmânının gitmesine sebeb olan şeyden tevbe etmedikçe,
yalnız (Kelime-i şehâdet) söylemekle veyâ nemâz kılmakla,
müslimân olmaz. Mürted olacak şeyi yapdığını inkâr
etmesi de tevbe olur. Tevbe etmeden ölürse, Cehennem ateşinde ebedî
olarak azâb görür. Bunun için, küfrden çok korkmalı, az
konuşmalıdır. Hadîs-i şerîfde, (Hep hayrlı, fâideli
konuşunuz. Yâhud susunuz!) buyuruldu. Ciddî olmalı, latîfeci, oyuncu
olmamalıdır. Dîne, akla, insanlığa uygun olmıyan
şeyler yapmamalıdır. Kendisini küfrden muhâfaza etmesi için,
Allahü teâlâya çok düâ etmelidir. Hadîs-i şerîfde, (Şirkden
sakınınız. Şirk, karıncanın ayak sesinden dahâ
gizlidir) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîfdeki şirk, küfr demekdir. Bu
kadar gizli olan şeyden korunmak nasıl olur denildikde, (Allahümme
innâ neûzü bike en-nüşrike-bike şeyen nalemühu ve nes-tagfirüke
limâ lâ-nalemühu düâsını okuyunuz!) buyuruldu. Bu düâyı sabâh
ve akşam çok okumalıdır. Kâfirlerin, Cehennem ateşinde
sonsuz azâb görecekleri, Cennete hiç girmiyecekleri söz birliği
ile bildirilmişdir. Kâfir, dünyâda sonsuz yaşasaydı, sonsuz
kâfir kalmak niyyetinde olduğu için, cezâsı da sonsuz azâbdır.
Allahü teâlâ, herşeyin hâlikı, sâhibidir. Mülkünde dilediğini
yapması hakkıdır. Ona, niçin böyle yapdın demeğe
kimsenin hakkı yokdur. Bir şeyin sâhibinin, o şeyi dilediği
gibi kullanmasına zulm denmez. Allahü teâlâ, Kurân-ı kerîmde, zâlim
olmadığını, hiçbir mahlûkuna zulm
yapmadığını bildirmekdedir.
[Allahü
teâlânın (Esmâ-i hüsnâ)sı vardır. Bu ismleri de, kendi
varlığı gibi ezelîdir. Bu doksandokuz isminin arasında
bulunan (Müntekim) ve (Şedîd-ül-ikâb) gibi ismlerinden dolayı yedi
Cehennemi yaratdı. (Rahman) ve (Rahîm) ve (Gaffâr) ve (Latîf) ve (Raûf)
gibi ismlerinden dolayı, sekiz Cenneti yaratdı. Cehenneme ve Cennete
gitmeğe sebeb olacak şeyleri ezelde ayırd etdi. Çok
merhametli olduğu için, bunları kullarına bildirdi. (Cehenneme
girmeğe sebeb olan şeyleri yapmayınız! Onun ateşi çok
şiddetlidir. Dayanamazsınız!) diyerek, kullarına tekrâr
tekrâr haber verdi. Sonsuz olan Cennet nimetlerine kavuşduracak
şeyleri yaparak, dünyâda ve âhıretde râhat ve mesûd
yaşamağa davet etdi. Bu daveti beğenip seçmeleri için,
insanlara akl ve irâde, ihtiyâr nimetlerini de verdi. Allahü teâlâ, hiçbir
kimsenin Cehenneme girmesini, Cehenneme götürecek şeyleri
yapmasını ezelde emr etmedi, dilemedi. Fekat dünyâda, kimlerin Cennet
yolunu, kimlerin de Cehennem yolunu tutacaklarını ezelde biliyordu.
Kazâ ve kaderi gibi, ilmi de ezelîdir. Ebû Lehebin Cehenneme gideceğini
haber vermesi, onun Cehenneme gitmesini ezelde, istediği için değildir.
Cehennem yolunu dileyeceğini, bildiği içindir.
Îmâna
gelmek çok kolaydır. Mahlûklardaki hesâblı nizâma, düzene bakmak ve
bunlardaki incelikleri düşünmek, herkese vâcibdir. Atomdan güneşe
kadar bütün varlıklardaki düzen, birbirlerine
bağlılıkları, bunların kendiliklerinden tesâdüfen var
olmadıklarını, bilgili, hikmetli ve sonsuz kuvvetli bir
varlık tarafından yaratıldıklarını açıkça
göstermekdedir. Aklı başında olan bir kimse, liselerde ve
üniversitede, astronomi, fen, biyoloji ve tıb bilgilerini
öğrenince, bu varlıkların bir yaratıcısı
olduğunu ve her dürlü aybdan uzak olduğunu ve Muhammed
aleyhisselâmın Onun Peygamberi olduğunu ve bildirdiklerinin hepsinin
Ondan gelmiş olduğunu hemen anlar. Bu yaratana hemen inanır.
Kâfirlerin, yanî kâfir olarak ölenlerin sonsuz Cehennemde
kalacaklarını, müminlerin de sonsuz olarak Cennet nimetleri içinde
yaşıyacaklarını öğrenince, seve seve müslimân
olur. Erzurûmlu İbrâhîm Hakkı hazretleri, 1195 [m. 1781] de Siridde
vefât etmişdir. (Marifetnâme) kitâbının 9 .cu faslında,
türkçe buyuruyor ki, (Fen ve astronomi bilgileri ve makineler, fabrikalar, akl
ile, tecribe ile hâsıl oldukları için, zemânla yenileri
bulunmuş, birçok eski bilgilerin yanlış olduğu
anlaşılmışdır. Eski ve yeni, yanlış ve
doğru bütün fen bilgileri, bu âlemin yokdan var edildiğini, sonsuz
ilm ve kudret sâhibi bir yaratıcının varlığına
inanmak lâzım olduğunu göstermekdedir.) Muhammed
aleyhisselâmın güzel ahlâkını ve mucizelerini okuyan da, Onun
peygamber olduğunu anlar].
2 - Kalb
hastalıklarının, ikincisi, (Cehâlet)dir. Câhilliğin
çeşidleri ve zararları birinci maddenin baş tarafında
bildirilmişdir.
3 - Kalb
hastalıklarının, yanî kötü huyların üçüncüsü, mal ve
mevkı hırsıdır. Aşağıdaki hadîs-i
şerîfler (Hubbürriyâset) denilen, bu hastalığın teşhîs
ve tedâvîsine ışık tutmakdadır:
1) (İki
aç kurd, bir koyun sürüsüne girdiği zemân, yapdıkları zarardan,
mal ve şöhret hırsının yapacağı zarar dahâ
çokdur.)
2)
(İnsana zarar olarak, din ve dünyâ işlerinde parmakla
gösterilmesi yetişir.) Yanî, insanın din veyâ dünyâ
işlerinde şöhret sâhibi olması, dînine de, dünyâsına
da çok zarar verir.
3) (Medh
olunmağı sevmek, insanı kör eder ve sağır eder.
Kabâhatlerini, kusûrlarını görmez olur. Doğru sözleri,
kendisine yapılan nasîhatları işitmez olur.)
Mevkı
ve şöhret sâhibi olmak arzûsu, insanlarda üç şeyden hâsıl
olur: Birinci sebeb, nefsin arzûlarına kavuşmakdır. Nefs,
arzûlarının, harâm yollardan elde edilmesini ister. İkincisi,
kendinin ve başkalarının haklarını zâlimlerden
kurtarmak ve müstehab olan meselâ, sadaka vermek için ve hayrât, hasenât yapmak
için yâhud mubâh olan işler yapmak için, meselâ, iyi yimek, iyi giyinmek,
iyi evlerde oturmak ve çoluk çocuk sâhibi olup, râhat ve mesûd yaşamak
için veyâ ibâdetlerine mâni olacak şeylerden kurtulmak için ve islâm
dînine ve müslimânlara hizmet için mevkı sâhibi olmak istenir. Bu niyyet
ile mevkıa kavuşurken, riyâ gibi ve hakkı bâtıl ile
karışdırmak gibi, islâmiyyetin yasak etdiği şeyleri
yapmazsa ve vâcibleri, sünnetleri terk etmezse, bunun mevkı sâhibi
olması câizdir, hattâ müstehabdır. Çünki, câiz ve lâzım
olan şeylere kavuşdurucu sebebleri, vâsıtaları yapmak da,
câiz ve lâzım olur. Allahü teâlâ, Kurân-ı kerîmde, iyi insanların
nasıl olacağını bildirirken, bunların (Müslimânlara imâm
olmak istediklerini) de bildirmekdedir. Süleymân aleyhisselâm, (Yâ Rabbî!
Benden sonra kimseye nasîb etmiyeceğin bir mülkü bana ihsân eyle!)
diyerek melik ve emîr olmak istemişdir. Önceki dinlerden bildirilen
ve red edilmiyen haberler bizim dînimizde de muteberdir. Hadîs-i şerîfde,
(Hak ve adâlet üzere bir gün hâkimlik yapmağı, bir sene devâmlı
gâzâ etmekden dahâ çok severim) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Bir sâat
adâlet ile idârecilik yapmak, altmış sene nâfile ibâdet yapmakdan
dahâ iyidir) buyuruldu. Riyâ ile ve hakkı bâtıl ile
karışdırarak mevkı sâhibi olmak câiz değildir.
İyi niyyet ile olsa da, câiz değildir. Çünki, harâmları
ve mekrûhları, iyi niyyet ile de yapmak câiz değildir. Hattâ,
bazı harâmların iyi niyyet ile yapılması, dahâ büyük günâh
olur. Niyyetin iyi olması, tâatlarda, ibâdetlerde fâideli olur. Mubâh,
hattâ farz olan bir amel, niyyete göre günâh olabilir. Günâh
işliyenin, (Sen kalbime bak! Kalbim temizdir. Allah kalbe bakar)
sözünün yanlış, hattâ zararlı olduğu buradan da
anlaşılmakdadır.
Mevkı
sâhibi olmağı istemenin sebeblerinden üçüncüsü, nefsini
eğlendirmekdir. Nefsi, maldan olduğu gibi, mevkıden de lezzet
almakdadır. Arada islâmiyyete uymayan işler bulunmazsa, nefsi lezzet
aldığı şeye kavuşdurmak harâm olmaz ise de,
takvânın, himmetin az olduğunu gösterir. Mevkı elde
etdikden sonra, insanların gönüllerini kazanmak için, riyâ ve
müdâhane ve gösteriş yapmasından korkulur. Hattâ,
münâfıklık ve hakkı bâtıl ile karışdırmak ve
hattâ hiyle ve yalan gibi tehlükeli hâller de olabilir. Halâl ile harâm
karışık olan şeyi yapmamak lâzımdır. Mevkı
sâhibi olmanın bu üçüncü sebebi, harâm değil ise de, iyi
olmadığı için, ilâcını bilmek ve yapmak
lâzımdır. Önce mevkıin geçici olduğunu ve
zararlarını, tehlükelerini düşünmelidir. Şöhretden ve hurmet
toplıyarak kibrli olmakdan kurtulmak için, islâmiyyetde mubâh olup, câiz
olup, halkın beğenmediği işleri yapmalıdır. Bir
zemân, bir emîr, bir zâhidi ziyârete gitmiş. Zâhid, emîrin ve
etrâfındakilerin kendisine yaklaşmak istediklerini anlayınca,
ziyâfet vermiş. Kendisi, iri lokmaları hırs ile çabuk çabuk,
yimeğe başlamış. Emîr, bu hâli görünce, zâhidi
beğenmiyerek, oradan ayrılmış. Zâhid, arkasından,
Elhamdü lillah! Rabbim beni kurtardı demiş. Mevkı sâhibi olmak
arzûsunu gideren en kuvvetli ilâc, insanlardan uzlet etmekdir. Din ve dünyâ
için zarûrî vazîfelerden başka, insanlar arasına
karışmamalıdır. Hadîs-i şerîfde, bu ilâc tavsiye
edilmekdedir.
Gel ey gurbet
diyârında, esîr olup kalan insan.
Gel, ey dünyâ
harâbında, yatıp, gâfil olan insan!
Gözün aç,
etrâfa bir bak, nice beğler gelip geçdi.
Ne mecnûndur
bu fânîye, gönül verip, duran insan!
Kafesde
bülbüle şeker verirler, fekat hiç durmaz.
Aceb niçin
karâr eder, bu zindâna giren insan!
Aklını
başına topla, elinde var iken fırsat.
Sonsuz azâb
çekecekdir, (Adam sen de) diyen insan!
4 - Kalb
hastalıklarının dördüncüsü, insanların
kötülemelerine, çekişdirmelerine, ayblamalarına üzülmekdir.
Küfr-i cühûdîye sebeb olan şeylerin üçüncüsü, insanlardan utanmak ve
başkalarının kötülemelerinden, ayblamalarından
korkmakdır. Ebû Tâlibin kâfir olmasının sebebi budur. Ebû Tâlib,
hazret-i Alînin radıyallahü teâlâ anh babasıdır.
Resûlullahın sallallahü aleyhi ve sellem amcasıdır. Resûlullahın
Peygamber olduğunu biliyordu. İnsanların kötüliyeceklerinden
korkarak ve ayblıyacaklarını düşünerek, îmân etmedi. Ebû
Tâlib ölüm döşeğinde iken, Resûlullah sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem onun yanına gelerek, (Ey amcam! Sana şefâat
edebilmekliğim için, lâ ilâhe illallah söyle!) buyurdu.
Cevâbında, (Ey kardeşimin oğlu, doğru söylediğini
biliyorum. Lâkin ölüm korkusu ile îmâna geldi denilmesini istemem) dedi.
Beydâvî tefsîrinde, Kasas sûresinin (Sevdiklerini hidâyete getirmek senin
elinde değildir) meâlindeki, ellialtıncı âyet-i kerîmesinin bu
zemân indiği bildirilmişdir. Bir rivâyete göre, Kureyş
kâfirlerinin ileri gelenleri, Ebû Tâlibin yanına geldiler. Sen, bizim
emîrimizsin, sözlerin başımızın üzerindedir. Fekat,
senden sonra, Muhammed ile aleyhissalâtü vesselâm aramızda
düşmanlığın devâm edeceğinden korkuyoruz. Ona
söyle! Dînimizi kötülemesin, dediler. Ebû Tâlib, Resûlullahı
sallallahü aleyhi ve sellem yanına çağırdı.
İşitdiklerini söyledi. Resûlullahın, onlar ile sulh
yapmıyacağını anlayınca, müslimân olacağı
anlaşılacak bazı şeyler söyledi. Bunları
işitince, amcasının îmân etmesini istedi. (İşitenler
bana dil uzatacaklarından korkmasaydım, îmân ederdim. Seni
sevindirirdim) dedi. Öleceği zemân, bir şeyler söyledi.
Bunları işitebilmek için, Abdüllah ibni Abbâs radıyallahü teâlâ
anhümâ yanına yaklaşdı. Îmân etdiğini bildiriyor
dedi. Ebû Tâlibin îmân etdiği şübhelidir. Ehl-i sünnet âlimlerine
göre, îmân etmedi. İmâm-ı azam Ebû Hanîfe rahime-hullahü
teâlâ, Ebû Tâlib kâfir olarak öldü demişdir. Hazret-i Alî
radıyallahü anh, Resûlullaha gelerek sallallahü aleyhi ve sellem,
dalâletde olan amcan öldü dedikde, (Yıka, kefen içine sar ve defn et!
Men olununcaya kadar onun için düâ ederiz) buyurdu. Birkaç gün evinden
çıkmıyarak, onun için çok düâ etdi. Eshâb-ı kirâmdan bazıları
bunu işitince, onlar da, kâfir olarak ölmüş olan akrabâları
için düâ etmeğe başladılar. Bunun üzerine, Tevbe sûresinin,
(Peygamber ve îmân edenler, akrabâları olsalar da, müşrikler için
istiğfâr etmemelidirler) meâlindeki yüzondördüncü âyet-i kerîmesi
nâzil oldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Kıyâmet günü, kâfirlerden
azâbı en hafif olanı, Ebû Tâlibdir. Ayaklarında ateşden
nalın olacak, bunların sıcaklığından
dimâğı kaynayacakdır) buyuruldu.
İnsanların
kötülemelerinden ve ayblamalarından korkmağa karşı
ilâc olarak şöyle düşünmelidir: Kötülemeleri doğru
ise, ayblarımı bana bildirmiş oluyorlar. Bunları
yapmamağa karar verdim demeli, böyle kötülemelerden
ferahlık duymalıdır. Onlara teşekkür etmelidir. Hasen-i
Basrîye rahime-hullahü teâlâ, birisinin kendisini gîbet etdiğini haber
verdiler. Ona bir tabak helva gönderip, (Sevâblarını bana
hediyye etdiğini işitdim. Karşılık olarak bu
tatlıyı gönderiyorum) dedi. İmâm-ı azam Ebû Hanîfeye
rahime-hullahü teâlâ, birisinin kendisini gîbet etdiğini
söylediler. Ona bir kese altın gönderip, (Bize verdiği
sevâbları artdırırsa, biz de
karşılığını artdırırız) dedi.
Yapılan kötüleme yalan ise, iftirâ ise, zararı söyliyene
olur. Onun sevâbları bana verilir. Benim günâhlarım, ona yüklenir
demelidir. İftirâ etmek, nemmâmlık yapmak, gîbet etmekden dahâ
fenâdırlar. Nemîme, müslimânlar arasında söz
taşımakdır. [(Mektûbât-ı Masûmiyye) ikinci cild, 123. cü
mektûbuna bakınız!]
5 - Kalb
hastalıklarının beşincisi, (Medh ve Senâ)
olunmağı sevmekdir. Bunun sebebi, insanın kendini
beğenmesi, yüksek, iyi sanmasıdır. Medh olunmak, böyle
kimseye tatlı gelir. Bunun üstünlük, iyilik
olmadığını, olsa da, geçici olduğunu
düşünmelidir. Kibr hastalığı anlatılırken, bu
konuda bilgi verilecekdir.
6 - (Bidat
itikâdı), yanlış, sapık inanmakdır. Îmânın
bozuk ve sapık olmasıdır. Müslimânların çoğu, bu
kötü hastalığa yakalanmışlardır. His
organları ile anlaşılamıyan, hesâb ile
ulaşılamıyan şeylerde akl yürütmek ve aklın
yanıldığı şeylere inanmak, insanı bu
hastalığa sürükler. Her müslimânın (itikâdda mezheb)in iki
imâmından birine, yanî (Mâtürîdî) ve (Eşarî) mezheblerine tâbi
olması lâzımdır. Bu iki imâmı taklîd etmek, insanı bu
hastalıkdan kurtarır. Çünki, (Ehl-i sünnet) âlimleri
rahime-hümullahü teâlâ, aklın ermediği bilgilerde, yalnız Kurân-ı
kerîme ve hadîs-i şerîflere uymuşlar, akllarını yalnız
bu ikisinin manâlarını arayıp bulmakda ve anlamakda
kullanmışlardır. Bu manâları, Eshâb-ı kirâmdan, Onlar
da, Resûlullahdan öğrenmişler ve öğrendiklerini
kitâblarına yazmışlardır.
[Kurân-ı
kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilmiş olan
birşeye inanmıyan veyâ şübhe eden (Kâfir) olur. Açık olarak
bildirilmemiş, şübheli olan emrlere yanlış manâ vermek
(Bidat) olur. Fekat yanlış anladığına inanan, bidat
sâhibi olur. Böyle şey olmaz, aklım kabûl etmez derse, kâfir
olur. Bir harâma mubâh diyen kimse, bir âyete veyâ hadîs-i şerîfe
dayanarak söyliyorsa, kâfir olmaz, bidat sâhibi olur. Ebû Bekr ile
Ömerin hilâfete seçilmeleri haklı değildi demek bidatdir.
Hilâfete hakları yok idi demek küfrdür. Muhammed Şihristânî
rahime-hullahü teâlâ, (Milel ve Nihal)da diyor ki, Hanefî mezhebinin
âlimleri, itikâdda, Ebû Mansûr Mâtürîdî rahime-hullahü teâlâ hazretlerine
tâbi olmuşlardır. Çünki, Ebû Mansûr hazretleri, üsûl ve fürûda,
imâm-ı azam Ebû Hanîfenin mezhebindedir. Üsûl, itikâd demekdir.
Fürû, ahkâm-ı şerıyye demekdir. Mâlikî, şâfiî ve hanbelî
mezheblerinin âlimleri, itikâdda, Ebül-Hasen Eşarî rahime-hullahü
teâlâ hazretlerine tâbi olmuşlardır. Ebül-Hasen Eşarî
hazretleri, şâfiî mezhebinde idi. Şâfiî âlimlerinden Ebül-Hasen Alî
Sübkînin oğlu Abdülvehhâb Tâc-üddîn-i Sübkî rahime-hullahü teâlâ diyor
ki, hanefî âlimlerinin kitâblarını inceledim, onüç meselede,
şâfiî itikâdından ayrıldıklarını gördüm.
Fekat bu ayrılıkları, kendilerini doğru yoldan
çıkarmamakdadır. Esâsda ayrılıkları yokdur. Her ikisi
de, hak yoldadır. Muhammed Hâdimî rahime-hullahü teâlâ (Berîka)
kitâbının üçyüzonyedinci sahîfesinde, Mâtürîdî ve Eşarî
mezhebleri arasındaki en küçük farkları da hesâba katarak, hepsinin
yetmişüç aded olduğunu bildirmişdir.]
7 - Kalb
hastalıklarının, yanî kötü huyların yedincisi,
(nefsin hevâsı)na, şehvetlerine, isteklerine, lezzetlerine tâbi
olmakdır. Bunun kötü olduğu, âyet-i kerîmelerde açıkca
bildirilmişdir. Nefsin arzûlarının, insanı Allah yolundan
sapdırıcı oldukları, Kurân-ı kerîmde haber
verilmişdir. Çünki nefs, dâimâ Allahü teâlâyı inkâr, Ona inâd,
isyân etmek ister. Her işde, nefsin arzûlarına uymak, nefse
tapınmak olur. Nefsine uyan, küfre veyâ bidat sâhibi olmağa yâhud
fıska yanî harâm işlemeğe başlar. Ebû
Bekr Tamistânî rahime-hullahü teâlâ diyor ki, (Nefse uymakdan
kurtulmak, dünyâ nimetlerinin en büyüğüdür. Çünki nefs, Allahü
teâlâ ile kul arasındaki perdelerin en büyüğüdür). Sehl bin Abdüllah Tüsterî [283 h. Basrada] diyor ki,
(İbâdetlerin en kıymetlisi, nefse uymamakdır). İslâm bin Yûsüf Belhî, Hâtem-ül-esama
[237 h.] bir şey hediyye etdi. Hâtem bunu kabûl edince, bunu kabûl etmek
nefsin arzûsuna uymak olmaz mı dediler. Kabûl etmekle kendimi zelîl, onu
azîz eyledim. Red etseydim, kendim azîz, o zelîl olurdu. Nefsimin hoşuna
giderdi dedi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, uzun bir hadîs-i
şerîfin sonunda buyurdu ki, (İnsanı felâkete sürükleyen
şeyler üçdür: Hasîslik, nefse uymak, kendini beğenmek.)
İmâm-ı Gazâlî rahime-hullahü teâlâ buyurdu ki, Allahü teâlânın
insana yardımına mâni olan perdelerin en kötüsü, (Ucb)dur.
Yanî ayblarını görmeyip, ibâdetlerini beğenmekdir.
Îsâ aleyhisselâm buyurdu ki, (Ey havârîler! Rüzgâr, çok
ışıkları söndürmüşdür. Ucb da, çok ibâdetleri
söndürmüş, sevâblarını yok etmişdir.)
Hadîs-i
şerîfde, (Ümmetimin iki kötü huya yakalanmalarından çok
korkuyorum. Bunlar, nefse uymak ve ölümü unutup, dünyâ arkasında
koşmakdır) buyuruldu. Nefse uymak, islâmiyyete uymağa mâni
olur. Ölümü unutmak, nefse uymağa sebeb olur.
Hadîs-i
şerîfde, (Aklın alâmeti, nefse gâlib ve hâkim olmak ve öldükden
sonra lâzım olanları hâzırlamakdır. Ahmaklık alâmeti,
nefse uyup, Allahdan afv,merhamet beklemekdir) buyuruldu. Nefse uyup da, tevbe
ve istiğfâr etmeden, afv ve Cennet beklemek ahmaklık olmakdadır.
Sebebine yapışmadan birşey beklemeğe (Temennî) denir.
Sebebine yapışdıkdan sonra, beklemeğe (Recâ) denir.
Temennî, insanı tembelliğe götürür. Recâ ise,
çalışmağa sebeb olur. Nefsin sevdiği, istediği
şeylere (Hevâ) denir. Nefs, yaratılışında
kötülükleri, zararlı şeyleri sevici ve isteyicidir. (Nefsinden
sakın dâim. Ona güvenme aslâ. Yetmiş şeytândan dahâ, fazla
düşmândır sana) beyti, tâm yerinde söylenmişdir. Nefsin,
insanı harâmlara ve mekrûhlara sürüklemesinin zararları
meydândadır. İstekleri hep hayvânî arzûlardır. Hayvânî arzûlar
ise, hep dünyâdaki ihtiyâclardır. İnsan bu arzûları peşinde
olduğu kadar, âhıret ihtiyâclarını hâzırlamakda geri
kalır. Çok mühim olan bir şey de, nefs mubâhlarla doymaz.
Mubâhları kullanmağı artdırdıkca, isteklerini
artdırır. Yine de, doymaz. İnsanı harâmlara sürükler.
Bundan başka, mubâhları aşırı kullanmak, elemlere,
dertlere, hastalıklara sebeb olur. Böyle insan, hep midesini,
zevkini düşünür. Hasîs ve rezîl olur.
[İmâm-ı
Rabbânî rahime-hullahü teâlâ buyuruyor ki, (Bütün varlıkların
aslı, (Adem)dir, yoklukdur. Herşey yok iken, Allahü teâlâ,
bunları yoklukda biliyordu. İlmindeki bu ademlere, kendi
sıfatlarından aks etdirdi, yansıtdı. Varlıkların
aslları hâsıl oldu. İlmdeki bu aslları, hârice
çıkardı. Varlıklar hâsıl oldu. Elma çekirdeğinin, elma
ağacına asl olması gibi. İnsanın
yapısını anlamak için, birşeyin aynadaki hayâlini düşünelim.
Aynadaki bu görüntü, o şeyden gelen ışınların,
aynadaki yansımalarıdır. Ayna adem gibidir. İnsanın
kalbi ve rûhu bu ışınlara benzer. Ayna, insanın bedenine,
camın parlaklığı ise, nefse benzer. Yanî, nefsin
aslı, ademdir. Kalb ile rûh ile ilgisi yokdur). Nefse uyan kimse, hep islâmiyyetin
dışına çıkar. Hayvânlarda akl ve nefs olmadığı
için, ihtiyâclarını bulunca kullanırlar. Yalnız bedenlerine
zarar veren, kendilerini inciten şeylerden kaçarlar. İslâm dîni,
râhat ve huzûr içinde yaşamak için lâzım olan şeylerden ve dünyâ
lezzetlerinden fâideli olanları yasak etmiyor. Bunların elde edilmesinde
ve kullanılmasında, akla ve dîne uymağı emr ediyor.
İslâm dîni insanların dünyâda da, âhıretde de râhat ve huzûr
içinde yaşamasını istiyor. Bunun için, akla uymağı emr
ediyor. Nefse uymağı yasak ediyor. Akl yaratılmasaydı,
insan hep nefsine uyar, felâketlere sürüklenirdi. Nefs olmasaydı, insan,
yaşaması ve üremesi için ve medenî hayât için lâzım olan
şeyleri kazanmak için çalışmasında kusûr ederdi ve Nefs ile
cihâd sevâbından mahrûm kalırdı. Meleklerden dahâ üstün olmak
yolu kapalı kalırdı. Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki,
(Âhıretde olacaklardan, sizin bildiklerinizi hayvanlar bilselerdi,
yimek için et bulamazdınız!) Yanî, hayvanlar âhıretdeki
azâbların korkusundan dolayı, yimekden, içmekden kesilirlerdi. Bir
deri, bir kemik kalırlardı. İnsanlarda nefs olmasaydı,
hayvanlar gibi, korkudan, yiyemez, içemez, yaşıyamazlardı.
İnsanların yaşıyabilmeleri, nefslerinin gafleti ve dünyâ
lezzetlerine düşkün olması iledir. Nefs, iki tarafı keskin
bıçak gibidir. Hem de, zehrli ilâc gibidir. Tabîbin tavsiyesine göre
kullanan, bundan fâide kazanır. Aşırı kullanan helâk olur.
İslâmiyyet, nefsin helâk edilmesini, yok edilmesini değil, terbiye
edilmesini, ondan istifâde edilmesini emr etmekdedir.]
Nefsin
islâmiyyetin dışına taşmasını önlemek için,
onunla iki cihâd vardır: Birincisi, ona uymamak, onun arzûlarını
yapmamakdır. Buna, (Riyâzet) çekmek denir. Riyâzet, vera ve takvâ ile
olur. (Takvâ), harâmlardan sakınmakdır. (Vera) harâmlardan ve
mubâhları ihtiyâcdan fazla kullanmakdan da sakınmakdır.
Cihâdın ikincisi, onun istemediği şeyleri yapmakdır. Buna
(Mücâhede) denir. Bütün ibâdetler mücâhededir. Bu iki cihâd, nefsi terbiye
eder. İnsanı olgunlaşdırır. Rûhları
kuvvetlendirir. Sıddîkların, şehîdlerin ve sâlihlerin yoluna
kavuşdurur. Allahü teâlâ kullarının tâatlarına, ibâdetlerine
muhtâc değildir. Kullarının günâh işlemesi Ona hiç zarâr
vermez. Kullarının nefslerini terbiye etmek, nefsle cihâd etmek için
bunları emr etmişdir.
İnsanlarda
nefs olmasaydı, insanlık kalmaz, meleklik hâsıl olurdu. Hâlbuki,
beden birçok şeylere muhtâcdır. Yimek, içmek, uyumak, istirâhat etmek
lâzımdır. Süvâriye hayvan lâzım olduğu gibi, insana da
beden lâzımdır. Hayvâna bakmak lâzım olduğu gibi, bedene
hizmet etmek de lâzımdır. İbâdetler beden ile
yapılmakdadır. Birisinin geceleri uyumayıp, hep nemâz
kıldığı söylendikde, (İbâdetlerin
kıymetlisi, az olsa da devâmlı yapılanlardır) buyuruldu.
İbâdetin devâmlı yapılmasında, kulluğa
alışmak vardır.
Niyyet ederek
şerîate uymağa (İbâdet) etmek denir. Allahü teâlânın
emrlerine ve yasaklarına (Şerîat) ve (Ahkâm-ı ilâhiyye) denir.
Emr edilenlere (Farz), yasak edilenlere (Harâm) denir. Hadîs-i şerîfde,
(İbâdetleri tâkat getireceğiniz kadar yapınız. Neşe
ile yapılan ibâdetin kıymeti çok olur) buyuruldu. Beden istirâhat
edince, ibâdetler zevk ile yapılır. Beden ve zihn yorgun iken
yapılan işden usanç hâsıl olur. Yorgunluğu gidermek için,
arasıra mubâh olan şeylerle, bedene neşe getirmelidir.
İmâm-ı Gazâlî rahime-hullahü teâlâ buyuruyor ki, (Çok ibâdet
yapınca, beden yorulur. Hareket etmek istemez. Bu zemân uyumakla veyâ
sâlihlerin hayât hikâyelerini okumakla yâhud mubâh olan eğlencelerle
bedeni neşelendirmeli. Böyle yapmak, usanarak ibâdet yapmakdan
efdaldir.) İbâdet yapmakdan maksad, hem mücâhede yaparak, nefsi terbiye
etmek, hem de, kalbe ferahlık getirmek, kalbi Allaha bağlamak
içindir. (Nemâz, insanı kötü ve çirkin işler yapmakdan korur)
buyuruldu. Severek, neşe ile kılınan nemâz böyle olur. Bu
neşeyi hâsıl etmek için, nefsin mubâhlardaki arzûlarını,
ihtiyâc olduğu kadar, yerine getirmek lâzım olur. Böyle yapmak,
islâmiyyete uymak olur. İbâdetlere sebeb olan mubâhlar da ibâdet olur.
(Âlimin uykusu, câhilin ibâdetinden hayrlıdır) hadîs-i
şerîfi, bu sözümüzün şâhididir. Uyuklıyarak, terâvîh
nemâzı kılmak mekrûhdur. Uykulu hâl gidince, neşe ile
kılmalıdır. Uyuklıyarak kılınan nemâzda
gevşeklik ve gaflet olur.
[Yukarıdaki
yazıları yanlış anlamamalıdır. Yorgunluk ve usanç
hâsıl olduğu zemân ibâdet tehîr edilir, terk edilmez. Farzları
özrsüz terk etmek büyük günâhdır. Kazâ etmek farz olur. Vâcibleri de
kazâ etmek vâcib olur. Sünnetleri terk eden, bunların sevâbından
mahrûm kalır. Özrsüz terk etmeği âdet ederse, bu sünnetlere
mahsûs olan şefâatdan mahrûm kalır. Yorgun, hâlsiz, neşesiz
olmak, farzları vaktinden sonraya bırakmak için özr olmaz.
Vaktinden sonraya bırakmak günâhından ve azâbından insan
kurtulamaz. Şerîate, yanî farzlara ve harâmlara ehemmiyyet vermemenin
küfr olduğu akâid kitâblarında bildirilmişdir. İslâm
düşmânları bu noktadan da gençleri aldatmağa, islâmiyyeti
içerden yıkmağa çalışıyorlar. Bunlara aldanmamak için,
Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları fıkh ve ilmihâl
kitâblarını okuyup, farzları, harâmları iyi
öğrenmekden başka çâre yokdur.]
8 - Kalb
hastalıklarının sekizincisi, tanımadığı
kimseleri (taklîd) etmekdir. Ehl-i sünnet âlimi olduğu
anlaşılmayan kimsenin sözlerinin, kitâblarının ve
kendisinin medh olunmasına, yaldızlı, ateşli propagandalara
aldanarak, buna tâbi olmak câiz değildir. Nasıl kimse olduğunu
araşdırmadan, onu güvendiği kimselere sormadan,
itikâdında, sözlerinde ve ibâdetlerinde ona uymak, insanı
felâkete götürür. Müslimân olmak için, yanî Allahü teâlânın
varlığını, bir olduğunu, kudretini,
sıfatlarını anlamak için, zâten kimseyi taklîde ihtiyâc yokdur.
Fen bilgilerini iyi öğrenen, aklı başında bir kimse,
yalnız düşünmekle, Onun var olduğunu anlar. Îmâna
kavuşur. Eseri görerek müessirin, yanî eseri yapanın
varlığını anlamamak, ahmaklık olur. Her insanın
böyle düşünerek îmâna gelmesini dînimiz emr etmekdedir. Selef-i
sâlihîn, bu emri söz birliği ile bildirmişlerdir. Hicretin
dörtyüz senesinden sonra meydâna çıkan bazı sapık
fırkadakiler, nazar [incelemek] ve istidlâl etmeğe [eseri
görünce, müessirini anlamağa] lüzûm yokdur dediler ise de,
bunların sözlerinin kıymeti yokdur. Çünki, sonra
gelenlerin hilâfı, sâbıkların icmâını men etmez.
Bunun için, anasını, babasını, hocalarını taklîd
ederek, doğru itikâda kavuşan kimsenin îmânı sahîh ise de,
nazarı ve istidlâli terk etdiği için, yanî fen bilgilerini
kısaca öğrenip, Allahü teâlânın
varlığını düşünmediği için, günâh
işlemişdir. Fen derslerini öğrenmemiş bir kimse,
anadan babadan, kitâbdan öğrenerek îmân etdiği, düşünerek
kabûl etdiği, aklını kullanarak inandığı için,
istidlâli terk etmiş sayılmaz diyenler vardır.
Amellerde,
ibâdetlerde, ictihâd derecesine yükselmiş olan âlimlerden birini seçerek,
her işinde bunu taklîd etmesi lâzımdır. Dört mezhebden
birini taklîd eder. (İctihâd), nasslarda açık bildirilmemiş,
kapalı bildirilmiş olan bilgileri anlamak, açıklamak demekdir.
Âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere (Nass) denir. İctihâd
yapmak şartlarına mâlik olan derin âlimlere (Müctehid) denir.
Hicretden dörtyüz sene sonra, müctehid yetişmedi. Müctehide ihtiyâc
da kalmadı. Çünki, Allahü teâlâ ve Onun resûlü Muhammed aleyhisselâm,
kıyâmete kadar, hayât şekllerinde ve fen vâsıtalarında
yapılacak değişikliklerin, yeniliklerin hepsine şâmil olan
ahkâmın hepsini bildirdiler. Müctehidler de, bunların hepsini
anlayıp, açıkladılar. Sonra gelen âlimler, bu ahkâmın, yeni
hâdiselere nasıl tatbîk edileceklerini, tefsîr ve fıkh
kitâblarında bildirirler. (Müceddid) denen bu âlimler kıyâmete kadar
mevcûddur. (Fen vâsıtaları değişdi. Yeni hâdiselerle
karşılaşıyoruz. Din adamları toplanarak yeni tefsîrler
yazılmalı, yeni ictihâdlar yapılmalıdır) diyerek,
nasslara ilâveler, değişiklikler yapmak lâzım olduğunu
savunanların (Zındık) ve islâm düşmanı oldukları
anlaşılır. İslâm düşmanlarının en
zararlısı, ingilizlerdir. (İngiliz Câsûsunun itirâfları)
kitâbımıza bakınız! Doğru olan dört mezhebden
birini taklîde başlayınca, ihtiyâc olmadıkça, başka mezheb
taklîd edilmez. Fekat, bir işi yapmakda kendi mezhebini taklîd güç olursa,
o işi başka mezhebi taklîd ederek yapması câiz olur. Dört
mezhebi (telfîk) etmek, yanî bir işi yapmak için, dört mezhebin
kolaylıklarını toplıyarak, bu işi bu kolaylıklara
uygun yapmak câiz değildir. Böyle yapılan iş ve ibâdet
sahîh olmaz. Hicretden dört yüz sene geçdikden sonra, kıyâs
yapabilecek, ictihâd derecesine yükselmiş mutlak müctehid
yetişmediği için, bu târîhden sonra gelen âlimleri taklîd etmek câiz değildir.
Bu târîhden evvel yetişmiş olan bir müctehidin mezhebini
öğrenmek için, bu mezheb âlimlerinin sözbirliği ile kabûl
etdikleri fıkh kitâblarını okumak lâzımdır. Ehl-i
sünnet âlimi olan hakîkî din adamlarının kabûl ve tasdîk
etmediği kitâblardan ve sözlerden din bilgisi
öğrenmeğe kalkışmamalıdır. Her din
kitâbına uyarak ibâdet yapmak câiz değildir. Ehl-i sünnet olmayan din
adamlarının kitâblarına ve sözlerine uymamalıdır.
(Kâdihân), (Hâniyye), (Hülâsa), (Bezzâziyye) ve (Zahîriyye), (İbni
Âbidîn) fetvâ kitâbları, hanefi mezhebinde, (Muhtasar-ı Halîl)
mâlikîde ve (El-Envâr li-amâli ebrâr) ve (Tuhfet-ül-muhtâc) şâfiîde ve
(El-fıkh-u alel-mezâhib-il-erbea) dört mezhebde sağlam ve
sahîhdirler. İbâdet ve ahkâm bilgileri hadîs kitâblarından kolay
anlaşılmaz. (Ahkâm), halâl, harâm olan şeyler demekdir. Hadîs
kitâblarının en sağlamı (Buhârî) ve (Müslim) ve (Kütüb-i
sitte) denilen diğer dört hadîs kitâbıdır.
Tarîkatı
anlatan kitâbların en kıymetlisi (Mesnevî)dir. Tarîkati ve
şerîati birlikde anlatan en kıymetli kitâb, imâm-ı Rabbânînin
(Mektûbât)ıdır.
Âlim
görünen ve din adamı denilen herkesin sözüne veyâ kitâbına
uyarak amel etmek câiz değildir. Yukarıda bildirilen kıymetli
kitâblardan toplanmış, terceme edilmiş (ilmihâl
kitâbları)nı okumalıdır. Böyle terceme edilmemiş,
kafadan yazılmış ilmihâl kitâblarını ve uydurma
tefsîrleri okumak, insânı dünyâ ve âhıret felâketlerine sürükler.
Şirkden
yanî küfrden, yanî îmânsızlıkdan sonra, en büyük günâh, bidat
itikâdında olmakdır. Bu sapık ve bozuk itikâdın aksine,
mukabiline (Ehl-i sünnet vel-cemâat) itikâdı denir. Allaha îmândan
sonra, ibâdetlerin, üstünlüklerin en kıymetlisi, Ehl-i sünnet
itikâdında olmakdır. Ehl-i sünnet demek, itikâdda ve
söylemekde ve her işde ve ibâdetlerde ve insanlara karşı
yapılan işlerde, Muhammed aleyhisselâmın sünnetine, yanî yoluna
ve Eshâb-ı kirâma ve Tâbiînin ve dahâ sonra gelen islâm âlimlerinin
radıyallahü teâlâ anhüm ecmaîn icmâına, yanî söz
birliğine uymakdır. Bunların yolunu, fıkh ve ilmihâl
kitâblarından okuyup öğrenmek lâzımdır. Yüzonuncu
sahîfeye bakınız! Hakîkî müslimân, bu yolda olanlardır.
Müslimânların çoğu nefslerine ve kısa akllarına, kendi
görüşlerine ve zemânlarındaki fen bilgilerine uyarak, bu yoldan
ayrılmışlar, (bidat ehli) olmuşlardır.
9 - Kalb hastalıklarının,
yanî kötü huyların mühimlerinin altmış aded olduğunu
bildirmişdik. Bunlardan dokuzuncusu riyâdır. Riyâ, birşeyi
olduğunun tersine göstermekdir. Kısaca,
gösteriş demekdir. Âhıret amellerini yaparak
âhıret yolunda olduğunu göstererek, dünyâ arzûlarına
kavuşmak demekdir. Kısaca, dünyâ kazancına dîni âlet etmekdir.
İbâdetlerini göstererek, insanların sevgisini kazanmakdır.
[Sözleri veyâ ibâdetleri riyâ ile olan kimsenin, din bilgisi varsa, buna
(Münâfık) denir. Din bilgisi yoksa, buna (Din yobazı) denir. Fen
bilgisi olmayıp da, kendisini fen adamı tanıtıp, kendi
görüşlerini, fen bilgisi olarak söyleyip, müslimânları
aldatmağa, bunların dinlerini, îmânlarını bozmağa
çalışan islâm düşmanlarına (Zındık) veyâ (Fen
yobazı) denir. Din yobazlarına ve fen yobazlarına
aldanmamalıdır.] Riyâ, ancak mülci olan ikrâh yapılınca
câiz olur. İkrâh, bir kimseyi istemediği şeyi yapmağa
zorlamak demekdir. Ölümle veyâ bir uzvunu yok etmekle zorlamağa
(Mülci ikrâh) denir. [Zâlimlerin, eşkiyânın işkence
yapmaları da, mülci ikrâh olur.] Bu zemân, zorlanan işi yapmak
zarûret olur. Habs etmekle ve dövmekle zorlamağa hafîf ikrâh denir.
Hafîf ikrâh karşısında kalan kimsenin riyâ yapması câiz
değildir. Riyânın zıddı, aksi (İhlâs)dır.
İhlâs, dünyâ fâidelerini düşünmeyip ibâdetlerini yalnız Allahü
teâlânın rızâsı için yapmakdır. İhlâs sâhibi, ibâdet
yaparken başkalarına göstermeği hiç düşünmez. Bunun
ibâdetlerini başkalarının görmesi ihlâsına zarar
vermez. Hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâyı görür gibi ibâdet et!
Sen görmüyor isen de, O, seni görmekdedir) buyuruldu.
Başkalarının
sevgisine ve medh etmelerine kavuşmak için, dünyâ işleri ile, onlara
iyilik yapmak, riyâ olur. İbâdet ile olan riyâ bundan dahâ fenâdır.
Allahü teâlânın rızâsını hiç düşünmeden yapılan
riyâ, hepsinden dahâ fenâdır. İbâdet yaparak Allahü teâlâdan dünyâ
menfeatlerini istemek, riyâ olmaz. Yağmur düâsına çıkmak
böyledir. İstihâre yapmak da, böyledir. Ücret ile
imâmlık, hatîblik, muallimlik yapmak, sıkıntıdan,
hastalıkdan ve fakîrlikden kurtulmak için âyet-i kerîmeler okumak da,
böyledir denildi. Bunlarda hem ibâdet, hem de menfeat niyyetleri
bulunmakdadır. Ticâret maksadı ile hacca gitmek de böyledir.
İbâdet niyyeti hiç bulunmazsa riyâ olurlar. İbâdet niyyeti çok
olursa, sevâb hâsıl olur. İbâdetlerini başkalarına
göstermek, onlara öğretmek ve teşvîk etmek niyyeti ile
olursa, yine riyâ olmaz ve çok sevâb olur. Ramezân orucunu tutmakda riyâ olmaz.
Allahü teâlânın rızâsı için nemâza başlayıp, sonradan
hâsıl olan riyânın zararı olmaz. Riyâ ile yapılan farzlar
sahîh olur. İbâdet borcu ödenmiş olur ise de, sevâbı olmaz.
Et ihtiyâcını karşılamak niyyeti ile, kurban kesmek câiz
olmaz. Allahü teâlâ için ve bir insan için birlikde niyyet ederek kurban kesmek
câiz değildir. Allahü teâlânın rızâsı için olmayıp,
yalnız hacdan, gazâdan gelen için ve gelen emîri, reîsi
karşılamak için kesilen hayvan leş olur. Kesmesi ve yimesi harâm
olur. Riyâdan korkarak ibâdeti terk etmek câiz değildir. Allahü
teâlânın rızâsı için nemâza durup, nemâzı bitirinceye kadar
hep dünyâ işlerini düşünürse, nemâzı sahîh olur.
Şöhrete sebeb olacak şeklde giyinmek de riyâ olur. Din
adamlarının, temiz, kıymetli elbise giymeleri
lâzımdır. Bunun için, imâmların, Cuma ve bayram günleri zînetli
elbise giymeleri sünnetdir.
Şöhret
için vaz vermek, nasîhat etmek, kitâb yazmak da riyâ olur. Vaz, emr-i marûf
ve nehy-i münker demekdir. Münâkaşa etmek, başkalarından üstün
görünmek ve övünmek için ilm öğrenmek de, riyâ olur.
Dünyâlık elde etmek, yanî mal, mevkı elde etmek için ilm
öğrenmek de, riyâ olur. Riyâ harâmdır. Allahü teâlâ için olan
ilm, Allahü teâlâdan korkmağı artdırır. Kendi
ayblarını görmeğe sebeb olur. Şeytânın
aldatmasına mâni olur. İlmini dünyâ kazancına, mâla ve
mevkıe kavuşmağa vâsıta eden din adamlarına (ulemâ-i
sû), yanî kötü din adamları denir. Bunların gideceği yer,
Cehennemdir. Herkesin yanında sünnetlere uygun olarak, yalnız iken
ise, edeblere uymıyarak yapılan ibâdetler, riyâ olur. Onbirinci
maddenin sonuna bakınız!
Yapılan
ibâdetin sevâbını, ölü veyâ diri başkasına hediyye
etmek câizdir. Hac, nemâz, oruc, sadaka, Kurân-ı kerîm, mevlid okumak,
zikr ve düâ okumak sevâblarını başkasına hediyye etmek,
hanefî mezhebinde câizdir. Bu ibâdetleri ücret
karşılığı, pazarlık ederek yapmak câiz
değildir. Allahü teâlâ için Kurân okuyup, verilen hediyye kabûl edilir.
Mâlikî ve şâfiî mezheblerinde, sadaka, zekât ve hac gibi mâl ile
yapılan ibâdetlerin sevâbını hediyye etmek câiz olup, nemâz,
oruc ve Kurân-ı kerîm okumak gibi beden ile yapılanları câiz
değildir. Hadîs-i şerîfde, (Kabristândan geçen kimse onbir ihlâs
sûresi okuyup, sevâbını kabrdekilere hediyye ederse, meyyitler
adedince sevâb verilir) buyuruldu. Hanefî olan, sevâbını hediyye
eder. Mâlikî ve Şâfiî ise, meyyitin afvı için düâ eder.
İbâdetlerin
sahîh olması için, Allahü teâlânın rızâsı için yapmağa
niyyet etmek lâzımdır. Niyyet, kalb ile olur. Yalnız
söylemek ile niyyet edilmiş olmaz. Kalb ile birlikde olmak
şartı ile söyliyerek niyyet etmek câiz olur denildi. Kalb ile
niyyet, söz ile niyyete benzemezse, kalbdeki niyyete bakılır.
Yalnız yemîn etmek böyle değildir. Yemîn etmekde, söz
esâsdır. İbâdetlerde niyyetin söz ile
yapılacağını bildiren hiçbir hadîs-i şerîf ve haber
mevcûd değildir. Dört mezhebin imâmları da bildirmemişdir.
Niyyet, ibâdet yapmağı kalbe getirmek, hâtırlamak değildir.
Allahü teâlâ için yapmağı irâde etmek, istemek demekdir. Niyyet,
ibâdete başlarken yapılır. Dahâ önce, meselâ bir gün
önce yapılırsa, niyyet olmaz. Buna emel, arzû, vad denir.
Meselâ, hanefî mezhebinde oruca niyyet etmek zemânı, bir gün evvel,
güneşin batmasından başlayarak, ertesi gün, (Dahve-i kübrâ)
vaktine kadardır.
Başkalarının
günâha girmemeleri için, bir kimsenin mubâhları terk etmesi iyi olur.
Fekat sünnetleri, hattâ müstehabları terk etmesi câiz olmaz. Meselâ gîbet
yapmamaları için, misvâk kullanmağı, sarık
sarmağı, başı açık gezmeği, merkebe binmeği
terk etmek iyi olmaz. Misvâk, misvak ağacının veyâ zeytin, dut
ağaçlarının dalından kesilen bir çubukdur. Bir parmak
kalınlığında, bir karış uzunluğundadır.
Kadınların misvâk yerine sakız çiğnemeleri de câizdir.
Misvâk bulamayan, baş ve şehâdet parmaklarını
dişlerine sürer. Bişr-i Hâfî, sokakda başı açık
yürürdü.
Günâh
işleyecek kimsenin, bu günâhdan vaz geçmesi, Allahü teâlâdan korkduğu
için veyâ insanlardan hayâ etdiği için, yâhud başkalarının
yapmasına sebeb olmamak için olur. Allahü teâlâdan korkarak terk etmenin
alâmeti, o günâhı gizli olarak da işlememekdir. İnsanlardan hayâ
etmek, onların kötülemelerinden korkmak demekdir.
Başkalarının günâh işlemelerine sebeb olmak, yalnız
yapmakdan dahâ çok günâhdır. Başkalarının bu günâhı
işlemelerinin günâhları da, kıyâmete kadar bunlara sebeb olana
yazılır. Bir hadîs-i şerîfde, (İnsan günâhını
dünyâda gizlerse, Allahü teâlâ da, kıyâmet günü, bu günâhı
kullarından saklar) buyuruldu. Herkese vera sâhibi olduğunu
bildirmek için, günâhını saklamak ve gizli olarak devâm etmek, riyâ
olur.
İbâdetlerini
başkalarına göstermekden hayâ etmek câiz değildir. Hayâ,
günâhlarını, kabâhatlerini göstermemeğe denir. Bunun için,
vaz vermekden ve emr-i marûf ve nehy-i münker yapmakdan [din kitâbı,
ilmihâl kitâbı yazmakdan ve satmakdan] ve imâmlık, müezzinlik
yapmakdan, Kurân-ı kerîm ve mevlid okumakdan hayâ etmek câiz
değildir. (Hayâ îmândandır) hadîs-i şerîfinde hayâ, kötü,
günâh şeyleri göstermekden utanmak demekdir. Müminin, önce
Allahü teâlâdan hayâ etmesi lâzımdır. Bunun için, ibâdetlerini
sıdk ile, ihlâs ile yapmalıdır. Buhârâ âlimlerinden birisi,
sultânın oğullarının sokakda abes oyun
oynadıklarını gördü. Elindeki asâ ile bunları
dövdü. Kaçdılar. Babalarına şikâyet etdiler. Sultân, bunu
çağırıp, sultâna karşı çıkanın habs
olacağını bilmiyor musun dedi. Âlim, cevâb olarak, Rahmâna
karşı çıkanın Cehenneme gideceğini bilmiyor musun
dedi. Sultân, emr-i marûf yapmak vazîfesini sana kim verdi dedi. Âlim,
seni kim sultân yapdı cevâbını verince, beni halîfe sultân
yapdı dedi. Beni de, halîfenin Rabbi vazîfelendirdi dedi. Sultân, sana
Semerkand şehrinde emr-i marûf yapmak vazîfesini veriyorum dedikde, ben
de kendimi bu vazîfeden azl etdim cevâbını verdi. Bu cevâbına
hayret etdim, emr olunmadan, izn verilmeden vazîfe
yapdığını söyledin. İzn verilince de, azl
olunmanı istiyorsun dedi. Sen izn verince, sonra azl edersin. Rabbimin
verdiği vazîfeden beni kimse azl edemez dedi. Bu söz üzerine sultân,
dile benden istediğini vereyim dedi. Gençlik hâlimi bana getir dedi. Bu
iş elimden gelmez deyince, bana bir fermân yaz da, Cehennemdeki meleklerin
reîsi olan Mâlik, beni ateşde yakmasın dedi. Bunu da yapamam deyince,
benim öyle bir sultânım var ki, herşeyimi Ondan istiyorum. Her
dilediğimi ihsân etdi. Bunu yapamam hiç demedi, dedi. Sultân, beni düâdan
unutma diyerek serbest bırakdı.
Hadîs-i
şerîfde, (Başkalarına gösteriş için nemâzını
güzel kılan, yalnız olduğu zemân böyle kılmıyan,
Allahü teâlâyı tahkîr etmiş olur) ve (Sizde bulunmasından en çok
korkduğum şey, şirk-i asgara yakalanmanızdır.
Şirk-i asgar, riyâ demekdir) ve (Dünyâda riyâ ile ibâdet edene,
kıyâmet günü, ey kötü insan! Bugün sana sevâb yokdur. Dünyâda kimler
için ibâdet etdin ise, sevâblarını onlardan iste denir) ve (Allahü
teâlâ buyuruyor ki, benim şerîkim yokdur. Başkasını bana
şerîk eden, sevâblarını ondan istesin. İbâdetlerinizi ihlâs
ile yapınız! Allahü teâlâ, ihlâs ile yapılan işleri kabûl
eder) buyuruldu. İbâdet, Allahü teâlânın rızâsına
kavuşmak için yapılır. Başkasının muhabbetine,
ihsânına kavuşmak için yapılan ibâdet, ona tapınmak olur.
Allahü teâlâya ihlâs ile ibâdet etmemiz emr olundu. Hadîs-i şerîfde,
(Allahü teâlânın birliğine îmân edenden ve nemâzı ve zekâtı
ihlâs ile yapandan Allahü teâlâ râzı olur) buyuruldu. Resûlullah
sallallahü aleyhi ve sellem Muâz bin Cebeli radıyallahü teâlâ anh,
Yemene vâlî olarak gönderirken, (İbâdetlerini ihlâs ile yap.
İhlâs ile yapılan az amel kıyâmet günü sana yetişir) ve
(İbâdetlerini ihlâs ile yapanlara müjdeler olsun. Bunlar hidâyet
yıldızlarıdır. Fitnelerin karanlıklarını yok
ederler) ve (Dünyâda harâm edilmiş olan şeyler melûndur. Ancak Allah
için yapılan şeyler kıymetlidir) buyuruldu. Dünyâ nimetleri
geçicidir. Ömrleri pek kısadır. Bunları ele geçirmek için
dînini vermek ahmaklıkdır. İnsanların hepsi âcizdir. Allahü
teâlâ dilemedikce, kimse kimseye fâide ve zarar yapamaz. İnsâna Allahü
teâlâ kâfîdir.
Allahü
teâlâdan korkmalı, Onun rahmetinden ümmîdi kesmemelidir. Ümmîd, recâ,
korkudan çok olmalıdır. Böyle olanın ibâdetleri zevkli
olur. Gençlerde korkunun dahâ fazla olması, ihtiyârlarda recânın dahâ
fazla olması lâzımdır denildi. Hastalarda recâ fazla
olmalıdır. Korkusuz recâ ve recâsız korku câiz değildir.
Birincisi emîn olmak, ikincisi ümmîdsiz olmakdır. Hadîs-i kudsîde, (Kulumu,
beni zan etdiği gibi karşılarım) buyuruldu. Zümer
sûresindeki elliüçüncü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allah bütün günâhları
afv eder. O gafûrdur, rahîmdir) buyuruldu. Bunlardan, recânın fazla
olması lâzım geldiği anlaşılmakdadır. (Allah
korkusundan ağlayan, Cehenneme girmez) ve (Benim bildiğimi
bilseydiniz, az güler çok ağlardınız) hadîs-i şerîfleri de,
havfın, korkunun fazla olması lâzım geldiğini
göstermekdedir.
Hevâ ve
hevesden kaçmak isterim,
beni bana
komaz, divâne nefsim.
İyiyi
kötüden seçmek isterim,
beni bana
komaz, divâne nefsim.
Özümü
düzene koymak isterim,
hayrımı,
şerrimi, bilmek isterim.
Aklımı
başıma dermek isterim,
beni bana
komaz, divâne nefsim.
Dünyâya her
gelen, gitmekde dâim,
Yolcuya
düşeni, derim yapayım.
Gelenden,
gidenden ibret alayım,
beni bana
komaz, divâne nefsim.
10 - Kalb
hastalıklarının onuncusu (Tûl-i emel)dir. Tûl-i emel, zevk ve
safâ sürmek için çok yaşamağı istemekdir. İbâdet yapmak
için, çok yaşamağı istemek, tûl-i emel olmaz. Tûl-i emel
sâhibleri, ibâdetleri vaktinde yapmazlar. Tevbe etmeği terk ederler.
Kalbleri katı olur. Ölümü hâtırlamazlar. Vaz ve nasîhatdan
ibret almazlar. Hadîs-i şerîfde, (Lezzetlere son veren şeyi çok
hâtırlayınız) buyuruldu. Hadîs-i şerîfde, (Ölümden
sonra olacak şeyleri bildiğiniz gibi, hayvânlar da bilselerdi, yimek
için semiz hayvan bulamazdınız) ve (Gece ve gündüz ölümü
hâtırlayan kimse, kıyâmet günü şehîdler yanında
olacakdır) buyuruldu. Tûl-i emel sâhibi, hep dünyâ mâlına ve mevkıine
kavuşmak için ömrünü harcar. Âhireti unutur. Yalnız zevk
ve safâsını düşünür. Çoluk çocuğunun bir senelik
gıdâsını hâzırlamak, uzun emel olmaz. Bir senelik
gıdâya (Havâyıc-i aslıyye) denir. Lüzûmlu eşyâdan
sayılır. Nisâb hesâbına katılmaz. Buna mâlik olan, zengin
sayılmaz. Buna mâlik olmıyan bekâr kimsenin kırk günlük
gıda maddesi saklaması câizdir. Dahâ fazla saklamaları tevekkülü
bozar. Hadîs-i şerîfde, (İnsanların en iyisi ömrü uzun ve
ameli güzel olan kimsedir) ve (İnsanların en kötüsü, ömrü
uzun, ameli kötü olandır) ve (Ölmek istemeyiniz. Kabr azâbı
çok acıdır. Ömrü uzun olup islâmiyyete uymak, büyük seâdetdir)
ve (Müslimânlıkda beyâzlaşan kıllar, kıyâmet günü nûr
olacakdır) buyuruldu.
Tûl-i emelin
sebebleri, dünyâ zevklerine düşkün olmak ve ölümü unutmak ve
sıhhatine, gençliğine aldanmakdır. Tûl-i emel
hastalığından kurtulmak için, bu sebebleri yok etmek
lâzımdır. Ölümün her an geleceğini düşünmelidir.
Sıhhatin, gençliğin ölüme mâni olmadıklarını
unutmamalıdır. Çocuklardaki ve gençlerdeki ölüm
sayısının yaşlılardaki ölüm sayısından
çok olduğunu istatistikler göstermekdedir. Çok hastaların
iyi olup yaşadıkları, çok sağlam kişilerin çabuk
öldükleri her zemân görülmekdedir. Tûl-i emel sâhibi olmanın
zararlarını ve ölümü hâtırlamanın fâidelerini
öğrenmelidir. Hadîs-i şerîfde, (Ölümü çok hâtırlayınız.
Onu hâtırlamak, insanı günâh işlemekden korur ve âhırete
zararlı olan şeylerden sakınmağa sebeb olur) buyuruldu.
Eshâb-ı kirâmdan Bera bin Âzib radıyallahü teâlâ anh diyor
ki, bir cenâzeyi götürdük. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, kabr
başına oturdu. Ağlamağa başladı. Mubârek
gözyaşları toprağa damladı. Sonra, (Ey
kardeşlerim! Hepiniz buna hâzırlanınız) buyurdu. Ömer
bin Abdülazîz rahime-hullahü teâlâ, bir âlimi görünce, nasîhat istedi.
O da, şimdi halîfesin, istediğin gibi emr edersin. Yarın
öleceksin, dedi. Biraz dahâ söyle deyince, Âdem aleyhisselâma
kadar, bütün dedelerin ölümü tatdı. Şimdi sıra sana geldi,
dedi. Halîfe, uzun zemân ağladı. Hadîs-i şerîfde,
(İnsanlara vâiz olarak ölüm yetişir. Zenginlik isteyene, kazâ ve
kadere îmân etmek yetişir) buyurdu ve (İnsânların en
akllısı, ölümü çok hâtırlayandır. Ölümü çok
hâtırlayan insana, dünyâda şeref, âhıretde yüksek dereceler
nasîb olur) ve (Allahü teâlâdan hayâ ediniz. Başkalarına kalacak olan
şeyleri toplamakla vaktinizi gayb etmeyiniz.
Kavuşamıyacağınız şeyleri ele geçirmek için
uğraşmayınız. İhtiyâcınızdan fazla binâlar
yapmakla hayâtınızı harcamayınız) ve (Evlerinizi harâm
malzeme ile yapmayınız. Dîninizin ve dünyânızın harâb
olmasına sebeb olur) ve çok sevdiği Üsâme bin Zeydin radıyallahü
teâlâ anhümâ bir ay sonra ödemek üzere yüz altına bir köle
satın aldığını işitince, (Siz buna hayret
etmediniz mi? Üsâme tûl-i emel sâhibi olmuş) buyurdu. İhtiyâc
maddelerinin veresiye de alınmaları câizdir. Bir hadîs-i
şerîfde, (Cennete gitmek istiyen, uzun emel sâhibi olmasın. Dünyâ
işleri ile uğraşması ölümü unutdurmasın. Harâm
işlemekde Allahdan hayâ etsin) buyurdu. Harâm olan lezzetlerin içinde
yaşamak için uzun emel sâhibi olmak harâmdır. Mubâhlarla lezzetlenmek
için tûl-i emel sâhibi olmak, harâm değil ise de, iyi değildir.
Çok yaşamağı değil, sıhhat ve âfiyet ile
yaşamağı istemelidir.
11 - Kalb
hastalıklarının onbirincisi (Tama)dır. Dünyâ lezzetlerini
harâm yollardan aramağa (Tama) denir. Tamaın en kötüsü,
insanlardan beklemekdir. Kibre, ucba sebeb olan (Nâfile) ibâdetleri ve
âhıreti unutduran (Mubâh)ları yapmak da Tama olur. Tamaın
zıddına, aksine (Tefvîz) denir. Tefvîz, halâl ve fâideli şeyleri
kazanmağa çalışıp da, bunlara kavuşmağı
Allahü teâlâdan beklemekdir.
Şeytân,
riyâyı ihlâs olarak ve tamaı tefvîz olarak göstererek,
insanı aldatmağa çalışır. Allahü teâlâ, herkesin
kalbine bir melek vazîfelendirmişdir. Bu melek, insana iyi düşünceler
(ilhâm) eder. Şeytân da, insanın kalbine kötü düşünceler,
(vesvese)ler getirir. Halâl yiyen kimse, ilhâm ile vesveseyi birbirinden
ayırır. Harâm yiyenler ayıramaz. İnsanın nefsi de,
kalbine kötü düşünceler getirir. Bu düşüncelere ve arzûlara
(Hevâ) denir. İlhâm ve vesvese devâmlı olmaz. Nefsin hevâsı ise,
devâmlıdır ve gitdikce artar. Vesvese, düâ ederek, zikr ederek
azalır ve yok olur. Hevâ ise, ancak kuvvetli (mücâhede) ile azalır,
yok olur. Şeytân, köpek gibidir. Köpek kovalayınca kaçar
ise de, başka tarafdan yine gelir. Nefs, kaplan gibidir. Saldırması,
ancak öldürmekle biter. İnsanlara vesvese veren şeytâna bunun
için (hannâs) denilmişdir. İnsan, şeytânın bir vesvesesine
uymazsa, bundan vazgeçer. Başka vesveseye başlar. Nefs-i emmâre,
dâimâ zararlı şeyler ister. Şeytân ise, çok hayrlı işe
mâni olmak için, az hayrlı olan şeyi de vesvese yapar. Büyük günâha
sürüklemek için, küçük hayr yapmağı da vesvese eder.
Şeytânın vesvesesi olan hayrlı iş, insana tatlı gelir
ve acele ile yapmak ister. Bunun için, hadîs-i şerîfde, (Acele etmek,
şeytândandır. Beş şey bundan müstesnâdır:
Kızını evlendirmek, borcunu ödemek, cenâze hizmetlerini
çabuk yapmak, müsâfiri doyurmak, günâh yapınca hemen tevbe etmek)
buyuruldu. (Eşiat-ül-lemeât)de, nemâzı gecikdirmemeli bâbındaki
hadîs-i şerîfde, (Yâ Alî! Üç şeyi gecikdirme! Nemâzı evvel
vaktinde kıl! Hâzırlanmış cenâze nemâzını hemen
kıl! Dul veyâ kızı, küfvü isteyince, hemen ver!) Yanî,
nemâzını kılan ve günâh işlemiyen ve nafakasını
halâlden kazanan birini bulunca, hemen ona ver buyuruldu. İlhâm olunan
hayr, Allahü teâlânın korkusu ile ve yavaş yavaş
yapılır ve sonu düşünülür. Bir hadîsde, (Melekden gelen ilhâm,
islâmiyyete uygun olur. Şeytândan gelen vesvese islâmiyyetden
ayrılmağa sebeb olur) buyuruldu. İnsan, ilhâm olunan
şeyleri yapmalı. Vesveseyi yapmamak için cihâd etmeli,
çalışmalıdır. Nefse uyan kimse vesveselere tâbi olur.
Nefsin hevâsına uymayanın, ilhâma uyması kolay olur. Bir hadîs-i
şerîfde, (Şeytân, kalbe vesvese verir. Allahın ismi zikr
edilince, söylenince kaçar. Söylenmezse vesveselerine devâm eder)
buyuruldu. [Zikr etmek lâzım olduğu, bu hadîs-i şerîfden de
anlaşılmakdadır.] Kalbe gelen hâtıranın cinsini
anlamak için, islâmiyyete uygun olup olmadığına
bakılır. Böyle anlaşılamazsa, sâlih olan bir âlime
sorulur. Sâlih olmıyan, dîni dünyâ kazançlarına âlet eden kötü
din adamına sorulmaz. Yâhud, Resûlullaha sallallahü aleyhi ve sellem
kadar üstâdlarının hepsi malûm olan hakîkî bir rehbere sorulur.
(Kutb-i medâr) denilen Evliyâ, az olsa da, kıyâmete kadar mevcûddur.
(Kutb-i irşâd) denilen Ehl-i sünnet âlimi her zemân ve her yerde bulunmaz.
Uzun zemân aralıkları ile ve nâdir olarak bulunur. Her yerde çok
bulunan câhil tarîkatcıları ve yalancı şeyhleri, hakîkî
rehber sanmamalıdır. Böylelerin tuzaklarına düşerek
dünyâda ve âhıretde seâdetden mahrûm kalmamak için çok uyanık
olmalıdır. Kalbe gelen hâtıra, nefse acı gelirse, hayr
olduğu anlaşılır. Tatlı gelir, hemen yapmak isterse,
şer olduğu anlaşılır.
Şeytânın
hîleleri çokdur. Bunlardan onu mühimdir: Birincisi, Allahü teâlânın senin
ibâdetine ihtiyâcı yokdur, der. Buna karşı Bekara sûresi,
altmışikinci âyetinin (Amel-i sâlihin fâidesi, bunu yapanadır)
meâl-i şerîfini hâtırlamalıdır.
Şeytânın
ikinci hîlesi, Allahü teâlâ rahîmdir, kerîmdir, seni de afv eder, Cennete kor,
der. Buna karşı, Lokman sûresi, otuzüçüncü âyetinin (Allahın
kerîm olması, sizi aldatmasın) ve Meryem sûresi,
altmışüçüncü âyetinin, (Cennete kullarımızdan müttekî
olanları vâris kılarız) meâl-i şerîflerini
hâtırlamalıdır.
Üçüncü
hîlesi, senin ibâdetlerin hep kusûrludur. Riyâ karışıkdır.
Böyle ibâdetlerle müttekî olamazsın. Allahü teâlâ, Mâide sûresinde,
(Allah, yalnız müttekîlerin ibâdetlerini kabûl eder) buyuruyor. Senin
ibâdetlerin kabûl olmaz. Boşuna uğraşıyorsun. Boş
yere, sopa yiyen hayvan gibi, eziyyet çekiyorsun, der. Buna
karşılık, ben, Allahü teâlânın azâbından kurtulmak ve
emrine uymak için ibâdet ediyorum. Benim vazîfem, emri yerine getirmekdir.
Kabûl olup olmıyacağı, Onun bileceği şeydir.
Şartlarına uygun olan ve farzları yapılan ibâdetin sahîh
olması muhakkakdır, demelidir. Farzları terk etmek büyük
günâhdır. Bu günâhlardan kurtulmak için ibâdetleri yapmak
lâzımdır. İbâdet yapmadan Cennete girmek için düâ etmek
günâhdır. Hadîs-i şerîfde, (Aklı olan kimse, nefsine uymaz ve
ibâdet yapar. Ahmak olan, nefsine uyar, sonra Allahın rahmetini bekler) buyuruldu.
Âhıret için lâzım olan şeyleri, bu fânî dünyâda
hâzırlamak lâzımdır.
Şeytânın
hîlelerinden dördüncüsü, şimdi dünyâyı kazanmak için
çalış da, râhata kavuş, o zemân, râhat râhat, huzûr içinde
ibâdet edersin, diyerek ibâdet yapmağa mâni olur. Buna cevâb olarak, ecel
benim elimde değildir. Herkesin ömrünü Allahü teâlâ ezelde takdîr
etmişdir. Belki yakında ölürüm. İbâdet vazîfelerini
vaktinde yapmalıyım, demelidir. Hadîs-i şerîfde,
(Helekel-müsevvifün) buyuruldu ki, bugünkü vazîfelerini yarına
bırakanlar zarar etdiler, demekdir.
Şeytânın
hîlelerinden beşincisi, ibâdetleri terk etdiremeyince, çabuk kıl,
vaktini kaçırma, diyerek şartlarını, farzlarını
temâm yapdırmamak ister. Buna karşılık, farzlar çok
azdır. Bunları, yavaş yavaş ve şartlarına uygun
olarak yapmak lâzımdır. Farz olmıyanları da,
şartlarına uygun olarak az yapmak, şartları noksan olarak
çok yapmakdan iyidir, demelidir.
Altıncı
hîle olarak riyâyı tavsiye eder. Herkes görsün de, beğensin,
der. Buna cevâb olarak, kendine fâide ve zarar vermek, kimsenin elinde
değildir. Başkalarına ise, hiç veremezler. Böyle olan
kimselerden birşey beklemek abes olur, bâtıl olur. Fâide ve zarar
veren ancak Allahü teâlâdır. Yalnız onun görmesi, bana
yetişir, demelidir.
Yedinci hîle
olarak, ibâdetlere mâni olamıyacağını anlayınca,
insana ucb, yanî ibâdetlerini beğenmek vesvesesi verir. Senin gibi
akllı, uyanık kimse var mı? Bu zemânda, herkes gaflet uykusunda
iken, sen ibâdet yapıyorsun, der. Buna karşılık, bu akl ve
intibâh benden değildir. Rabbimin ihsânıdır. Onun ihsânı
olmasa, ibâdet yapamam demelidir.
Sekizinci
hîle olarak, ibâdetlerini gizli yap. Allahü teâlâ, senin sevgini ve
şerefini insanların kalbine yerleşdirir, diyerek gizli riyâya
düşürmek ister. Buna karşılık, ben Allahü teâlânın
kuluyum. O, benim sâhibimdir. İbâdetimi isterse beğenir, isterse red
eder. İnsanlara bildirip bildirmemesine karışamam, demelidir.
Dokuzuncu
hîle olarak da, ibâdet yapmağa ne lüzûm var? İnsanların saîd ve
şakî olacakları ezelde takdîr edilmişdir. Saîd olan, ibâdeti
terk edince, afv edilir, Cennete gider. Ezelde şakî olan, ne kadar ibâdet
yaparsa yapsın, fâidesi olmaz, muhakkak Cehenneme gider. O hâlde, kendini
boşuna yorma! Râhatına bak, der. Buna cevâb olarak, ben kulum, kulun
vazîfesi, sâhibinin emrini yapmakdır, demelidir. Buna karşılık,
(Emri yapmayınca, azâb korkusu olursa, emri yapmak lâzım olur. Ezelde
saîd olan için bu korku yokdur) derse, buna cevâb olarak da, Rabbim
herşeyi bilir ve dilediğini yapar. Dilediğine hayr,
dilediğine şer verir. Kimsede, Ona süâl sormak hakkı yokdur
demelidir. İblîs, Îsâ aleyhisselâma görünerek, (Ezelde Allahü
teâlânın takdîr etdikleri hâsıl olur) diyorsun, öyle mi? dedi.
Evet, öyledir buyurdu. Öyle ise, kendini şu dağın
tepesinden aşağı at. Eğer ezelde selâmetin takdîr
edilmiş ise, sana birşey olmaz dedi. Cevâbında, ey melûn!
Allahü teâlâ kullarını imtihân eder. Kulun, sâhibini imtihân
etmeğe hakkı yokdur, buyurdu. Şeytânın bu hîlesine
karşı, (İbâdet yapmak fâidelidir. Çünki, ezelde saîd
isem, sevâbların artması, derecelerin yükselmesi için ibâdetleri
yapmak lâzımdır. Şakî isem, ibâdet yapmamak azâbından
kurtulmak için, ibâdet yapacağım) demelidir. İbâdet
yapmanın bana hiçbir zararı da olmaz. Çünki, Allahü teâlâ
hakîmdir. İbâdet yapanlara azâb etmesi, Onun hikmetine yakışmaz.
İbâdeti terk etmenin, ezelde saîd olana zararı olmasa bile, fâidesi
yokdur. Böyle olunca, terk etmek nasıl tercîh edilir? Aklı olan
kimse, fâideli olanı yapar. Fâidesiz olanı terk eder. Ezelde
şakî isem, Rabbime itâat etmiş olarak Cehenneme girmeği, âsî
olarak girmeğe tercîh ederim. Bundan başka, Allahü teâlâ, ibâdet
edenleri Cennete sokacağını, ibâdet etmiyenlere Cehennemde azâb
yapacağını vad etmişdir. Allahü teâlâ vadinde
sâdıkdır. Vadinden dönmiyeceği, söz birliği ile
bildirilmişdir.
Allahü teâlâ
herşeyi sebeb ile yaratmakdadır. Âdet-i ilâhiyyesi böyledir.
Ancak mucize ve kerâmet olarak âdetini bozmakdadır. İbâdetleri,
Cennete girmek için sebeb yapdığını bildiriyor. Yanî,
Cennet nimetlerini ibâdetlere karşılık olarak
yaratmışdır. Hadîs-i şerîfde, (Hiç kimse Cennete, ibâdeti
sebebi ile girmez) buyuruldu. Karşılık başkadır, sebeb
olmak başkadır.
Şeytân
hîlelerinin onuncusu olarak, ibâdet yapmak ezelde takdîr edilmiş ise,
mümkin olur. Allahü teâlânın takdîri değişmez. İbâdet
yapmakda ve terk etmekde insanlar mecbûr olmakdadır, der.
Şeytânın bu sözü bir evvelkinin aynıdır. Ezelde saîd
denilenlere ibâdet yapmak nasîb olur. Şakî denilenlerin de terk etmeleri
lâzım olur. Şeytânın bu hîlesine karşı, herşeyi
ve insanların iyi, kötü her işini Allahü teâlâ yaratıyor
ise de, insanlara ve hayvânlara (irâde-i cüziyye) vermişdir. İrâde-i
cüziyye insandan meydâna gelir. Fekat, insan bunu yaratdı denilemez.
Çünki irâde hâricde mevcûd birşey değildir. İnsanın
kalbinde hâsıl olmakdadır. Hâricde mevcûd olan şeyin meydâna
gelmesine (Halk etmek), yaratmak denir. Allahü teâlânın (İrâde-i
külliye)si ise hâricde vücûdü var olan bir kuvvetdir. Allahü teâlâ,
insanın ihtiyârî hareketini yaratmak için, insanın irâdesini sebeb
kılmışdır. Bu şart olmasa da yaratır. Fekat bu şart
ile, bu sebeb ile yaratması âdetidir. Peygamberlerinde aleyhimüssalevâtü
vetteslîmât ve Evliyâsında kaddesallahü teâlâ esrârehümülazîz bu
âdetini bozarak sebebsiz de yaratdığı çok görülmüşdür.
Buna (Kerâmet) denir.
İnsanların
işleri yalnız irâde-i cüziyye ile meydâna gelmez. Yanî insanın
her istediği vücûde gelmez. Yalnız Allahü teâlânın irâdesi ile
de yaratmak âdeti değildir. Bunun için, insanlar işlerinde mecbûr
değildirler. İnsan irâde eder. Hareket etmesini ister, kudretini
kullanır, Allahü teâlâ da, irâde ederse, iş meydâna gelir.
Şeytân, (İnsan, Allahü teâlâ isterse ibâdet yapar, istemezse yapmaz.
O hâlde insan, işleri yapıp yapmamakda cebr olunmakdadır.
İnsan çalışsa da, çalışmasa da, ezeldeki kazâ ve kader
hâsıl olacakdır) diyerek aldatmakdadır. İnsanın
işleri ezeldeki takdîr ile meydâna geliyor ise de, meydâna gelmeleri için,
önce kul irâde-i cüziyyesini kullanmakdadır. İşin
yapılmasını veyâ yapılmamasını istemekdedir.
İnsanın işlerini Allahü teâlânın ezelde takdîr etmesi
demek, insanın neleri irâde edeceğini bilmesi ve dilemesi demekdir. Bunları
Levh-ül-mahfûzda yazmışdır. Böyle olduğu için, kulun
mecbûr olması lâzım gelmez. Bir kimse, birisinin bir günde
yapacağı şeyleri bilse ve bunları yapmasını irâde
etse ve hepsini bir kâğıda yazsa, bunları yapacak olan kimse, o
kimsenin mecbûru olmaz. Yapacaklarımı biliyordun ve
yapılmasını istedin ve kâğıda yazdın. O hâlde,
bunları sen yapdın da diyemez. Çünki, bunları kendi
irâdesi ile ve kendisi yapmışdır. O kimsenin bildiği ve
dilediği ve yazdığı için yapmamışdır. Allahü
teâlânın ezelde bilmesi ve dilemesi ve levh-ül-mahfûza yazması da,
insanları mecbûr etmek olmaz. Allahü teâlâ ezelde dilediği için,
levh-ül-mahfûza yazmışdır. Kulun yapacağını
bildiği için, yapılmasını irâde etmişdir. Allahü
teâlânın ezeldeki bilgisi, kulun kendi irâdesi ile yapacağı
işe bağlıdır. Kulun işi de, Allahü teâlânın bu
ilmi ve irâdesi ile ve yaratması ile meydâna gelmekdedir. Kul, irâdesini
kullanmazsa, Allahü teâlâ, kulun irâdesini kullanmıyacağını
ezelde bilir ve bildiği için irâde etmez ve yaratmaz. Demek ki, ilm malûma
tâbidir. İnsanların irâdesi olmasaydı da, insanların
işleri yalnız Allahü teâlânın irâdesi ile
yaratılsaydı, insanlar mecbûrdur denilirdi. Ehl-i sünnet mezhebine
göre, insanların işleri, insanın kudreti ile Allahü
teâlânın kudretinin birlikde tesîri ile meydâna gelmekdedir.
[İnsanın
kalbi yanî gönlü madde değildir. Elektrik ve miknâtıs
dalgaları gibidir. Yer kaplamaz. Fekat, göğsümüzün sol
tarafında bulunan, yürek dediğimiz et parçasında, kuvveti,
tesîrleri hâsıl olmakdadır. Akl, nefs ve rûh da, kalb gibi birer
varlıkdırlar. Bu üçünün de, kalb ile bağlantısı,
irtibâtı vardır. İnsanın, gözü, kulağı,
burnu, ağzı ve cildi ile his etdiği renk, ses, koku, zevk [tad]
ve sıcaklık, sertlik gibi şeyler, duygu sinirleri ile dimâga
gelir. Beyin de bunları hemen kalbe bildirir. Aklın, nefsin, rûhun ve
şeytânın arzûları, istekleri de, kalbe gelir. Kalb, ne
yapılacağına karâr verir, irâde eder, seçer. Bu şeyleri yâ
red eder, yok eder. Yâhud dimâga bildirir. Dimâg da, bunları hareket
sinirleri ile uzvlara, organlara bildirir. Organlar da, Allahü teâlâ isterse ve
kuvvet verirse, hareket ederek, kalbin irâde ve ihtiyâr etdiği şey
yapılır.]
Kötü
huylardan sefer etse kişi,
hüsnü ahlâk
şehrine girse kişi!
Zikr-i Hakdan
bir nefes dûr olmasa,
zât-ı
Hakkı hiç ferâmuş kılmasa.
Nefs-i âsî,
âkıbet mutî olur,
rûh-ı
mümin Sîdreden eyler ubûr.
Küfr-ü
inkârdan geçip nefs-i denî,
burda olur,
hâlisiyyet madeni.
12 - Kalb
hastalıklarının onikincisi (Kibr)dir. Kibr, kendisini
başkasından üstün görmekdir. Kendini ondan üstün görmekle,
kalbi râhat eder. (Ucb) da kendini ondan üstün bilmekdir. Burada
başkasını düşünmez. Kendini ve ibâdetlerini beğenir.
Kibr; kötü huydur. Harâmdır. Hâlıkını, Rabbini
unutmanın alâmetidir. Çok din adamı, bu kötü
hastalığa yakalanmışdır. Hadîs-i şerîfde,
(Kalbinde zerre kadar kibr bulunan kimse Cennete girmez) buyuruldu. Kibrin
aksine (Tevâdu) denir. Tevâdu kendini başkaları ile bir
görmekdir. Başkalarından dahâ üstün ve dahâ aşağı
görmemekdir. Tevâdu, insan için çok iyi bir huydur. Hadîs-i şerîfde,
(Tevâdu edene müjdeler olsun) buyuruldu. Tevadû sâhibi, kendini
başkalarından aşağı görmez. Zelîl ve miskîn
olmaz. Mâlını halâldan kazanıp çok hediyye verir.
Âlimlerle ve fen adamları ile tanışır. Fakîrlere
merhamet eder. Hadîs-i şerîfde, (Tevâdu eden, halâl kazanan, huyu güzel
olan, herkese karşı yumuşak olan ve kimseye kötülük
yapmayan, çok iyi bir insandır) ve (Allah için tevâdu edeni, Allahü teâlâ
yükseltir) buyuruldu. Tekebbür edene, yanî kibr sâhibi olana karşı
tekebbür etmek câizdir. Allahü teâlâ, kullarına karşı
mütekebbirdir. Allahü teâlâ, kibriyâ sâhibidir. Kibr sâhibine tekebbür etmek,
sadaka vermek gibi sevâbdır. Kibr sâhibine karşı tevâdu eden
kimse, kendisine zulm etmiş olur. Bidat sâhiblerine ve zenginlere
karşı da tekebbür etmek câizdir. Bu tekebbür kendini yüksek
göstermek için değildir. Onlara ders vermek, gafletden
uyandırmak içindir. Harbde düşmâna karşı tekebbür etmek
sevâbdır. Bu tekebbüre (Huyelâ) denir. Sadaka verirken, neşe ve sevinç
ile karışık tekebbür etmek lâzımdır. Sadaka verenin tekebbür etmesi, fakîre
karşı değildir. Verdiği mâlı küçültmekdir. Mâla
kıymet vermediğini gösterir. Hadîs-i şerîfde, (Veren el,
alandan yüksekdir) buyuruldu. Riyâ, gösteriş yapanlara
karşı da tekebbür etmek câizdir. Kendinden aşağı
olanlara karşı tevâdu göstermek iyi ise de, bunun ifrâta
kaçmaması, yanî aşırı olmaması lâzımdır.
Aşırı olan tevâdua (Temelluk) denir. Temelluk, ancak üstâda ve
âlime karşı câizdir. Başkalarına karşı câiz
değildir. Hadîs-i şerîfde, (Temelluk, müslimân ahlâkından
değildir) buyuruldu. Şir:
Muallim ile
tabîbe
temelluk
etmek lâzımdır.
Biri
bâtın, biri zâhir,
tedâvîsine
hâdimdir.
Kibr
çeşidlerinin en kötüsü Allahü teâlâya karşı kibrli
olmakdır. Nemrûd böyle idi. Tanrı olduğunu ilân etdi.
Allahü teâlânın nasîhat vermek için gönderdiği Peygamberi
aleyhissalâtü vesselâm ateşe atdı. Firavn da böyle
ahmaklardan biri idi. Mısırda ülûhiyyetini ilân etdi. Ben sizin
güçlü tanrınızım dedi. Allahü teâlâ, nasîhat vermek için, Mûsâ
aleyhisselâmı gönderdi. Buna inanmadı. Allahü teâlâ, onu
Süveyş denizinde boğdu. Bunlar gibi, bu dünyânın
yaratıcısına inanmayanlara (Dehrî), ateist denir. [Her asrda
böyle ahmaklar gelmişdir. Mao gibi, Stalin gibi zâlimler, milyonlarca
insanı öldürerek ve işkence yaparak ve din, islâm
adamlarını ve kitâblarını yok ederek, milletlerini
sindirmişler, korkutmuşlardır. Her istediklerini zorla
yapdırarak şımarmışlardır. İlâha, mabûda
mahsûs üstünlüklere mâlik olduklarını sanmışlar ve
söylemişlerdir. İslâm kitâblarının yurdlarına
sokulmasını, okunmasını yasak etmişler, dinden, Allahü
teâlâdan bahs edenleri öldürmüşlerdir. Allahü teâlânın
kahrından, gadabından kurtulamayıp yok olmuşlar. Târîhde
geçen bütün zâlimler gibi, lanet ve nefret ile anılmışlardır.
İhtilâl ve hîle yolu ile, bazı arab memleketlerinin başına
geçen, zehrli propagandalarla beyinleri yıkanmış, zâlimler,
diktatörler de, o ateistleri taklîd ediyor, islâm
düşmanlığı yapıyorlar. Târîh kitâblarında
okudukları zâlimlerin feci âkıbetlerinden ibret almıyorlar.
Dünyâda, âhıretde başlarına gelecek olan azâbları,
felâketleri hiç düşünmiyorlar.]
Resûlullaha
sallallahü aleyhi ve sellem karşı da tekebbür edenler çok
işitildi. Allahın gönderdiği Peygamber aleyhissalâtü
vesselâm bu mudur? dediler. Bu Kurân, Mekke şehrinin ileri gelenlerine
indirilseydi iyi olurdu dediler. Târîh boyunca, islâmın büyüklerine
karşı da, böyle tekebbür edenler, alay edenler, hiç eksik
olmadı. Bu tekebbürler, âciz, zaîf, elinden birşey gelmeyen, hattâ
kendinden ve bedeninin yapısından haberi olmıyan kulun, kendi
mâlikine, sâhibine, kuvveti, gücü sonsuz olan Rabbine karşı bir
savaş idi. Vaktiyle iblîs de, böyle tekebbür etdi. Meleklere,
Âdem aleyhisselâma karşı secde etmeleri emr olununca,
toprağa karşı niçin secde edeyim? Ben ondan dahâ üstünüm. Beni
ateşden, onu çamurdan yaratdın diyerek, Rabbine karşı
geldi. Ateşin alevini, latîfliğini ve ışık
yaydığını görünce, onu sudan ve toprakdan üstün
sandı. Hâlbuki üstünlük, kendini üstün görmekde değil, tevâdu
göstermekdedir. Cennetde toprak vardır ve misk gibi kokacakdır.
Cennetde ateş yokdur. Ateş, Cehennemde azâb
vâsıtasıdır. Ateş, harâb etmeğe, toprak, binâ
yapmağa yarar. Mahlûklar toprak üstünde yaşamakdadır. Hazîneler,
defîneler toprakda bulunur. Kâbe toprakdan yapılmışdır.
Ateşin ışığı gecelere son verir, gündüzü getirir
ise de, toprakdan çiçekler, meyveler hâsıl olmakdadır. Kâinâtın,
varlıkların en üstünü olan Muhammed aleyhisselâmın yeri
toprakdır.
Hadîs-i
şerîflerde, (Allahü teâlâ buyuruyor ki, kibriyâ, üstünlük ve azamet bana
mahsûsdur. Bu ikisinde bana ortak olanı Cehenneme atarım, hiç
acımam) ve (Kalbinde zerre kadar kibr olan Cennete girmeyecekdir)
buyurdukda, güzel elbise giymeği ve temiz nalın kullanmağı
seven kimse, böyle midir? denildi. Cevâbında, (Allahü teâlâ cemîldir.
Cemâl sâhiblerini sever) buyurdu. [Çirkin, iğrenç olmamak için,
çirkinlikle meşhûr olmamak için yapılan temizliğe,
güzelliğe, cemâl sâhibi olmak denir. İhtiyâc eşyâsını,
hoş ve sevimli görünecek şeklde kullanmak, cemâl olur. Süslenmek,
güzel görünerek, başkasına üstünlük sağlamak için, bedeninde,
elbisesinde, eşyâsında yapılan değişikliklere zînet
denir. Bedenini, sıhhatini, şerefini, değerini korumak için
ihtiyâc olunandan fazla şeylerdir. Erkeklerin her yerde,
kadınların ise, yabancı erkeklerin yanında, zînet
eşyâsı kullanmaları câiz değildir.] Allahü teâlânın
her işi güzeldir. Ahlâkı güzel olanları sever. Bu hadîs-i
şerîf, kibr sâhiblerinin, diğer günâh işliyenler gibi,
azâbsız hemen Cennete giremiyeceklerini bildirmekdedir. Cennete
girmeyenlerin gidecekleri yer Cehennemdir. Çünki, âhıretde bu
ikisinden başka gidecek yer yokdur. Zerre kadar îmânı olan,
Cehennemde sonsuz kalmayacak, Cennete gidecekdir. Büyük günâh işleyip de
tevbe etmeyen, şefâate, afva kavuşmayan mümin, Cehennemde,
günâhlarının karşılığı olan azâbları
çekdikden sonra, çıkarılacak, Cennete sokulacakdır. Cennete
giren, Cennetden hiç çıkmayacakdır. Hadîs-i şerîfde, (Kibri ve
hıyâneti ve kul borcu olmayan mümin, hesâbsız Cennete girecekdir) ve
(Kul hakkı, müminin aybı, kusûrudur) buyuruldu. Nafaka için
ödünç almak ve mâlı olunca, hemen ödemek lâzımdır.
Yukardaki hadîs-i şerîfde, ihtiyâc olmadan alınan ve malı olunca
ödenmeyen ve harâm yollarla alınan borc ve zevcesine olan mehr borcu
ve din bilgisi öğretmek borcu bildirilmekdedir. Resûlullah
sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem vefât edeceği zemân, (Yâ Alî! Filân
yehûdîye borcum vardır. Onu öde!) buyurdu. Yehûdîden ödünç arpa
almışdı. Ödenmesi için vasıyyet buyurdu. Yehûdî
âlimlerinin büyüklerinden iken, Resûlullah ile sallallahü aleyhi ve sellem
bir kerre konuşmakla, hak Peygamber olduğunu anlayarak îmâna gelen
Abdüllah bin Selâm radıyallahü teâlâ anh, sırtında odun demeti
taşıyordu. Bunu görenler, o kadar çok mâlın, paran var
iken, niçin bu zahmeti çekiyorsun dediklerinde, nefsimi kibrden kurtarmak için
dedi. Zenginin, hammâl ücreti vermemek için, mâlını kendi
götürmesi, tezellüldür, aşağılıkdır. Sünnete
uymak ve nefsini kırmak için götürmesi iyidir ve sevâbdır.
Hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ kıyâmet günü, üç kimse ile
konuşmıyacak, hepsine çok acı azâb yapacakdır: Zinâ eden ihtiyâr,
yalan söyliyen hükûmet reîsi ve kibrli olan fakîr) buyuruldu. Ömer
radıyallahü anh, Şâma gelince, Ebû Ubeyde bin Cerrâh
radıyallahü teâlâ anh, emrinde olanlarla birlikde
karşıladı. Halîfe devesinden indi. Yerine kölesini
bindirdi. Çünki, kölesi ile nevbet ile biniyorlardı. O sâat,
binme sırası köleye gelmişdi. Kendisi yuları tutdu, su
kenârından geçerken mestlerini çıkardı. Ayaklarını
suya sokdu. Şâm ordusunun kumandanı olan Ebû Ubeyde radıyallahü
teâlâ anh, yâ halîfe! Böyle ne yapıyorsun? Bütün Şâmlılar,
bilhâssa rûmlar, müslimânların halîfesini görmek için
toplandılar. Sana bakıyorlar. Bu yapdığını
beğenmiyecekler deyince, yâ Ebâ Ubeyde! Senin bu sözün, burada
toplananlar için çok zararlıdır. İşitenler insanın
şerefini, vâsıtaya binerek gitmekde ve süslü elbise giymekde
sanacaklar. Şerefin, müslimân olmakda ve ibâdet yapmakda olduğunu
anlamıyacaklar. Biz aşağı, bayağı
insanlardık. [Acem şâhlarının elinde esîr idik.] Allahü
teâlâ müslimân yapmakla bizleri şereflendirdi. Allahü teâlânın
verdiği bu izzetden, bu şerefden başka şeref ararsak,
Allahü teâlâ bizi yine zelîl eder. Herşeyden aşağı eder
buyurdu. İzzet, islâmdadır. İslâmın ahkâmına uyan,
azîz olur. Bu ahkâmı beğenmeyip, izzeti, huzûru, seâdeti başka
şeylerde arayan zelîl olur dedi. İslâmın emrlerinden biri
tevâdudur. Tevâdu gösteren azîz olur. Yükselir. Tekebbür eden zelîl
olur.
Bir hadîs-i
şerîfde, (Kıyâmet günü, dünyâdaki kibr sâhibleri küçük karınca
gibi zelîl ve hakîr olarak kabrden çıkarılacakdır. Karınca
gibi, fekat insan şeklinde olacaklardır. Herkes bunları hakîr
göreceklerdir. Cehennemin en derin ve azâbı en şiddetli olan
Bolis çukuruna sokulacaklardır. Buraya girenler kurtulmakdan meyûs
oldukları için Bolis denilmişdir. Ateş içinde gayb
olacaklardır. Su istediklerinde kendilerine Cehennemdekilerin irinleri
verilecekdir) buyuruldu. Medîne vâlîsi olan Ebû Hüreyre radıyallahü teâlâ
anh, odun demeti taşıyordu. Muhammed bin Ziyâd rahime-hullahü
teâlâ, bunu tanıyarak, yanındakilere, yol verin, emîr geliyor dedi.
Gençler vâlînin böyle tevâduuna hayret etdiler. Hadîs-i şerîfde,
(Önceki ümmetlerde kibr sâhibi birisi, eteklerini yerde sürüyerek yürürdü.
Gayret-i ilâhiyyeye dokunarak, yer bunu yutdu) ve (Merkebe binmek, yün elbise
giymek ve koyunun sütünü sağmak, kibrsizlik alâmetidir) buyuruldu.
Kibrin
başlıca yedi sebebi vardır: İlm,
yanî din bilgileri, ibâdet, neseb, cemâl,
kuvvet, mâl, mevkı. Bu sıfatlar câhillerde bulununca
kibre sebeb olurlar.
İlm kibre sebeb olduğu
gibi, kibrin ilâcı da ilmdir. Kibre sebeb olan ilmin ilâcı çok
zordur. Çünki ilm, çok kıymetli bir şeydir. Bunun için, ilm
sâhibi kendini üstün ve şerefli sanır. Böyle kimsenin ilmine
cehl demek dahâ doğru olur. Hakîkî ilm, insana aczini, kusûrunu ve
Rabbinin büyüklüğünü, üstünlüğünü bildirir. Hâlıkına
karşı korkusunu ve mahlûklara karşı tevâduunu
artdırır. Kul haklarına ehemmiyyet verir. Böyle ilmi
öğretmek ve öğrenmek farzdır. Buna (İlm-i nâfi)
denir. İhlâs ile ibâdet etmeğe sebeb olur. Kibre sebeb olan ilmin
ilâcı iki şeyi bilmekle olur. Birincisi, ilmin kıymetli,
şerefli olması, sâlih niyyete bağlıdır. Cehâletden ve
nefsinin hevâsından kurtulmak için öğrenmek lâzımdır.
İmâm olmak, müftî olmak, din adamı tanınmak için
öğrenmemek lâzımdır. İkincisi, ilmi ile amel etmek ve
başkalarına öğretmek ve bunları ihlâs ile yapmak
lâzımdır. Amel ve ihlâs ile olmayan ilm zararlıdır. Hadîs-i
şerîfde, (Allah için olmayan ilmin sâhibi Cehennemde ateşler üzerine
oturtulacakdır) buyuruldu. Mâl, mevkı ve şöhret için ilm
sâhibi olmak böyledir. Dünyâlık ele geçirmek için ilm
öğrenmek, yanî dîni dünyâya vesîle etmek, altın
kaşıkla necâset yimeğe benzer. Dîni dünyâ kazancına âlet
edenler, din hırsızlarıdır. Hadîs-i şerîfde, (Din
bilgilerini dünyâlık ele geçirmek için edinenler, Cennetin kokusunu
duymayacaklardır) buyuruldu. Fen bilgilerini dünyâ menfeati için
öğrenmek câizdir. Hattâ lâzımdır. Hadîs-i şerîfde, (Bu
ümmetin âlimleri iki dürlü olacakdır: Birincileri, ilmleri ile insanlara
fâideli olacakdır. Onlardan bir karşılık beklemiyeceklerdir.
Böyle olan insana denizdeki balıklar ve yeryüzündeki hayvânlar ve
havadaki kuşlar düâ edeceklerdir. İlmi başkalarına fâideli
olmayan, ilmini dünyâlık ele geçirmek için kullananlara kıyâmetde
Cehennem ateşinden yular vurulacakdır) buyuruldu. Yerde ve gökde
bulunan mahlûkların hepsinin tesbîh etdiklerini Kurân-ı kerîm haber
veriyor. (Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir) hadîs-i şerîfindeki
âlim, Resûlullahın sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem yolunda olan, Onun
yoluna uyan din âlimi demekdir. İslâmiyyete uyan âlim, etrâfına ziyâ
saçan ışık kaynağı gibidir. (Kıyâmet günü bir din
adamı getirilip Cehenneme atılır. Cehennemdeki
tanıdıkları etrâfına toplanıp, sen dünyâda
Allahın emrlerini bildirirdin. Niçin bu azâba düşdün derler. Evet,
günâhdır yapmayın derdim, kendim yapardım. Yapınız
dediklerimi de yapmazdım. Bunun için, cezâsını çekiyorum der) ve
(Mirâc gecesi göğe götürülürken insanlar gördüm.
Ateşden makaslarla dudaklarını kesiyorlar. Bunların kim
olduklarını Cebrâîle sordum. Ümmetinin hatîblerinden,
vâizlerinden, kendilerinin yapmadıklarını yapınız
diyenlerdir dedi) ve (Cehennem zebânîleri, günâh işliyen hâfızlara,
puta tapanlardan dahâ önce azâb yapacaklardır. Çünki bilerek
yapılan günâh, bilmiyerek yapılandan dahâ kötüdür) hadîs-i
şerîfleri meşhûrdur. Eshâb-ı kirâm çok âlim oldukları için
küçük günâhlardan da, büyük günâhlar gibi korkarlardı. Buradaki
hâfızlar, Tevrât hâfızları olsa gerekdir. Çünki günâh
işleyen müslimânlara kâfirlerden dahâ şiddetli azâb
yapılmayacakdır. Yâhud, bu ümmetden olup da, günâhlardan, harâmlardan
sakınmağa ehemmiyyet vermeyip, kâfir olan hâfızlardır.
Hadîs-i şerîfde, (Âlimler devlet adamlarına
karışmadıkca ve dünyâlık toplamak peşinde
olmadıkca, Peygamberlerin emînleridir. Dünyâlık toplamağa
başlayınca ve hükûmet adamlarının arasına
karışınca, bu emânete hıyânet etmiş olurlar)
buyuruldu. Emânetcinin kendisine bırakılan mâlları muhâfaza
etmekde emîn olması lâzım geldiği gibi, din âliminin de, islâm
bilgilerini bozulmakdan muhâfaza etmekde emîn olması lâzımdır.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Kâbeyi tavâf ediyorken, hangi insan
dahâ kötüdür? diye soruldu. (Kötü olanı sorma! İyi
olanları sor. Âlimlerin kötüsü, insanların en
kötüsüdür) buyurdu. Çünki âlimler, bilerek günâh işlemekdedir.
Îsâ aleyhisselâm, (Kötü âlimler, su yolunu kapayan kaya gibidir. Su,
kayadan sızıp geçemez. Akmasına da mâni olur) dedi. Kötü
din adamı, kanalizasyona benzer. Görünüşde, sağlam, sanat
eseridir. İçi ise, pislik doludur. Hadîs-i şerîfde, (Kıyâmet
günü azâbların en şiddetlisi, ilmi kendisine fâideli olmıyan din
adamınadır) buyuruldu. Bunun için, münâfıklar, yanî müslimân
görünen kâfirler, Cehennemin dibine gideceklerdir. Çünki, bunlar
işitdikleri, bildikleri hâlde, inâd ederek, kâfir olmuşlardır.
İlm sâhibi, yanî din bilgilerini öğrenen kimse, yâ sonsuz
seâdete kavuşur, yâhud nihâyetsiz felâkete düçar olur. Hadîs-i
şerîfde, (Cehennemde azâb çekenlerden bazıları, kötü
kokular yayar. Bu koku diğerlerine ateşden dahâ fazla azâb verir. Sen
ne günâh işledin ki, böyle pis koku çıkarıyorsun
denildikde, ben din adamı idim. Bildiklerimi yapmazdım der)
buyuruldu. Ebûdderdâ radıyallahü teâlâ anh diyor ki, (İlmi ile âmil
olmıyan din adamına âlim denilmez.) İblîs, bütün dinleri
biliyordu. Fekat ilmi ile amel etmedi. Çölde kalan kimsenin
yanında on aded kılınç ve çeşidli silâhlar bulunsa, bunları
kullanmasını iyi bilse ve çok cesûr olsa, kendisine hücûm eden
arslana karşı kullanmadıkca, bu silâhların fâidesi olur mu?
Elbette olmaz. Bunun gibi, din bilgilerinden yüzbin mesele öğrense,
bunları kullanmadıkca, fâidelerini görmez. Hasta olan kimse de,
derdinin en fâideli ilâcı bulunsa, kullanmadıkca, fâidesini
görmez.
(Âhir
zemânda ibâdet edenlerin çoğu din câhili olacakdır. Din
adamlarının çoğu da fâsık olacakdır) hadîs-i
şerîfinde bildirilen fâsık din adamları, dünyâlık ele
geçirmek için, hükûmet adamları arasına
karışacaklardır. Süfyân-ı Sevrî rahime-hullahü teâlâ
diyor ki, Cehennemde ateşden bir vâdî vardır. Bu vâdîde, hükûmet
adamları arasına karışan riyâkâr hâfızlar azâb göreceklerdir.
Yine Süfyân diyor ki, ilmde o kadar ilerledim ki, bir âyet-i kerîmeye otuzüç
dürlü manâ veriyordum. Sultânın ziyâfetine gitdim. Yidiğim
lokmaların tesîri ile bildiklerimin hepsini unutdum. Muhammed bin Seleme
rahime-hullahü teâlâ diyor ki, dünyâ menfeati için hükûmet
adamlarının kapısında bekliyen bir hâfızın hâli,
pislik üzerine konmuş olan sineğin hâlinden dahâ kötüdür.
(Allahü
teâlânın ihsân etdiği ilmi, insanlara öğretmiyen kimseye,
kıyâmet günü ateşden yular bağlanacakdır) hadîs-i
şerîfi, yukarıda bildirilmişdi. İlmi, ehlinden saklayan din
adamları böyle olacakdır. Nisâ sûresinin,
(Mallarınızı sefîhlere vermeyiniz!) meâlindeki beşinci
âyet-i kerîmesi, alçaklara, münâfıklara ilm öğretmeyi men
etmekdedir.
(İslâmiyyet
her tarafa yayılacakdır. Hattâ, islâm tâcirleri, ticâret için büyük
denizlerde serbest yolculuk yapacaklar ve gâzilerin atları başka
memleketlere yayılacaklardır. Sonra, hâfızlar türeyecek, benden
dahâ iyi okuyan var mı? Benden dahâ çok bilen var mı? diyeceklerdir.
Cehennemin odunları bunlardır) hadîs-i şerîfinden
anlaşılıyor ki, riyâ ile okumaları ve tekebbür etmeleri
kendilerini Cehenneme sürükleyecekdir.
Hadîs-i
şerîfde, (Âlim olduğunu söyliyen kimse, câhildir)
buyuruldu. Her sorulana cevâb veren, her gördüğünden manâ
çıkaran ve her yerde bilgi satan kimse, câhilliğini ortaya koyar.
Bilmiyorum, öğrenip de söylerim diyen kimsenin, derin âlim
olduğu anlaşılır. Resûlullaha sallallahü aleyhi ve
sellem, en kıymetli yer neresidir, denildikde, (Bilmiyorum, Rabbim
bildirirse söylerim) demişdir. Bunu Cebrâîl aleyhisselâma
sormuş, ondan da, aynı cevâbı almışdır. O da,
Allahü teâlâya sormuş, (Mescidler)dir cevâbını
almışdır. Arâf sûresinin (Afv et ve marûfu emr et) meâlindeki
yüzdoksansekizinci âyet-i kerîmesi gelince, Cebrâîl aleyhisselâmdan bunu açıklamasını
istemiş, o da, Rabbimden öğreneyim, diyerek gitmişdir.
Tekrâr geldiğinde, Allahü teâlâ, (Senden uzaklaşana yaklaş!
Senden esirgeyene ihsân et! Sana zulm edenleri afv et!) emrini verdi dedi.
Şabî rahime-hullahü teâlâ, kendisine sorulanlardan birini bilmiyorum
deyince, sen Irak memleketinin müftîsisin. Bilmiyorum demek, sana
yakışır mı? dediklerinde, meleklerin üstünleri bilmiyoruz
dediler. Benim söylememden ne çıkar, buyurdu. İmâm-ı Ebû
Yûsüf rahime-hullahü teâlâ, bir süâle bilmiyorum deyince, hem Beyt-ül-mâldan
maâş alıyorsun, hem de cevâb vermiyorsun, dediler. (Beyt-ül-mâldan,
bildiklerim kadar ücret alıyorum. Bilmediklerim için alsaydım,
Beyt-ül-mâlda bulunanların hepsi yetişmezdi) dedi. Nefsine uymayan
câhil ile arkadaşlık etmek, nefsinin esîri olan din adamı ile
arkadaşlık etmekden iyidir. Din adamı olduğu için tekebbür
etmek, câhil olmanın alâmetidir. Çünki, ilm, tevâdua sebeb olur,
kibrden men eder.
Tekebbür
etmek harâmdır. Tekebbür, Allahü teâlânın bir
sıfatıdır. Kibr ve Kibriyâ sıfatı, ona mahsûsdur.
İnsan, nefsini ne kadar aşağılarsa, Allahü teâlâ indinde
kıymeti o kadar yükselir. Kendine kıymet verenin, Allahü teâlâ
katında kıymeti olmaz. Kibrin zararını bilmeyen kimse için
âlim demek, yalan olur. İnsanın ilmi artdıkca, Allahü teâlâdan
korkması artar. Günâh işlemeğe cesâret edemez. Bunun için,
Peygamberler aleyhimüsselâm, tevâdu sâhibi idiler. Allahü teâlâdan çok
korkarlardı. Kendilerinde kibr ve ucb gibi kötü huylar hiç yokdu.
Küçüklere, fâsıklara ve fâcirlere karşı da kibrli
olmamalıdır. Yalnız, tekebbür sâhibine karşı tekebbür
etmek lâzımdır. Bir âlim, câhili görünce, bu, bilmediği
için günâh işliyor. Ben ise, bilerek işliyorum, demelidir. Bir âlimi
görünce, bu benden dahâ çok biliyor ve ilminin hakkını veriyor.
İhlâs ile amel yapıyor. Ben böyle değilim, demelidir.
Kendinden dahâ yaşlı bir kimseyi görünce, bu benden dahâ çok
ibâdet etdi, demelidir. Gençleri görünce, bunların günâhı az,
benim günâhlarım çok demelidir. Kendi yaşındakileri
görünce, günâhlarımı biliyorum, onun ne
yapdığını bilmiyorum. Bilinen kötülükleri tahkîr etmek
lâzımdır, demelidir. Bir bidat sâhibini veyâ kâfiri görünce,
insanın hâli son nefesde belli olur. Acaba benim hâlim ne olacak, demeli,
bunlara da tekebbür etmemelidir. Fekat, bunları sevmemelidir. Hele, küfrü,
bidati yaymağa uğraşanlar, Resûlullahın sallallahü aleyhi
ve sellem sünnetine düşmandırlar. Sünnetin nûrlarını
söndürmeğe ve bidati, dalâleti yaymağa ve Ehl-i sünnet
âlimlerini rahime-hümullahü teâlâ kötülemeğe ve âyet-i kerîmelere
ve hadîs-i şerîflere yanlış manâlar vererek, islâmiyyeti içerden
yıkmağa çalışmakdadırlar.
[Şirketimizin
bütün yayınları, Ehl-i sünnet âlimlerinin rahime-hümullahü teâlâ
kitâblarından terceme edilmişdir. Kendi düşüncelerimiz
değildir. Kitâblarımızın hepsinde, Ehl-i sünnet âlimlerinin
rahime-hümullahü teâlâ büyüklüklerini, üstünlüklerini gençlere duyurmağa
çalışıyoruz. Dünyâda ve âhıretde seâdete kavuşmak
için, tek çârenin, Ehl-i sünnet âlimlerinin rahime-hümullahü teâlâ
kitâblarında gösterilen yol olduğunu bildiriyoruz. Bu seâdet,
kurtuluş yolunu insanlığa tanıtmağa
uğraşıyoruz. Buna karşılık, hiçbir dünyâ
menfeati düşünmiyoruz. Kimseden birşey beklemiyoruz. Bidat
sâhibleri, mezhebsizler, her çeşid islâm düşmanları,
kitâblarımızın okunmasını, yayılmasını
istemiyebilir. Kitâblarımıza karşı şeytânca iftirâlar
yapabilirler. İlm sâhibi olmadıkları için, ilmî bir kusûr
bulamıyorlar. Kitâblardan para kazanıyor. Menfeat sağlıyor
da diyemezler. Bu kitâblar bozukdur. Bunları okumayınız diyenler
oluyor. Neresi bozuk? Gösterin denildikde, öyle işitdik,
öyle imiş diyorlar. Elhamdülillah! Uyanık gençler, bu
bölücülere aldanmıyor. Okuyanlar, hep artıyor.]
Bu
yıkıcıları, bölücüleri de sevmemelidir. Fekat,
insanın kendi günâhlarını unutmaması ve ezelde kendi
hakkında nasıl takdîr olunduğunu ve son nefesinin nasıl
olacağını düşünmesi lâzımdır. Âhıretde
kimin kimden üstün olacağı, dünyâda kesin olarak bilinemez.
Çok din adamı, kâfir olarak can vermişdir. Çok
kâfirlere de îmân ile can vermek nasîb olmuşdur. Şimdi, kâfire
Cehennemlik, kendine Cennetlik diyen kimse, gaybı bildiğini iddiâ
etmiş olur. Bu ise, küfrdür. Onun için, kimseye tekebbür etmek câiz
değildir.
(Kâfire ve bidat sâhibine nehy-i münker
yapmak, nasîhat vermek lâzımdır. Kendini bunlardan
aşağı gören kimse, onlara nasıl nasîhat verebilir?
Bundan başka, âdet-i ilâhiyye şöyledir ki, insan nasıl
yaşadı ise, öyle can verir. Bunun aksi olmuş ise de,
nâdirdir. Hem de, Allahü teâlâ, müminleri medh etmekde, îmânsızlardan
üstün olduklarını bildirmekdedir) denirse, buna cevâb olarak deriz
ki, onları sevmemek lâzım olması, Allahü teâlâ (Sevmeyiniz!)
dediği içindir. Onlardan dahâ üstün olduğumuz için değildir.
Sultân, küçük oğlunu, hizmetçisi ile bir yere gönderirken, çocuk
kabâhat yaparsa, darılmasını, hattâ dövmesini emr eder. Bu
da, çocuk kabâhat yapınca, onu döver. Fekat döverken, kendisinin
çocukdan dahâ kıymetli olmadığını bilmekdedir. Ona
tekebbür edemez. Müminin kâfiri sevmemesi, buna benzemekdedir. Allahü teâlâ
müminlerin, kendilerinin değil, îmânlarının üstün olduğunu
bildirdi. Îmân kimde bulunursa, o üstün olur. Sonsuz üstünlük, son
nefesde belli olur.
İbâdetin kıymetli
olması da, şartlara bağlıdır. Müslimân, (mâ-lâ-yanî)
ile, yanî fâidesiz şeyler ile vakt geçirmez. Hazret-i Ebû Bekr buyurdu
ki, biz, bir harâma düşmek korkusundan dolayı, yetmiş halâli işlemekden
sakınırdık. Bunun için, kimse ibâdetine güvenmemelidir.
Çok ibâdet yapdığı için tekebbür etmemelidir.
İbâdetin kabûl olması için, niyyetin hâlis olması, yanî
yalnız Allahü teâlânın rızâsı için yapılması
lâzımdır. Bu ihlâsı elde etmek kolay değildir. Nefsi temizlemek
takvâ ile olur. Takvâ, harâmlardan sakınmak demekdir. Nefsi temizlenmeyen
kimsenin ibâdetlerini ihlâs ile yapması çok güçdür.
Babaları
ile, dedeleri ile övünmek ve tekebbür etmek, câhillik ve
ahmaklıkdır. Kabil, Âdem aleyhisselâmın oğlu idi. Kenan,
yanî Yâm da, Nûh aleyhisselâmın oğlu idi. Babalarının
Peygamber olması, bunları küfrden kurtarmadı. İnsanın
övündüğü dedeleri, bir avuç toprak oldu. Toprak ile övünmek akla
uygun olur mu? Onların sâlih olmaları ile övünmemeli. Onlar gibi
sâlih olmağa, onların yolunda bulunmağa
çalışmalıdır.
Kadınların
çoğu, güzellikleri ile tekebbür
eder. Hâlbuki güzellik, insanda kalıcı değildir, çabuk gider.
İnsana mülk olmaz. Âriyyet olan şeyle tekebbür etmek,
ahmaklıkdır. Zâhirin güzelliği, kalbin güzelliği ile, yanî
iyi huyla birlikde olunca kıymetlidir. Kalbin temizliği de,
Resûlullahın sünnetine uymakla belli olur. İnsanın kalbine,
rûhuna, ahlâkına kıymet verilmezse, insanın hayvândan farkı
olmaz. Hattâ hayvânlardan aşağı olur. Pislikle dolu, bozulan,
parçalanan bir makina olur. Her zemân beslenmesi, temizlenmesi, tamîr edilmesi
lâzım gelen harâb bir makinaya benzer. Böyle kimseye tekebbür etmek
yakışır mı? Bunun ancak tevâdu göstermesi lâzım
olur.
Genç
ve kuvvetli olmakla tekebbür etmek de, câhillikdir. Hayvânların mekanik ve his
organlarındaki kuvvetleri, insanlardan katkat fazladır.
Hayvânların insanlara tekebbür etmesi lâzım olur. Hep kuvvetli
kalacağını, hastalığa, tehlükeye, kazâya
yakalanmıyacağını kim iddiâ edebilir? Gençliğinden,
gücünden, kuvvetinden, hattâ hareketinden, solumasından ayrılmayan
kimse görülmüş müdür? Böyle geçici olan, devâmı çok
kısa olan ve hayvânlarla ortaklaşa bulunan şeylerle tekebbür
etmek akla uygun olur mu?
Mâl
ile, evlâd ile, mevkı ile ve rütbe ile tekebbür etmek, insana hiç yakışmaz.
Çünki bunlar, kendinde bulunan üstünlükler değildir. Gelip geçen,
kendinde kalmıyan, insandan çabuk ayrılan şeylerdir. Bunlar
ahlâksızlarda, kötü kimselerde de bulunur. Hem de onlarda dahâ
çokdur. Bunlar üstünlük olsalardı, bunlara kavuşmayanların ve
kavuşup da ayrılanların, çok aşağı kimseler
olmaları lâzım gelirdi. Mâl, şeref vesîlesi olsaydı,
hırsızların, az zemânda bile olsa, şerefli kimseler
olmaları lâzım gelirdi.
(Hıkd) da, tekebbüre sebeb olmamalıdır.
Hıkd, lügatda kin tutmak, kin beslemek demekdir. Kalbinden
düşmanlık beslemekdir. Kendisi ile aynı derecede olan veyâ dahâ
üstün olan kimseye kızar. Birşey yapmak elinden gelmediği için,
ona tekebbür eder. Tevâdu gösterilmesi lâzım olan kimseye tevâdu
edemez. Onun haklı sözlerini, nasîhatlerini kabûl etmez. Herkese
karşı ondan dahâ üstün olduğunu göstermek ister. Ona
eziyyet verirse, özr dilemez.
(Hased) de, tekebbüre sebeb olur. Onda bulunan
nimetlerin ondan ayrılarak kendisine gelmesini ister. Onun haklı
olan sözlerini ve nasîhatlerini red eder. Ondan birşey sorup
öğrenmek istemez. Kendinden yüksek olduğunu bildiği hâlde,
ona tekebbür eder.
(Riyâ) da, tekebbür etmeğe sebeb olmakdadır.
Riyâ ile, gösteriş yaparak, tanımadığı kimseye,
başkalarının yanında tekebbür eder. Yalnız
oldukları zemân etmez. Böyle kimselerin tekebbüründen kurtulmak için,
âlimlerin vekar sâhibi olmaları, şereflerine uygun elbise giymeleri
lâzımdır. Bunun için, İmâm-ı azam Ebû Hanîfe
rahime-hullahü teâlâ, sarığınız büyük olsun ve cübbenizin
kol ağzı geniş olsun, buyururdu. İnsanlara vaz ve nasîhat
edecek kimselerin yeni, temiz elbise giyerek kendilerine cemâl vermeleri ibâdet
olur. Hurmet edilmezlerse, sözleri dinlenmez. Çünki, câhiller,
insanın zâhirine bakar. İlminden, ahlâkından anlamazlar.
Çok
kimse, kibrli olduğunun farkında değildir. Bunun için, kibrin
alâmetlerini bilmek lâzımdır. İçeri girince, herkesin kendi için
ayağa kalkmalarını sever. Kendisine hurmet edildiğini
anlıyarak, onlara nasîhat vermek istiyen âlimin, kendisi için ayağa
kalkıldığını arzû etmesi kibr olmaz. Kendi oturup,
başkalarının kendine karşı ayakda
durmalarını istemek, tekebbürdür. Hazret-i Alî radıyallahü
anh, buyurdu ki, (Cehennemlik bir kimse görmek isteyen, kendi oturup
başkalarını ayakda durduran kimseye baksın!) Eshâb-ı
kirâm aleyhimürrıdvân, Resûlullahı sallallahü aleyhi ve sellem
her şeyden çok severlerdi. Geldiği zemân ayağa
kalkmazlardı. Çünki, ayağa kalkılmasını
istemediğini bilirlerdi. Bununla berâber, âlimler gelince, ilmin
şerefini göstermek için, ayağa kalkmak lâzımdır. Yahyâ
bin Kattân rahime-hullahü teâlâ, ikindi nemâzını
kıldıkdan sonra, câmiin minâresine dayanarak oturmuşdu.
Yanına zemânın meşhûr âlimlerinden birkaçı geldi.
İçlerinde Ahmed bin Hanbel rahime-hullahü teâlâ de vardı. Hepsi,
ayakda olarak hadîs ilminden sordular. Yahyâ, her birinin cevâbını
verdi. Hiçbirine otur demedi. Hiç biri de, oturmağa cesâret edemedi.
Konuşmaları akşam nemâzına kadar devâm etdi. Genç olan
âlim, yaşlı olan câhilin üst tarafına oturur. Talebe,
hocasından evvel söze başlamaz. Hocası yok iken, onun
yerine oturmaz. Sokakda önünde yürümez. Bir kimse, kendisi için ayağa
kalkılmasını sever, fekat bu sevgiden kurtulmak isterse, sevgisi
(Meyl-i tabîî), yanî tabîat îcâbı olur. Yâhud şeytânın
vesvesesinden olur. Her ikisi de, günâh değildir. Elinde değildir,
irâdesinin dışındadırlar.
Yalnız
olarak yürümeyip, arkasından başkalarının da gelmesini
istemek, yâhud kendisi hayvân üstünde, talebelerinin yerde gitmelerini sevmek
de kibr alâmetidir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Medînenin Bakî
kabristânına gidiyordu. Birkaç kişi görüp, arkasından
geldiler. Durarak öne geçmelerini emr buyurdu. Arkalarından yürüdü.
Sebebi soruldukda, (Ayak sesini işitdim. Kalbime kibrden bir zerre
gelmemesi için böyle yapdım) buyurdu. Kendisine kibr gelmez. Eshâbına
ders vermek için böyle yapdı. Ebüdderdâ radıyallahü teâlâ anh
diyor ki, kibrli kimsenin arkasında yürüyenlerin sayısı
artdıkca, bunun Allahü teâlâdan uzaklaşması da artar.
Üzerinde
hakkı bulunanları, yanî tanıdıklarını ziyâret
etmemek de kibr alâmetidir. Kendinden aşağı olanları
ziyâret etmek tevâdu alâmetidir.
Yanına
başkasının oturmasını istememek ve hastalarla birlikte
oturmamak, evinin işini yapmamak, evine lâzım olan şeyleri
satın alıp evine getirmemek ve kullanılmış elbisesini
tekrar giymek istememek, hep kibr alâmetidir. İş başında
iş elbisesi giymek istememek de, böyledir. Fakîrlerin davetine
gitmeyip, zenginlerin davetine gitmek de tekebbürdür. Akrabâsının ve
çocuklarının muhtâc oldukları şeyleri temîn etmemek ve
doğru sözü kabûl etmeyip münâkaşa etmek, kusûrunu, kabâhatini
bildirenlere teşekkür etmemek, herkesin yanında olursa riyâ olur. Hem
yalnız iken, hem de başkalarının yanında yaparsa, kibr
olur.
Tevâdu
sâhibi olabilmek için, dünyâya nerden geldiğini, nereye gideceğini
bilmek lâzımdır. Hiç yok idi. Önce bir şey yapamıyan,
hareket edemiyen bebek oldu. Şimdi de, her an hasta olmak, ölmek
korkusundadır. Nihâyet ölecek, çürüyecek ve toprak olacakdır.
Hayvânlara, böceklere gıdâ olacakdır. İdâm odasına
sokulmuş olup, idâm olunacağı zemânı bekleyen kimsenin,
ölüm odasında çekdiği sıkıntılar gibi dünyâ
zındanında, her an ne zemân azâba götürüleceğini
beklemekdedir. Ölecek, leş olacak, böceklere yem olacak, kabr
azâbı çekecek, sonra diriltilip kıyâmet
sıkıntılarını çekecekdir. Cehennemde sonsuz yanmak
korkusu içinde yaşıyan kimseye tekebbür mü yakışır,
tevâdu mu? İnsanların yaratıcısı, yetişdiricisi,
her an tehlükelerden koruyucusu olan ve kıyâmetde hesâba çekecek, sonsuz
azâb yapacak olan, sonsuz kuvvet, kudret sâhibi, benzeri, ortağı olmayan
tek hâkim ve kâdir olan Allahü teâlâ, (Tekebbür edenleri sevmem, tevâdu
edenleri severim) buyuruyor. Âciz, elinden hiçbir şey gelmiyen
zevallı insana bunlardan hangisini yapmak yakışır?
Aklı başında olan, kendini ve Rabbini tanıyan kimse, hiç
tekebbür edebilir mi? İnsan,
aşağılığını, âcizliğini, Rabbine
karşı her an izhâr etmek mecbûriyetindedir. Bunun için, her an, her
yerde aczini göstermesi, tevâdu üzere bulunması lâzımdır.
Ebû Süleymân Dârânî rahime-hullahü teâlâ diyor ki, (Bütün insanlar, beni
olduğumdan dahâ aşağılamak, hakâret etmek isteseler, bunu
yapamazlar. Çünki, herkesin, hakâret derecelerinin en
aşağısı olarak düşünebileceklerinden dahâ
aşağı olduğumu biliyorum). İnsan, kendini herkesden,
hattâ İblîsden, Firavndan dahâ aşağı düşünebilir mi?
Çünki, bu ikisi [ve Stalin, Mao ve çömezleri gibi islâm ve
insanlık düşmanı olan zâlimler] kâfirlerin en kötüleridir.
Tanrılık davâsı eden, dilediğini yapmaları için
milyonlarca insanı öldüren ve işkence altında inletenlerin,
kâfirlerin en aşağısı oldukları muhakkakdır.
Allahü teâlâ, bunlara gadab etmiş, küfrün en kötüsüne
düşürmüşdür. Bana ise, merhamet etmiş, îmân ve hidâyet ihsân
etmişdir. Dileseydi, bunun aksini yapardı. Elhamdülillah, yapmadı.
Bununla berâber, bu yaşa gelinceye kadar, çok günâh işledim. Kimsenin
yapmadığı kötülükleri yapdım. Son nefesimin nasıl
olacağını da bilmiyorum, diyerek tevâdu yapması lâzım
geldiğini, kendi kendine anlatmalıdır.
Hadîs-i
şerîflerde buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, tevâdu üzere olmağı
bana emr eyledi. Hiçbiriniz, hiçbir kimseye tekebbür etmeyiniz!) Zimmî denilen
gayr-ı müslim vatandaşlara ve izn ile [pasaport ile] gelmiş olan
yabancı tüccârlara, ecnebî iş adamlarına ve turistlere de,
tekebbür etmemek lâzım olduğu, bu hadîs-i şerîfden
anlaşılmakdadır. Her insana tevâdu yapmak lâzım olunca,
onlara hıyânet yapmak, incitmek hiç câiz değildir.
[Dâr-ül-harbde bulunan kâfirlerin mallarına,
canlarına, ırzlarına, nâmûslarına saldırmak, orada da
hırsızlık, çapulculuk yapmak, can yakmak, kâfirlerin de
kanûnlarına karşı koymak, idârecilerine hakâret etmek,
huzûrsuzluk, karışıklık çıkarmak, vergi
kaçakçılığı yapmak, nakl vâsıtalarının
ücretlerini ödememek ve islâmın şerefine ve güzel ahlâkına
yakışmayan herhangi bir çirkin hareketde bulunmak câiz
olmadığı, bu hadîs-i şerîfden ve yukarda yazılı
açıklamasından da anlaşılmakdadır. Kâfir
memleketlerindeki hıristiyan kanûnlarına karşı gelmemek,
onları ülül-emr olarak tanımak demek değildir. Allahü teâlâya
isyâna sebeb olacak emrlere karşı gelinmez. Ülül-emrin de,
kâfirlerin de, böyle emrlerine karşı isyân edilmez. Hükümete,
kanûnlara karşı gelmek, nerde olursa olsun, fitne çıkmasına
sebeb olur. Fitneye sebeb olmak harâmdır. Fıkh kitâblarında, ikrâh
kısmında ve Muhammed Masûm rahmetullahi aleyhin üçüncü cild, 55.
ci mektûbunda, bunun açıklaması mevcûddur. Bir kimse, islâm
memleketinde veyâ Dâr-ül-harbde, yanî kâfir memleketinde, Peygamberimizin
sallallahü aleyhi ve sellem bu emrine
uymıyarak, kâfirlere karşı da edebsizlik, taşkınlık yaparsa,
onların idârelerine, karşı gelerek suç işlerse, günâh
işlemiş olacağı gibi, islâmiyyeti ve müslimânları
bütün dünyâya karşı barbar olarak tanıtmış olur.
İslâmiyyete büyük hıyânet yapmış olur.
Cihâd, (Emr-i marûf ve nehy-i
anil-münker) demekdir.
Birincisi, kâfirlere islâmiyyeti
tanıtmak, onları küfr felâketinden kurtarmak demekdir. İkincisi, müslimânlara ilm-i hâllerini
öğretmek, onların harâm işlemelerine mâni olmakdır.
Bunların her ikisi de, üç dürlü yapılır.
Birincisi, beden ile yapmakdır.
Beden ile yanî her dürlü harb vâsıtaları ile cihâd yapmak,
islâmiyyetden haberleri olmayarak, başkalarından görmekle veyâ
zâlimlerin, sömürücülerin baskıları ve işkenceleri ve
aldatmaları ile küfre sürüklenmiş olan zevallılara islâmiyyeti
bildirmeğe engel olan diktatörlere, emperyalist güçlere
karşı olur. En modern harb vâsıtaları ile
dövüşerek, bu zâlim diktatörlerin, emperyalistlerin güçleri,
kuvvetleri yok edilerek, bunların pençeleri, baskıları altında
inleyen zevallı milletler esâretden, kölelikden kurtarılır.
Bunlara islâmiyyet öğretilerek, seve seve müslimân olmaları
teklîf olunur. Kabûl etmezlerse, müslimânlarla birlikde islâm dîninin âdil,
hürriyyetci ve eşitlik emr eden emrleri altında, müslimânlarla
aynı haklara mâlik olarak ve kendi dinlerinin îcâblarını ve
ibâdetlerini serbestce yapmak sûretiyle yaşamalarına izn verilir. Bu
silâhlı cihâdı, muhârebeyi yalnız devlet yapar. Yanî devletin
ordusu, savunma kuvvetleri yapar. Devletin emri, bilgisi, izni olmadan hiçbir müslimânın
kâfirlere saldırması, eşkiyâlık yapması câiz
değildir. Devletin sulh yapdığı kâfirlerden birini
öldüren müslimânı, islâm dîni en ağır cezâya
çarpdırmakdadır. Görülüyor ki, islâm dîninde, cihâd demek,
memleketleri yıkmak, insanları öldürmek demek değildir.
İnsanlara islâmiyyeti tanıtarak, kendiliklerinden seve seve müslimân
olmalarına çalışmak demekdir. Peygamberimiz sallallahü aleyhi
ve sellem ve Eshâb-ı kirâm radıyallahü teâlâ anhüm ecmaîn ve
hakîkî müslimân olan islâm devletleri, meselâ Osmânlılar, hep böyle
cihâd etdiler. Güçsüz, savunmasız insanlara saldırmadılar. Bu
insanlara islâmiyyetin ulaşdırılmasına,
tanıtılmasına mâni olan, islâm düşmanı, kâfir
diktatörlerle, emperyalistlerle ve müslimân ismini taşıyan
bidat sâhibi bölücülerle harb ederek, bunların sömürücü, ezici
güçlerini yok etdiler. Bu işkence güçlerinin altında inleyen
insanları kurtararak hürriyyete kavuşdurdular. Onlara islâmiyyeti
öğretip, kendiliklerinden seve seve hakîkî müslimân olmalarına,
ebedî seâdete kavuşmalarına sebeb oldular.
İslâm
devletinin, islâm ordusunun, ikinci vazîfesi müslimânları ve islâm dînini yok etmek için,
islâm memleketlerine saldıran kâfirlere ve sapık inançlı
bölücülere karşı cihâd ederek, müslimânları ve islâm dînini
korumakdır. Allahü teâlâ, Enfâl sûresinde, islâm devletinin, kâfir
memleketlerinde yapılan harb silâhlarını
araşdırıp, öğrenip, bunların hepsini, sulh
zemânında yapmalarını emr ediyor. [Bunları yapmıyan
bir hükümet, şerîate uymamış olur. Düşmanların
hücûmlarına cevâb veremeyip, milyonlarca müslimânın şehîd
olmasına ve islâmiyyetin zaîflemesine sebeb olur.]
İslâm
cihâdının ikinci şekli, her dürlü neşr vâsıtası ile
islâmiyyeti insanlara yaymak, duyurmakdır. Bu cihâdı, islâm âlimleri
yapar ve islâm devletinin yardımı ve kontrolü ile yapılır.
Asrımızda islâm düşmanı olan kâfirler, misyonerler,
masonlar, komünistler ve mezhebsizler, her dürlü neşr organları ile
islâmiyyete saldırıyorlar. Yalanlarla, iftirâlarla insanları,
hattâ câhil müslimânları aldatarak, islâm dînini yok etmeğe çalışıyorlar.
Şimdi, hıristiyanların, onbir süâl uydurarak, bütün islâm
memleketlerine götürdüklerini 1992 senesinde haber aldık.
Bengladeşdeki islâm âlimleri, bunlara cevâb yazarak, papazları rezîl
etmişlerdir. İstanbuldaki (Hakîkat Kitâbevi), bu cevâbları, (El-Ekâzîb-ül-cedîde-tül-hıristiyaniyye)
ismi altında, (Essırât-ul-müstekîm) kitâbına ilâve ederek, bütün
dünyâya göndermekdedir. (Kâdiyânî), yanî ahmedîler ve (Behâîler) ve
(Mevdûdîciler) ve (Teblîg-ı cemâatcılar) ve (Selefîciler),
(Mezhebsizler) ve (Vehhâbîler), Kurân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden
yanlış ve bozuk manâlar çıkararak, islâmın doğru
yolundan ayrılıyorlar. Bu sapıkların
taşkınlık yapanları kâfir oluyorlar. Bunların hepsi
basın yolu ile, kitâblar, mecmûalar, risâleler çıkararak ve
radyolarla bozuk inanışlarını yayıyorlar. Bunu yapmak
için milyonlar sarf ediyorlar. Bir yandan, (Ehl-i sünnet) veyâ (Sünnî) denilen
hakîkî müslimânları aldatarak islâmiyyeti içerden yıkıyorlar.
Diğer tarafdan da, islâmiyyeti bütün dünyâya yanlış olarak
tanıtıyorlar. Müslimân olmak isteyen yabancılar, bu çeşidli
propagandalar karşısında ne yapacaklarını
şaşırıyorlar. Yâ, müslimân olmakdan vazgeçiyorlar, yâhud
yanlış, bozuk bir yola girerek, müslimân olduklarını
sanıyorlar.
İslâmın iç ve dış
düşmanlarının yıkıcı, aldatıcı
propagandalarına karşı Ehl-i sünnet âlimlerinin, hakîkî
müslimânlığı yanî Muhammed aleyhisselâmın ve Eshâb-ı
kirâmın radıyallahü teâlâ anhüm ecmaîn yolunu, neşr
vâsıtaları ile bütün dünyâya yaymaları, günümüzün en kıymetli
cihâdıdır.
Cihâdın
üçüncü kısmı, düâ ile yapılan cihâddır. Bütün müslimânların bu
cihâdı yapmaları farz-ı ayndır. Bu cihâdı yapmamak,
büyük günâh olur. Bu cihâdı yapmak, cihâdın birinci ve ikinci
kısmlarını yapanlara düâ etmekle olur. Leşker-i gazâ, leşker-i
düânın yardımına muhtâcdır. İhlâs ile yapılan düâ
muhakkak kabûl olur.
Cihâdın
yukarda yazılı üç kısmını
da, Allahü teâlânın yardımına güvenerek ve dînine uyarak
yapanlara, Allahü teâlâ muhakkak yardım eder. Cihâda
hâzırlanmayıp, lâzım olan en yeni silâhları, kuvvetleri
önceden temîn etmeyip, çalışmadan, birbirimizle sevişmeden
oturduğumuz yerde yapılan düâları Allahü teâlâ kabûl etmez.
Düânın kabûl olması için, önce sebeblerine yapışmak
lâzımdır. Tevekkül de böyledir. Cihâdda muvaffak olmak için, islâmiyyete
uymak lâzım olduğunu bildirdik. İslâmiyyet, cihâda önceden
hâzırlanmağı emr ediyor. Cihâdın birinci
kısmını yapabilmek için, en modern harb
vâsıtalarının her çeşidini önceden hâzırlamak ve
bunların kullanılmasını öğrenmek ve kumandana,
hükümete tâbi olmak, bölücülük yapmamak lâzımdır. Kuvvet
komutanlıklarının vakflarına her müslimânın elinden
geldiği kadar çok para hediyye etmeleri lâzımdır. Cihâdın
ikinci kısmını yapan Ehl-i sünnet âlimlerine ve bunları
besleyen vakflara, kuruluşlara da yardım etmek, mal ile cihâd etmek
olur. Beden ile ve mâl ile, para ile cihâd edenlere, Allahü teâlâ
kıyâmetde Cenneti vad ediyor. Alî Muhammed Belhî, h.1411
baskılı, fârisî (Müftiy-yi mücâhid) kitâbında cihâdı uzun
anlatmakdadır.]
Hadîs-i
şerîfde, (Nimete kavuşmuş olanlardan, tevâdu gösterenlere
ve kendilerini kusûrlu bilenlere ve halâldan kazanıp, hayrlı yerde
sarf edenlere ve fıkh bilgileri ile hikmeti yanî tesavvufu
birleşdirenlere ve halâla harâma dikkat edenlere ve fakîrlere merhamet
edenlere ve işlerini Allah rızâsı için yapanlara ve huyu güzel
olanlara ve kimseye kötülük yapmayanlara ve ilmi ile amel edenlere ve
mâlının fazlasını dağıtıp, lâfının
fazlasını saklayanlara müjdeler olsun) buyuruldu.
Alay etmek
için ve münâfıklık yaparak, riyâ yaparak, mâla, mevkıe
kavuşmak için yâhud korkduğu için yapılan tevâdu da, kötü
huydur. Bu kötü huydan kurtulmak için, buna sebeb olan kötülüklerden
kurtulmak lâzımdır. Böyle kötü sebeblerden kurtulan
kimsenin tevâduu, güzel huy olur.
Fârisî
(RİYÂD-UN-NÂSIHÎN) 356.cı sahîfesinden
başlıyarak diyor ki [(Riyâd-un-nâsıhîn) fârisî
kitâbını Muhammed Rebhâmî 835 h.de yazmışdır. 1313 de
Bombayda basılmış, 1994 de Hakîkat Kitâbevi tarafından
ikinci baskısı yapılmışdır.]:
(Mirsâd-ül-ibâd
minel-mebde-i ilel-meâd) de yazılı hadîs-i şerîfde,
(Âlimler arasında kıymet bulmak için ve câhiller ile mücâdele
için ve heryerde meşhûr olmak için din bilgisi öğrenen ilm
adamı, Cennetin kokusunu bile duymayacakdır) buyuruldu.
[(Mirsâd-ul-ibâd) müellifi Necmüddîn Ebû Bekr Râzî, 654 de vefât etmişdir.]
Bu hadîs-i şerîfden anlaşılıyor ki, mal toplamak ve bir
mevkı elde etmek ve hayvânî arzûlarına kavuşmak için ilm
öğrenen ve ilmi ile amel etmeyen kimse, islâm âlimi değildir.
Diğer bir hadîs-i şerîfde, (Dünyâlık ele geçirmek için, ilm
öğrenen, dünyâda mal ve mevkı elde eder. Âhiretdeki
kazancı ancak Cehennem ateşi olur). Böyle ilmin fâidesi yokdur.
Böyle ilmden kaçmak lâzımdır. Nitekim hadîs-i şerîfde, (Yâ
Rabbî! Beni fâidesiz ilmden koru!) buyuruldu. Bir müslimânın
öğrenmesi lâzım olan bilgilere (İslâm ilmleri) denir.
İslâm ilmleri iki nevdir. (Din bilgileri) ve (Fen bilgileri). Fâidesiz
ilm iki dürlüdür: Birincisi, yukarıda bildirilen Cehennemlik
olanların öğrendikleri din bilgileridir. İkincisi, din
bilgileri ile birlikde olmıyan fen bilgileridir. [Eski
Romalıların yehûdîlere yapdıkları arslanlar mezâlimi ve
orta çağda hıristiyanların Filistinde müslimânlara
yapdıkları korkunc saldırılar ve Hitlerin Avrupadaki ve
Rus, Çin komünistlerinin Asyada yüzmilyonlarca insanın canlarına
kıydıkları nükleer silâhları ve ingilizlerin, milletleri
aldatarak, kardeşi kardeşe boğdurdukları
saldırılar, hep bu fen bilgileri ile yapıldı.] Allâhü
teâlâ, fen bilgilerinde ilerlemiş olan bu canavar insan
düşmanlarını eşeklere benzetmekde, (Tevrât ve İncîl
yüklenmiş eşek gibidirler) demekdedir. İslâm ahlâkından haberleri
olmıyan bu zâlim fen adamları, Hak yolunda değildir. Hak teâlâ
bunlardan râzı değildir. (Mişkât) kitâbında diyor ki, (Her
müslimân erkeğin ve kadının, islâm bilgilerini öğrenmeleri
farzdır) hadîs-i şerîfi, Allahü teâlânın rızâsına uygun
ilmleri öğrenmeği emr etmekdedir. Böyle olmıyan
kimselere ilm öğretmek, domuzlara altın ve inci tasma takmak
gibidir. Türkiye gazetesi 12 Hazîran 1995 târîhli takvîm yaprağında
yazılı olan hadîs-i şerîfde, (Kıyâmete yakın hakîkî
din bilgileri azalır. Câhil din adamları, kendi görüşleri
ile fetvâ vererek, insanları doğru yoldan sapdırırlar)
buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Bir zemân gelir ki, insanlar
din adamından, sokakda rastladıkları eşek ölüsünden
kaçar gibi kaçarlar). Bu hâl, insanların hâllerinin bozuk, pis
olacaklarını haber vermekdedir. Çünki, ilme Allahü teâlâ
kıymet vermekdedir. Fekat dünyâya tapınan ahmaklar, çocuk iken
mektebe gitmemiş, büyük yaşında iken de, hakîkî din âliminin
sohbetinde bulunmakla şereflenememişlerdir. Dinlerinin noksan
olması tehlükesinden korkmazlar ve hakîkî din âlimlerinin
kitâblarından okuyup öğrenmezler. Bunların tek
düşünceleri, para, mal toplamak ve mevkı elde etmekdir. Halâlden mi,
harâmdan mı geldiğini hiç ayırd etmezler. Hakkı
bâtıldan ayırmazlar. İlmin ve hakîkî din âlimlerinin
kıymetini bilmezler. Hakîkî din adamlarının vazları,
kitâbları, bunların nazarında, hayvan pazarında güzel
kokular satan attâr ve körlere ayna satan kimse gibidir. Ebû Leheb gibi kimseye
(Tâhâ) sûresini okumak ve sokak serserisinin cebine inci, mercan doldurmak ve
bir köre sürme hediyye etmek, akllı kimsenin yapacağı
şey değildir. Allahü teâlâ, böyle boş kafalı kimseye
(Bunlar hayvan gibidir, hattâ dahâ aşağıdırlar) buyurdu.
Enes bin Mâlikin haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Âlime
haksız olarak hakâret eden kimseyi, Allahü teâlâ, bütün insanlar
arasında hakîr, rezîl eder. Âlime hurmet eden kimseyi, Allahü teâlâ,
Peygamberler gibi azîz eder, şereflendirir) buyuruldu. Bir hadîs-i
şerîfde, (Bir kimse, âlimin sesinden yüksek sesle konuşursa, Allahü
teâlâ, onu dünyâda ve âhiretde hakîr eder. Eğer pişmân olur, tevbe
ederse afv olur.) Görülüyor ki, hakîkî âlimlere hurmet etmek
lâzımdır. Şir:
Bir damla
sudan yaratıldın unutma!
Sakın
kendini âlimlerle bir tutma!
Bak, ne
buyurdu Mustafâ!
Âlime
yapılan hurmet, hurmet etmek olur bana!
İyi bil
ki, insanı dalâletden, kötü yoldan ilm ve âlimler kurtarır.
Rehber olmadan doğru yola
kavuşulamaz.
Bunun için, Ehl-i sünnet âlimlerini ve bunların yazdığı
doğru din kitâblarını arayıp, bulmak lâzımdır. Yüce
Peygamber Mûsâ aleyhisselâm, ilmin en yüksek derecesinde olduğu ve Allahü
teâlâ ile konuşmak şerefine kavuşduğu ve Allahü
teâlânın muhabbet şerbetinden içdiği hâlde, ilm edinmek için,
Hızır aleyhisselâmın talebesi olan Yûşa aleyhisselâm ile
berâber geldiği (Kehf) sûresinde bildirilmekdedir. Mûsâ aleyhisselâm
mantık ilminin üstâdı iken, Hızır aleyhisselâmdan ilm
öğrenmeğe geldi. Buhârî tefsîri, bunu uzun anlatmakdadır. O
hâlde, ey kardeşim! Kıymetli ömrünü ilmden ve âlimden dahâ
kıymetli olan birşey buldun da, ona mı sarf ediyorsun?
Bilmiyormusun ki, dînimiz ilme kıymet vermeği ve âlimlere hurmet
etmeği ve Allah yolunda olanlarla berâber bulunmağı emr
etmekdedir. Bunun için, kıymetli ömrünü fâidesiz şeylerle
geçirme! Hadîs-i şerîfde, (Doğru ilm sâhibi olan ve ilmi ile amel
eden bir âlim ile Peygamberler arasında bir derece fark vardır. Bu
bir derece, peygamberlik makâmıdır) buyuruldu. Bu seâdete
kavuşmak için, ilm öğrenmeğe çalışmak
lâzımdır. Şir:
Ey ilm
öğrenmekde olan mesûd kimse!
Ömrünün
bir dakîkasını boş geçirme!
Bu
nasîhatımın kıymetini bil!
Pişmân
olur kıymet bilmiyen kimse!
Hikâye:
İmâm-ı Ebû Yûsüf Kâdînın onbeş yaşında oğlu
vardı. Oğlunu çok seviyordu. Ansızın vefât etdi. Talebesine
(Defn işini size bırakdım. Ben üstâdımın dersine
gidiyorum. Bugünki dersi kaçırmıyayım) dedi. İmâmı
vefâtından sonra rüyâda gördüler. Cennetde, büyük bir
köşkün karşısında duruyordu. Köşkün
yüksekliği Arşa varmışdı. Bu köşk kimindir
denildikde, benimdir buyurdu. Buna nasıl kavuşdun denilince,
(İlme ve ilm öğrenmeğe ve öğretmeğe olan
muhabbetim ile) buyurdu. Ey kardeşim! Dünyâda ve âhiretde azîz olmak için,
ilm öğren! Şir:
Hep
neşeli olmak için,
her yerde
hurmet bulmak için,
ilm sâhibi
olmağa çalış,
ilm
tâcını taşımağa alış!
Hikâye: Bu
fakîrin hocasının çocuklarının en büyüğü takvâ sâhibi
idi ve çok âlim idi. [(Riyâd-un-nâsıhîn) kitâbının müellîfi,
Mevlânâ Muhammed Rebhâmîdir. Bunun üstâdı Allâme Muhammed Celâl Kayinî
Sümme Hirevîdir.] Vefât ederken babası, yasdığı
başında idi. Vefât edince, üstünü örtdü. Medreseye gelip, bir
cüz hadîs dersi verdi. Sonra medreseden çıkıp defn işine
başladı. Dağlardan, her yerden gelen bir ses, (Oğlumun
eceli geldi. Vefât etdi. Bu iş, Allahü teâlânın rızâsı ile
olduğu için, ben de râzı
oldum. Başka bir çâre bilmiyorum. Allahü teâlânın kazâsı ve emri
böyle oldu) diyordu. Hassân bin Atıyyenin radıyallahü anh
rivâyet etdiği hadîs-i şerîfde, (Âlimin ölümüne üzülmiyen,
münâfıkdır. İnsanlar için, bir âlimin ölümünden dahâ büyük
musîbet yokdur. Bir âlim ölünce, gökler ve göklerde olanlar,
yetmiş gün ağlar) buyuruldu. Hakîkî âlim vefât edince dinde bir yara
açılır ki, kıyâmete kadar kapanmaz. Diğer bir hadîs-i
şerîfde, (Bir insan, yâ âlimdir, yâhud ilm öğrenmekde olan
talebedir. Yâhud bunları sevmekdedir. Bu üçünden başkaları
ahırlarda uçan sinekler gibidir.) Bu dördüncü dereceden olmamağa
çalışınız! Şir:
İnsanı
Cehennemden kurtaran ilmdir.
Kimsenin
senden alamıyacağı mal ilmdir.
İlmden
başka birşey isteme ki,
dünyâda ve
âhiretde maksada kavuşduran ilmdir!
Beldeci
fetvâlarında diyor ki, İmâm-ı Sadr-üş-şehîd diyor ki,
(Hakîkî âlim ile alay edenin zevcesi boş olur). [Sadr-üş-şehîd
Hüsâmeddîn Ömer, 536 da Semerkandda şehîd oldu.] Bir âlime ahmak,
câhil, domuz, eşek diyen tazîr olunur. Hakâret ederek söylerse,
kâfir olur, zevcesi boş olur. İmâm-ı Muhammed buyuruyor ki,
küfre sebeb olan her kelimeyi söylemek de böyledir. İlme ve
âlimlere hakâret eden kâfir olur. Allahü teâlâ hepimize fâideli ilm nasîb
eylesin. Fâidesi olmıyandan muhâfaza eylesin.
13 -
Tevâduun aşırı mikdârına (Tezellül),
bayağılık, kendini aşağı tutmak denir. Tezellül
harâmdır. Başka harâmlarda olduğu gibi, bu da zarûret ile câiz
olur. Dînini, cânını, mâlını, ırzını
korumak, zâlimden kurtulmak, (Zarûret)dir.
Meşakkat, harâc bulununca, kolaylık aramak, câiz olur.
Tezellül, kötü huylardan
biridir. Bir âlimin yanına bir kunduracı geldiği zemân, âlimin
ayağa kalkıp, yerine bunu oturtması ve gideceği zemân
kapıya kadar yanında yürümesi ve kunduralarını önüne
koyması tezellüle bir misâldir. Yalnız ayağa kalkıp
otursaydı, ona yer gösterseydi ve işini, hâlini ve niçin
geldiğini sorsaydı ve süâllerine güler yüzle cevâb verseydi ve
davetini kabûl etseydi ve sıkıntısını giderecek
şey yapsaydı, tevâdu göstermiş olurdu. Hadîs-i
şerîfde, (Din kardeşini sıkıntıdan kurtarana [nâfile]
hac ve umre sevâbı verilir) buyuruldu. Hazret-i Hasen radıyallahü
teâlâ anh, Sâbit Benânîye rahime-hullahü teâlâ bir hâcetini
yapmasını diledi. Câmide itikâf ediyorum, başka zemân
yaparım deyince, din kardeşinin ihtiyâcını gidermek için
gitmenin, [nâfile] hac sevâbından dahâ hayrlı olduğunu bilmiyor
musun dedi. Mevkı sâhiblerinin, muhtâc olanlara ve hocaların
talebelerine, makâmları ile ve mâlları ile yardım etmelerinin
çok sevâb olması, bu hadîs-i şerîfe dayanmakdadır. Nafaka, yanî
bir günlük yiyeceği, içeceği olan kimsenin dilenmesi, tezellül olur,
harâm olur. Bunun, bir günlük nafakası olmayan, başka bir kimse için
veyâ borçlu için yardım toplaması tezellül olmaz. Fazla hediyye almak
için, az bir şeyi hediyye vermek de, tezellül olur. Âyet-i kerîme
böyle hediyye vermeyi men etmekdedir. Alınan hediyyenin
karşılığını bundan fazla vermek efdaldir. Fekat
fazla karşılık için hediyye vermek câiz değildir. Davet
olunmadan ziyâfete gitmek de tezellüldür. Hadîs-i şerîfde, (Davet edilen
yere gitmemek günâhdır. Davet olunmadığı yere gitmek
hırsızlık etmek olur) buyuruldu. Nikâh sâhibinin davet
etdiği yerde harâm şeyler yoksa, bu davete gitmek vâcib olur.
Başka davetlere gitmek sünnetdir. Riyâ ve iftihâr için yanî
gösteriş ve övünmek için yapılan davetlere gitmek câiz
değildir. Bir menfeate kavuşmak düşüncesiyle, devlet
adamları ile, hâkimlerle, zenginlerle arkadaşlık yapmak tezellül
olur. Zarûretin müstesnâ olduğu yukarıda bildirilmişdi.
Böyle kimselerle karşılaşınca ve bunlara selâm
verirken eğilmek ve secde etmek de tezellüldür. Büyük günâhdır.
İbâdet için eğilmek küfr olur. Yehûdîlerin selâm vermelerine benzemek
olur. [Fakîr, muhtâc demekdir. İslâmiyyetde, havâyıc-i asliyyesinden
mâadâ, kurban nisâbı mikdârı malı olmıyana (Fakîr) denir.
Resûlullahın sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem Allahü teâlâdan
istediği ve övündüğü fakîrlik, her zemân, her işde, Allahü
teâlâya muhtâc olduğunu bilmekdir. Abdüllah Dehlevî rahime-hullahü
teâlâ, (Dürr-ül-meârif) kitâbında buyuruyor ki, (Tesavvufda fakîr, murâdı
olmıyan, yanî Allahü teâlânın rızâsından başka
dileği olmıyan demekdir). Böyle olan kimse nafaka
olmayınca, sabr ve kanâat eder. Allahü teâlânın filinden ve
irâdesinden râzı olur. Allahü teâlâ emr etdiği için rızk
kazanmağa çalışır. Çalışırken, ibâdetlerini
terk etmez ve harâm işlemez. Kazanırken de,
kazandığını sarf ederken de, şerîate uyar. Böyle
kimseye zenginlik de, fakîrlik de fâideli olur. Dünyâ ve âhıret seâdetine
kavuşmasına sebeb olur. Fekat, nefsine uyarak, sabr ve kanâat
etmiyen kimse, Allahü teâlânın kazâ ve kaderine râzı olmaz. Fakîr
olunca, az verdin diye, itirâz eder. Zengin olursa, doymaz, dahâ ister.
Kazandığını harâmlara sarf eder. Zenginliği de,
fakîrliği de, dünyâda ve âhıretde felâketine sebeb olur.]
Her
sanatı ve ticâreti yapmak, maâş, ücret
karşılığında mubâh olan işleri yapmak, meselâ
çobanlık, bağcevanlık yapmak, inşâatda ve hafriyâtda
çalışmak ve sırtında yük taşımak tezellül
değildir. Peygamberler aleyhimüssalevâtü vetteslîmât ve Velîler
rahime-hümullahü teâlâ bunları yapmışlardır. Kendinin ve
çoluk çocuğunun nafakasını temîn için çalışmak
farzdır. Başkalarına yardım için her dürlü kazanç yolunda
çalışarak dahâ fazla kazanmak mubahdır. İdrîs aleyhisselâm
terzilik yapardı. Dâvüd aleyhisselâm demircilik yapardı. İbrâhîm
aleyhisselâm zirâat ve kumaş ticâreti yapardı. İlk olarak
kumaş dokuyan Âdem aleyhisselâmdır. [Din düşmânları,
ilk insanların ot ile örtündüklerini, mağarada
yaşadıklarını yazıyorlar. Bu
yazılarının hiçbir vesîkası yokdur.] Îsâ aleyhisselâm
kunduracılık yapardı. Nuh aleyhisselâm marangozluk, Sâlih
aleyhisselâm çantacılık yapardı. Peygamberlerin çoğu
aleyhimüssalevâtü vetteslîmat çobanlık yapmışdır. Hadîs-i
şerîfde, (Evinin ihtiyâclarını alıp getirmek kibrsizlik
alâmetidir) buyuruldu. Resûlullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem mal
satmış ve satın almışdır. Satın alması
dahâ çok olmuşdur. Ücret ile çalışmış ve
çalışdırmışdır. Mudârebe şirketi ve
ortaklık yapmışdır. Başkasına vekîl olmuş ve
vekîl yapmışdır. Hediyye vermiş ve almışdır.
Ödünç ve âriyyet mâl almışdır. Vakf
yapmışdır. Dünyâ işi için kimseye kızmamış,
incitecek şey kimseye söylememişdir. Yemîn etmiş ve
etdirmişdir. Yemîn etdiği şeyleri yapmış, yapmayıp
keffâret verdiği de olmuşdur. Latîfe yapmış ve
söylemiş, latîfeleri hep hak üzere ve fâideli olmuşdur.
Yukarıda sayılanları yapmakdan çekinmek, utanmak, kibr olur.
Çok kimseler burada yanılırlar. Tevâdu ile tezellülü birbiri
ile karışdırırlar. Nefs, burada çok kimseleri aldatır.
14 -
Kötü huyların ondördüncüsü ucbdur. Ucb, yapdığı
ibâdetleri, iyilikleri beğenerek, bunlarla övünmekdir.
Yapdığı ibâdetlerin, iyiliklerin kıymetini bilerek,
bunların elden gitmesini düşünerek korkmak, üzülmek ucb olmaz. Yâhud,
bunların Allahü teâlâdan gelen nimetler olduğunu düşünerek,
sevinmek de, ucb olmaz. Bunların Allahü teâlâdan gelen nimetler
olduğunu düşünmiyerek kendi yapdığını,
kazandığını sanarak sevinmek, kendini beğenmek, ucb
olur. Ucbun zıddına (Minnet) denir. Minnet, nimete kendi eliyle,
kendi çalışmasıyla kavuşmadığını,
Allahü teâlânın lutfü ve ihsânı olduğunu düşünmekdir.
Böyle düşünmek, ucb tehlükesi olduğu zemân farz olur. Diğer
zemânlarda ise müstehabdır. İnsanı ucba sürükliyen sebeblerin
başında cehâlet ve gaflet gelmekdedir. Bu ucbdan kurtulmak için, her
şeyin Allahü teâlânın dilemesi ile ve yaratması ile meydâna
geldiğini ve akl, ilm, ibâdet etmek, mâl ve mevkı gibi kıymetli
nimetlerin, Allahü teâlânın lutfü ve ihsânı olduklarını
düşünmek lâzımdır. (Nimet), insana fâideli olan, tatlı
gelen şey demekdir. Bütün nimetleri gönderen Allahü teâlâdır.
Ondan başka yaratıcı ve gönderici yokdur. Eshâb-ı
kirâmdan bazıları radıyallahü teâlâ anhüm ecmaîn, Huneyn
gazâsında, askerin çokluğunu görerek, artık biz hiç
mağlûb olmayız dedi. Bu sözler Resûlullahın sallallahü
aleyhi ve sellem mubârek kulağına gelince, üzüldü. Bunun için,
harbin başlangıcında nusret-i ilâhî yetişmeyip,
mağlûbiyyet başladı. Sonra, Cenâb-ı Hak merhamet ederek,
zafer nasîb eyledi. Dâvüd aleyhisselâm, düâ ederken, (Yâ Rabbî!
Evlâdlarımdan birkaçının nemâz kılmadığı
hiçbir gece yokdur ve oruc tutmadığı hiçbir gün
geçmemişdir) demişdi. Buna karşılık Allahü teâlâ, (Ben
dilemeseydim, kuvvet ve imkân vermeseydim, bunların hiçbiri
yapılamazdı) buyurdu. Dâvüd aleyhisselâmın bu sözü gayret-i
ilâhiyyeye dokundu, târîh kitâblarında yazılı olan
sıkıntıların başına gelmesine sebeb oldu. Kibre
sebeb olan şeyleri yukarda bildirmişdik. Bunlar ucba da sebeb
olurlar. Allahü teâlânın nimetlerine şükr etmek de, büyük bir
nimetdir.
Ucbun
zararları, âfetleri çokdur: Kibre sebeb olur. Günâhları unutmağa
sebeb olur. Günâh kalbi karartır. Günâhlarını düşünen
kimse, ibâdetlerini büyük görmez. İbâdet yapmanın da, Allahü
teâlânın lutfu, ihsânı olduğunu düşünür. Ucb sâhibi, Allahü
teâlânın mekrini ve azâbını da unutur. Başkalarından
istifâde etmekden mahrûm kalır. Kimse ile meşveret etmez,
danışmaz.
Hadîs-i
şerîfde, (Üç şey, insanı felâkete sürükler: Buhl, hevâ ve
ucb). Buhl sâhibi, yanî hasîs kimse, Allaha karşı ve kullara
karşı olan hakları ve vazîfeleri ödemekden mahrûm olur.
Hevâsına, yanî nefsinin arzûlarına uyan ve ucb sâhibi olan, yanî
nefsini beğenen kimse, muhakkak helâka, felâkete düçâr olur.
İmâm-ı Muhammed Gazâlî rahime-hullahü teâlâ buyurdu ki, (Bütün
kötülüklerin başı, kaynağı üçdür: Hased, riyâ, ucb.
Kalbini bunlardan temizlemeğe çalış!) Ucb sâhibi, hep ben, ben
der. Toplantılarda baş tarafda bulunmak ister. Her sözünün kabûl
olunmasını ister.
Hadîs-i
şerîfde, (Günâh işlemezseniz, dahâ büyük günâha yakalanmanızdan
korkarım. O da, ucbdur) buyuruldu. Günâh işliyenin boynu bükük olur.
Tevbe edebilir. Ucb sâhibi, ilmi ile, ameli ile mağrûr olur. Egoist olur.
Tevbe etmesi güç olur. Günâh işliyenlerin iniltileri, Allahü teâlâya,
tesbîh çekenlerin övünmesinden iyi gelir. Ucbun en kötüsü,
hatâlarını, nefsinin hevâsını beğenmekdir. Hep nefsine
uyar. Nasîhat kabûl etmez. Başkalarını câhil sanır.
Hâlbuki, kendisi çok câhildir. Bidat sâhibleri, mezhebsizler böyledirler.
Bozuk, sapık itikâdlarını ve amellerini, doğru ve iyi
bilip, bunlara sarılmışlardır. Böyle ucbun ilâcı
çok güçdür. Mâide sûresinin, (Kendinize bakınız. Kendiniz doğru
yolda oldukca, başkalarının sapıtması size zarar
vermez!) meâlindeki yüzsekizinci âyet-i kerîmesinin manâsını
Resûlullahdan sordular. Cevâbında, (İslâmiyyetin emrlerini bildiriniz
ve yasak etdiklerini anlatınız! Bir kimse ucb eder, sizi dinlemezse,
kendi hâlinizi islâh ediniz) buyurdu. Ucb hastalarının
ilâcını hâzırlıyan âlimler, Ehl-i sünnet âlimleridir. Fekat
bu hastalar hastalıklarını bilmedikleri, kendilerini sıhhatli
sandıkları için, bu tabîblerin nasîhatlerini, ilmlerini kabûl
etmezler, felâketde kalırlar. Hâlbuki bu âlimler, Resûlullahdan
sallallahü aleyhi ve sellem aldıkları ilâcları, hiç
değişdirmeden, bozmadan sunmakdadırlar. Câhiller, ahmaklar, bu
ilâcları, onların yapdıklarını sanır.
Kendilerinin hak yolda bulunduklarına inanarak, kendilerini
beğenirler.
15 -
Kötü huyların onbeşincisi haseddir. Hased, kıskanmak,
çekememekdir. Allahü teâlânın ihsân etdiği nimetin ondan
çıkmasını istemekdir. Fâideli olmıyan, zararlı olan
birşeyin ondan ayrılmasını istemek, hased olmaz, (Gayret)
olur. İlmini, mâl, mevkı ele geçirmek, günâh işlemek için
kullanan din adamından ilmin gitmesini istemek gayret olur.
Mâlını harâmda, zulmde, islâmiyyeti yıkmakda, bidatları ve
günâhları yaymakda kullananın mâlının yok olmasını
istemek de, hased olmaz, din gayreti olur. Bir kimsenin kalbinde hased bulunur,
kendisi buna üzülür, bunu istemezse, bu günâh olmaz. Kalbde bulunan
hâtıra, düşünce, günâh sayılmaz. Hâtıranın kalbe
gelmesi insanın elinde değildir. Kalbinde hased bulunmasından
üzülmezse veyâ arzûsu ile hased ederse, günâh olur, harâm olur. Bu hasedini
sözleri ile, hareketleri ile belli ederse, günâhı dahâ çok olur.
Hadîs-i şerîfde, (İnsan, üç şeyden kurtulamaz: Sû-i zan, tayere,
hased. Sû-i zan edince, buna uygun hareketde bulunmayınız.
Uğursuz zan etdiğiniz şeyi, Allaha tevekkül ederek
yapınız. Hased etdiğiniz kimseyi hiç incitmeyiniz!) buyuruldu.
Tayere, uğursuzluğa inanmakdır. Sû-i zan, bir kimseyi kötü
zan etmekdir. Bu hadîs-i şerîfden anlaşılıyor ki, kalbde
hased hâsıl olması, harâm değildir. Bundan râzı olmak,
devâmını istemek, harâm olur.
(Hadîka)da
diyor ki, (Kalbe gelen düşünce beş
derecedir:
Birincisi, kalbde durmaz, def
edilir. Buna (Hâcis) denir.
İkincisi kalbde bir zemân
kalır. Buna (Hâtır) denir.
Üçüncüsü, yapmak ile yapmamak
arasında tereddüd olunur. Buna (Hadîs-ün-nefs) denir.
Dördüncü derece, yapması
tercîh edilir. Buna (Hemm) denir.
Beşinci derecede bu tercîh
kuvvetlenip, karâr verir. Buna (azm) ve (cezm) denir. İlk üç dereceyi melekler yazmaz.
Hemm, hasene ise yazılır. Seyyie ise, terk edilirse, sevâb
yazılır. Azm olursa, bir günâh yazılır).
İşlemezse, bu da afv olur. Hadîs-i şerîfde, (Kalbe gelen kötü şey söylenmedikçe ve buna
uygun hareket edilmedikçe afv olur) buyuruldu. İnsanın
kalbine, küfr veyâ bidat itikâdı olan bir düşünce gelince, bundan
üzülür ve hemen red ederse, bu kısa düşünce, küfr olmaz. Fekat,
senelerce sonra kâfir olmağa karar verirse, hattâ bunu bir şarta
bağlarsa dahî, karâr verdiği anda kâfir olur. Senelerce sonra bir
kâfir ile evlenmeğe niyyet eden kadın da böyledir.
[Harâmı
işlemenin günâhı, işlemeğe karâr vermekden dahâ büyükdür. (Harâm), Allahü teâlânın yasak etdiği
şey demekdir. Günâh, (ism) demekdir. Yanî,
harâm işleyene karşılık verilecek cezâ demekdir. Günâh
işlemek demek, cezâ ve azâb yapılmasına sebeb olacak bir
şey yapmak, yanî harâm işlemek demekdir. (Sevâb),
iyilik ve ibâdet yapana âhıretde verilecek iyi karşılık,
mükâfât demekdir. Allahü teâlâ, dünyâda iyilik ve ibâdet yapanlara
âhıretde sevâb vereceğini vad etmişdir. İyilik ve ibâdet
yapana âhıretde sevâb verilmesi, vâcib ve lâzım değildir. Allahü
teâlâ, lutf ederek, merhamet ederek, bunlara âhıretde sevâb
vereceğini vad etmişdir. Allahü teâlâ, vadinden dönmez,
muhakkak yapar.]
Hadîs-i
şerîfde, () buyuruldu İnsan, harâm
işlemeği kalbinden geçirir, Allahdan korkarak yapmazsa, hiç günâh
yazılmaz. Harâmı işleyince, bir günâh yazılır.
Kâfir
olmağa ve bidat sâhibi olmağa niyyet etmek harâmdır. O anda,
öyle olur. Çünki, bu iki niyyetin kendileri kötüdür. Kendileri
harâmdır. Harâm işlemek düşüncesi ise, harâma sebeb olduğu
için kötüdür. Düşüncenin kendisi kötü değildir, bunu
işlemek, yapmak kötüdür. Kötülüğü işlemeyince,
harâmlığın ve günâhın kalkması, Allahü teâlânın
merhametindendir ve Muhammed aleyhisselâm hurmetine, bu rahmet-i ilâhiyye onun
ümmetine mahsûsdur.
İnsan
bir kimsede bulunan nimetin ondan gitmesini istemeyip, kendisinde de
bulunmasını isterse, hased olmaz. Buna (Gıbta) imrenmek denir.
Gıbta güzel bir huydur. İslâmiyyetin ahkâmına, yanî
farzları yapmağa ve harâmlardan sakınmağa riâyet eden,
gözeten sâlih kimseye gıbta edilmesi vâcibdir. Dünyâ nimetleri için
gıbta etmek tenzîhen mekrûh olur.
Hadîs-i
şerîfde, (Allahü teâlâ, mümin kuluna gayret eder. Mümin de mümine
gayret eder) buyuruldu. Allahü teâlâ, gayretinden dolayı, fuhşu harâm
etmişdir. Allahü teâlâ, (Ey Âdem oğulları! Sizi kendim
için yaratdım. Herşeyi de sizin için yaratdım. Senin için
yaratdıklarım, seni, kendim için yaratılmış
olduğundan men ve gâfil ve meşgûl etmesin) buyurmuşdur.
Başka bir hadîs-i kudsîde, (Seni kendim için yaratdım. Başka
şeylerle oyalanma! Rızkına kefîlim, kendini üzme!)
buyurmuşdur. Yûsüf aleyhisselâmın, (Sultânın yanında benim
ismimi söyle!) demesi gayret-i ilâhiyyeye dokunarak, senelerce zindanda
kalmasına sebeb oldu. İbrâhîm aleyhisselâmın, oğlu
İsmâîlin dünyâya gelmesine sevinmesi, gayret-i ilâhiyyeye dokunarak, bunu
kurbân etmesi emr olundu. Allahü teâlânın çok sevdiklerine, bazı
Evliyâya böyle gayret etmesi çok vâkı olmuşdur. (Gayret), bir
kimsede olan hakkına, onun başkasını ortak etmesini
istememekdir. Allahü teâlânın gayret etmesi, kulunun kötü, çirkin
şey yapmasına râzı olmamasıdır. Kulun vazîfesi,
dilediğini yapmak değildir. Ona kulluk etmekdir. Onun emrlerine ve
yasaklarına uymakdır. Her dilediğini yapmak, Allahü teâlâya
mahsûsdur. Yalnız Onun hakkıdır. Kulun kendi dilediğini
yapması, günâh işlemesi, Allahü teâlânın hakkına ortak
olmak olur. Müminin, günâh işlemekde, kendisine gayret etmesi
lâzımdır. Bu da, günâh işlerken heyecânlanması, kalbinin
çarpıntısı, sıkılması ile olur. Müminin kalbi,
Allahü teâlânın evidir ve güzel huyların yeridir. Kalbinde kötü,
çirkin düşüncelere yer vermek, çirkinleri güzellere ortak etmek olur.
Kalbin buna râzı olmaması, çırpınarak mâni olması,
gayret olur. Ensârın reîsi olan Sad bin Ubâde radıyallahü teâlâ
anh, Yâ Resûlallah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem! Zevcemi yabancı
erkekle bir yatakda görsem, dört şâhid görmeden
öldüremez miyim? dedikde, (Evet, öldüremezsin) buyurdu. Sad buna
cevâben, dört şâhid lâzım ise de, buna tahammül edemem. Hemen
öldürürüm, deyince, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, (Reîsinizin
sözünü işitiniz! O çok gayûrdur. Ben ondan dahâ çok gayûrum. Allahü
teâlâ, benden dahâ çok gayretlidir) buyurdu. Yanî böyle gayret olmaz. Ben
ondan dahâ gayretli olduğum hâlde, islâmiyyetin dışına
çıkmam. Allahü teâlâ, en çok gayretli olduğu hâlde, bu fuhşun
cezâsını hemen vermez, demek istedi. Sadın haklı olan
cezâyı vermekde acele etmesinin doğru olmadığına
işâret buyurdu. Harâm işlerken gören her müslimânın tazîr
cezâsı yapması lâzımdır. Görenlerin, işlendikden
sonra yapmaları câiz değildir. Bu zemân, ancak hükûmetin ve hâkimin
tazir etmesi lâzım olur. Zinâ yaparken görüp öldürenin,
mahkemede dört şâhid göstermesi lâzımdır. Yalnız
yemîn etmesi kabûl olunmaz. Dört şâhid getiremezse, kâtil, hâkim
tarafından mahkûm edilir.
Kadının
ortağına gayret göstermesi câiz değildir. Resûlullah
sallallahü aleyhi ve sellem, bir gece hazret-i Âişenin
odasından çıkdı. Hazret-i Âişe radıyallahü
teâlâ anhâ, zevcelerinden birinin yanına gitdiğini zan ederek gayret
eyledi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem gelince, üzüldüğünü
anlayıp, (Gayret mi eyledin?) buyurdu. Benim gibi bir zevallı, senin
gibi, varlıkların en şereflisi, mahlûkların en merhametlisi
bir zât için gayret etmez mi, dedi. Buna cevâb olarak,
(Şeytânının vesvesesine uymuşsun) buyurdu. Benim
yanımda şeytân mı var? Yâ Resûlallah! deyince, (Evet var)
buyurdu. Ey Allahın Resûlü! Senin yanında da var mı? deyince,
(Evet benim yanımda da var. Fekat, Allahü teâlâ, beni onun vesveselerinden
muhâfaza etmekdedir) buyurdu. Yanî, benim şeytânım müslimân
olmuşdur. Bana hayrlı şeyleri hâtırlatır. Bir hadîs-i
şerîfde, (Allahü teâlâ, kimseye ihsân etmediği iki nimetini bana
ihsân eyledi: Şeytânım kâfir idi. Onu müslimân yapdı.
İslâmiyyeti yaymakda, bütün zevcelerimi bana yardımcı eyledi)
buyuruldu. Âdem aleyhisselâmın şeytânı kâfir idi. Zevcesi
hazret-i Havvâ, Cennetde şeytânın yemîn etmesine aldanarak,
Âdem aleyhisselâmın hatâ etmesine sebeb oldu.
İnsanların
Allahü teâlâya gayret etmeleri, harâm işlenmesini istememekle olur.
Hasedin
zıddı (Nasîhat) etmekdir. Allahü teâlânın bir kimseye
verdiği nimetin onda kalarak, dînine ve dünyâsına fâideli
olmasını istemek demekdir. Nasîhat etmek, bütün müslimânlara
vâcibdir. Hadîs-i şerîfde, (Hayra sebeb olana, bunu yapanın ecri
kadar sevâb verilir) ve (Kendi için istediğini din kardeşi için de
istemiyen kimse, îmân etmiş olmaz) ve (Dînin temeli nasîhatdir) buyuruldu.
Nasîhat vermek demek, Allahü teâlânın var olduğunu, bir
olduğunu, bütün kemâl ve cemâl sıfatlarının Onda
bulunduğunu, Ona lâyık olmıyan sıfatların,
aybların, kusûrların Onda bulunmadığını, hâlis
niyyet ile Ona ibâdet etmek lâzım olduğunu, gücü yetdiği kadar
Onun rızâsını almağa
çalışılmasını, Ona isyân edilmemesini, Onun
dostlarına muhabbet, düşmânlarına muhâlefet edilmesini, Ona
itâat edenleri sevmeği ve isyân edenleri sevmemeği, nimetlerini
saymayı ve bunlara şükr etmeği, bütün mahlûklarına
şefkat ve merhamet etmeği, Onda bulunmıyan sıfatları
Ona söylememeyi bildirmek, Allahü teâlâ için nasîhat etmek olur.
Kurân-ı kerîmde bildirilenlere inanmağı, emr edilenleri
yapmağı, kendi aklı ile, görüşü ile uydurma tercemeler
yapmamağı, Onu çok ve doğru olarak okumağı, Ona
abdestsiz el sürmek câiz olmadığını, insanlara bildirmek,
Kurân-ı kerîm için nasîhat etmek olur. Muhammed aleyhisselâmın
bildirdiklerinin hepsine inanmak lâzım olduğunu, Ona ve ismine hurmet
etmeği, Onun sünnetlerini yapmağı ve yaymağı, Onun
güzel ahlâkı ile huylanmağı, Âlini ve Eshâbını
ve ümmetini sevmeği bildirmek, Resûlullah sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem için nasîhat etmek olur. Ona saygı gösteren, Onun dînini
muhafâza eden, Onun dînine uymakda, ibâdet yapmakda kendilerine hürriyyet veren
hükûmetlere yardım etmek, onlara doğruyu bildirmek, müslimânların
hakkını gözetmelerini bildirmek, onlara isyân etmemek,
kanûnlarına karşı gelmemek, onların islâmiyyete ve
insanlara hizmet etmeleri için düâ etmek, arkalarında nemâz kılmak,
kâfirlerle cihâdlarında mâl ile, cân ile ve düâ ile yardımlarına
koşmak, zekât ve vergileri ödemek, silâh ile kimseye
saldırmamak, zulm ve haksızlık yapdıklarında da isyân
etmeyip, tatlılıkla onları doğru yola, adâlete getirmek,
onlara yaltakçılık yapmamak, doğru yoldan
ayrılmalarına sebeb olmamak, hükûmet adamlarına karşı
gelmemek lâzım olduğunu herkese bildirmek ve Ehl-i sünnet âlimlerinin
rahmetullahi teâlâ aleyhim ecmaîn fıkh kitâblarına, ilmihâl
kitâblarına ve ahlâk kitâblarına uymak lâzım olduğunu
bildirmek, devlet için nasîhat yapmak olur. İnsanlara dünyâda ve
âhıretde fâideli olan şeyleri yapmak ve zarârlı olan
şeyleri yapmamak lâzım olduğunu ve kimseye eziyyet
etmemeği, kalb kırmamağı, bilmediklerini
öğretmeği, kusûrlarını örtmeği, farzları
emr etmeği, harâmlardan nehy etmeği, bunların hepsini
tatlılıkla, acıyarak bildirmeği, küçüklere merhamet,
büyüklere hurmet edilmesini, kendilerine yapılmasını
istediklerini başkalarına da yapmalarını, kendilerine
yapılmasını istemediklerini başkalarına da yapmamalarını,
onlara bedenleri ile, mâlları ile, yardım edilmesini bildirmek de, bütün
insanlar için nasîhat etmek olur.
Hadîs-i
şerîfde, (Müslimânlara yardım etmiyen, onların iyilikleri ve
râhatları için çalışmıyan, onlardan değildir. Gece ve
gündüz, Allah için ve Kurân-ı kerîm için ve Resûlullah için ve devlet
reîsi için ve bütün müslimânlar için nasîhat etmiyen kimse de, bunlardan
değildir) buyuruldu.
Hased,
ibâdetlerin sevâbını giderir. Hadîs-i şerîfde, (Hased etmekden
sakınınız. Biliniz ki, ateş odunu yok etdiği gibi,
hased de hasenâtı yok eder!) buyuruldu. Hased eden, onu gîbet eder,
çekişdirir. Onun mâlına, canına saldırır. Kıyâmet
günü, bu zulmlerinin karşılığı olarak, hasenâtı
alınarak ona verilir. Hased edilendeki nimetleri görünce,
dünyâsı azâb içinde geçer. Uykuları kaçar. Hayr, hasenât
işliyenlere, on kat sevâb verilir. Hased bunların dokuzunu yok eder,
birisi kalır. Küfrden başka hiçbir günâh, hasenâtın
sevâblarının hepsini yok etmez. Günâh olduğuna inanmıyarak
veyâ islâmiyyete ehemmiyyet vermiyerek harâm işlemek ve küfre, irtidâda
sebeb olan işleri yapmak, sevâbların hepsini yok eder. Çünki,
böyle yapanlar mürted olurlar. Hadîs-i şerîfde, (Geçmiş
ümmetlerden iki kötülük sizlere bulaşdı: Hased ve kazımak.
Bu sözümle onların başlarını kazıdıklarını
anlatmak istemiyorum. Dinlerinin kökünü kazıyıp yok etdiklerini
söyliyorum. Yemîn ederim ki, îmânı olmıyan Cennete
girmiyecekdir. Birbiriniz ile sevişmedikçe, îmâna
kavuşamazsınız. Sevişmek için, çok
selâmlaşınız!) buyuruldu.
[Selâmlaşmanın
çok mühim olduğunu bu hadîs-i şerîf açıkca gösteriyor.
Selâmlaşmayı emr ediyor. İki müslimân
karşılaşınca, birisinin (Selâmün aleyküm) demesi sünnetdir.
Diğerinin cevâb olarak, (ve aleyküm selâm) demesi farzdır. Kâfirlere
mahsûs kelimelerle selâmlaşmak ve el, beden hareketleri ile
selâmlaşmak câiz değildir. Karşılaşan iki müslimân,
birbirinden uzak olarak yürüyorlarsa, sesini işitemiyeceğini
anladığı zemân, söylemekle birlikde, sağ eli
kaşının kenârına kaldırmanın da câiz olduğu
bildirilmişdir. Kâfirlere karşı başka kelimelerle
selâmlaşarak, fitne çıkmasına mâni olmalıdır. Fitneyi
uyandırmak harâmdır. Bu harâma mâni olmak çok sevâbdır.]
(Müslimânlar
hayrlı olur. Hased edince hayr kalmaz) buyuruldu. Diğer bir hadîs-i
şerîfde, (Hased, nemîme ve kehânet sâhibleri benden değildir)
buyuruldu. Nemîme, fitne çıkarmak için, ara açmak için, insanlar
arasında söz taşımakdır. Kehânet, bilmediğini
söyliyerek bundan hükm, manâ çıkarmakdır. [Bilinmiyen
şeyleri haber veren, falcılara (Kâhin) denir. Kâhine
inanmamalıdır.] Bu hadîs-i şerîfden, hased edenin
şefâatden mahrûm kalacağı anlaşılmakdadır. Yanî
şefâat istemeğe hakkı olmayacakdır.
Hadîs-i
şerîfde, (Altı kimse, altı şeyden hesâba çekilip,
mahşer yerinde azâb gördükden sonra, Cehenneme gireceklerdir: Devlet
reîsleri zulmden, arablar kavmiyyet gayretinden, köy muhtarları
kibrden, tüccâr hıyânetden, köylüler cehâletden, âlimler hasedden)
buyuruldu. Ticâret ile meşgûl olanın, yalan söylemek, fâiz, hîle
ve fâsid bey ile başkasının mâlını aşırmak
ne demek olduklarını ve bu harâmlardan kurtulmanın çârelerini
öğrenmesi lâzımdır. Köylülerin, yanî her
müslimânın, Ehl-i sünnet itikâdını ve ilm-i hâlini bilmesi
lâzımdır. Bu hadîs-i şerîf, hasedin din adamlarında dahâ
çok bulunduğunu haber vermekdedir. (Tefsîr-i kebîr)de diyor ki, (Hased on
kısmdır. Bunların dokuzu din adamlarında bulunur. Dünyâ
sıkıntıları on çeşiddir. Bunların dokuzu
sâlihlerde bulunur. Zillet on kısmdır. Dokuzu yehûdîlerdedir. Tevâdu
on kısmdır. Dokuzu nasârâdadır. Şehvet on
kısmdır. Dokuzu kadınlarda, biri erkeklerdedir. İlm on
kısmdır. Biri Irâkdadır. Îmân on kısmdır. Dokuzu
Yemendedir. Akl on kısmdır. Dokuzu erkeklerdedir. Yer yüzünün
bereketi on kısmdır. Dokuzu Şâmdadır). Fahreddîn-i Râzî
hazretleri, bu tefsîrinde kendi zemânında olanları bildirmişdir.
Resûlullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem dünyâya teşrîf etmeden
evvel, yehûdîler harb edecekleri zemân, (Yâ Rabbî! Göndereceğini vad
etdiğin ve en çok sevdiğini bildirdiğin, o şerefli
Peygamber hurmetine) diyerek düâ ederlerdi. Düâları kabûl olup, Allahü
teâlâ kendilerine yardım ederdi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem,
insanları müslimân olmağa davet edince, kendisinin vad edilen
Peygamber olduğunu anladılar. Fekat hased ederek, kıskanarak
inkâr etdiler. Hasedleri kendilerinin ve gelecek olan nesllerinin ebedî olarak
felâkete, azâblara sürüklenmelerine sebeb oldu.
Allahü teâlâ,
şeytânın şerrinden korunmamızı emr etdiği gibi,
hased edenin şerrinden de, sakınmamızı emr etdi.
Hadîs-i
şerîfde, (Nimet sâhiblerinden ihtiyâclarınızı, gizli
olarak isteyiniz. Çünki, nimet sâhiblerine hased edilir) buyuruldu.
İhtiyâclarınızın karşılandığı
meydâna çıkınca, hased olunursunuz. Sırrını
saklıyan kimse, isterse, açığa çıkarır, isterse
çıkarmaz. Sırrını açıklıyan kimse, çok defa
söylediğine pişmân olur, üzülür. İnsan,
söylemediği sözüne hâkimdir. İsterse söyler, istemezse
söylemez. Söylediğinin ise, mahkûmudur. Keşki
söylemeseydim, der. Mâla, eşyâya emîn olan kimselerin çoğu,
esrâra emîn olmazlar. (Zehebini ve zihâbını ve mezhebini gizli tut!)
sözü meşhûrdur. [Zeheb, altın, zihâb, itikâd, mezheb de,
işlerde tutulan yol demekdir.]
Hased etmek,
Allahü teâlânın takdîrini değişdirmez. Boşuna üzülmüş,
yorulmuş olur. Kazandığı günâhlar da, cabası olur.
Muâviye radıyallahü anh, oğluna nasîhat olarak, (Hasedden çok
sakın! Hasedin zararları sende, düşmanınınkinden dahâ
önce ve dahâ çok hâsıl olur) dedi. Süfyân-ı Sevrî rahmetullahi
teâlâ aleyh hased etmeyenin zihni açık olur, demişdir. Hiçbir
hasedci murâdına kavuşmamışdır. Kimseden hurmet
görmemişdir. Hased, sinirleri bozar. Ömrünün azalmasına
sebeb olur. Esmaî diyor ki, bir köylüye rastladım. Yüzyirmi
yaşında idi. Çok yaşamasının
sırrını sordum. (Çünki, hiç hased etmedim) dedi.
Ebülleys-i Semerkandî rahmetullahi teâlâ aleyh diyor ki, (Üç kimsenin
düâsı kabûl olmaz: Harâm yiyenin, gîbet edenin, hased edenin).
Hased
olunanın, dünyâda ve âhıretde, bundan hiç zararı olmaz. Hattâ
fâidesi olur. Hased edenin ömrü üzüntü ile geçer. Hased etdiği
kimsede nimetlerin azalmadığını, hattâ
artdığını görerek, sinir buhrânları geçirir.
Hasedden kurtulmak için, ona hediyye göndermeli, nasîhat vermeli, onu medh
etmelidir. Ona karşı tevâdu göstermelidir. Onun nimetinin
artmasına düâ etmelidir.
16 -
Hıkd, kalb hastalıklarının
onaltıncısıdır. Hıkd, başkasından nefret
etmek, kalbinde ona karşı kin, düşmanlık beslemekdir.
Kendine nasîhat verenlere böyle kin beslemek harâmdır. Ona hıkd
değil, itâat etmek lâzımdır. O, Allahın emrini yerine
getirmişdir. Onu sevmek, hurmet etmek lâzımdır. Zulm edene
karşı hıkd harâm değildir. Bir alacaklı ölse,
bunun hakkı vârislerine ödenmese, kıyâmetde ödetilir.
Zâlimi afv etmek efdaldir. Uhud gazâsında Resûlullahın sallallahü
aleyhi ve sellem mubârek yüzü yaralanıp, mubârek dişi
kırılınca, Eshâb-ı kirâm radıyallahü teâlâ anhüm
ecmaîn çok üzüldüler. Düâ et, Allahü teâlâ, cezâlarını versin
dediler. (Lanet etmek için gönderilmedim. Hayr düâ etmek için, her
mahlûka merhamet etmek için gönderildim) ve (Yâ Rabbî! Bunlara hidâyet et.
Tanımıyorlar, bilmiyorlar) buyurdu. Düşmanlarını afv
etdi. Lanet etmedi.
Hadîs-i
şerîfde, (Sadaka vermekle mâl azalmaz. Allahü teâlâ, afv edenleri azîz eder.
Allah rızâsı için afv edeni, Allahü teâlâ yükseltir) buyuruldu.
Gülâbâdî diyor ki, bu hadîs-i şerîfde bildirilen sadaka, farz olan sadaka
demekdir. Yanî zekât demekdir. Tevâdu edenin tâatlarına, ibâdetlerine,
dahâ çok sevâb verilir. Günâhları, dahâ çabuk afv olunur.
İnsanın yaratılışında, hayvânî rûhun
arzûları bulunmakdadır. Mâlı, parayı sever. Gadab, intikam,
kibr sıfatları görünmeğe başlar. Bu hadîs-i
şerîf, bu kötü huyların ilâcını bildiriyor.
Sadakayı, zekâtı emr ediyor. Afv ederek, gadabı, intikamı
temizliyor. Hadîs-i şerîfde, afv etmek, mutlak olarak, şartsız
olarak bildiriliyor. Mutlak olan emr, mukayyedi göstermez. Yanî, bir
şarta bağlamaz. Mutlak olan emr, umûmîdir. Birkaç şeye mahsûs
değildir. Hakkını almak mümkin değilse de, afv etmek iyidir.
Mümkin ise, dahâ iyidir. Çünki, hakkını geri almağa
kudreti var iken afv etmek, nefse dahâ güç gelir. Zulm edeni afv etmek, hilmin,
merhametin ve şecâatin en üstün derecesidir. Kendisine iyilik etmiyene
hediyye vermek de, ihsânın en üstün derecesidir. Kötülük edene
ihsânda bulunmak, insanlığın en yüksek derecesidir. Bu
sıfatlar, düşmanı dost yapar. Îsâ aleyhisselâm buyurdu ki,
(Diş kıranın dişi kırılır. Burnu, kulağı
kesenin, burnu kulağı kesilir demişdim. Şimdi ise,
kötülük yapana karşı, kötülük yapmayınız.
Sağ yanağınıza vurana sol yanağınızı
çeviriniz diyorum). Şeyh İbn-ül Arabî kaddesallahü teâlâ
sirre-hülazîz diyor ki, (Kötülük edene iyilik yapan kimse, nimetlerin
şükrünü yapmış olur. İyilik edene kötülük yapan kimse,
küfrân-ı nimet etmiş olur). [Muhyiddîn ibni Arabî 638 [m. 1240]da
Şâmda vefât etdi. ] Hakkını alandan, yalnız
hakkını geri almak, fazlasını almamak, (İntisâr) olur.
Afv etmek, adâletin yüksek derecesi, intisâr ise, aşağı
derecesidir. Adâlet, sâlihlerin en yüksek derecesidir. Afv etmek, bazan
zâlimlere karşı aczi gösterebilir. Zulmün artmasına sebeb
olabilir. İntisâr, her zemân zulmün azalmasına, hattâ yok
olmasına sebeb olur. Böyle zemânlarda, intisâr etmek, afv etmekden
dahâ efdal, dahâ sevâb olur. Hakkından fazlasını geri almak
(Cevr), zulm olur. Cevr edenlere azâb yapılacağı
bildirilmişdir. Zâlimi afv eden, Allahü teâlânın sevgisine
kavuşur. Zâlimden hakkı kadar geri almak, adâlet olur. Kâfirlere
karşı adâlet yapılır. Fekat gücü yetdiği hâlde afv
etmek, güzel ahlâkdır. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, bir
kimsenin zâlime beddüâ etdiğini görünce, (İntisâr eyledin!)
buyurdu. Afv eyleseydi, dahâ iyi olurdu. (Berîka) birinci cildin sonundaki
hadîs-i şerîfde, (Üç şey kendisinde bulunan kimse, Cennete
dilediği kapıdan girecekdir: Kul hakkını ödeyen, her
nemâzdan sonra onbir defa ihlâs sûresini okuyan, kâtilini afv ederek
ölen) buyurulmuşdur. Zülkarneyn, Peygamber değildi, diyen
âlimler dedi ki, fekat ona Peygamberlerde bulunan sıfatlardan dördü
verilmişdi. Bunlar, gücü var iken afv ederdi. Vad etdiğini
yapardı. Hep doğru söylerdi. Rızkını bir gün
evvelden hâzırlamazdı. Zulmün çokluğu kadar afvın
sevâbı çok olur.
Hıkddan
hâsıl olan kötülükler, onbirdir: Hased, şemâtet, hicr, istisgâr
[aşağı görmek], yalan, gîbet, sırrı ifşâ,
alay etmek, eziyyet vermek, hakkı ödememek ve mağfirete mâni
olmak.
Hıkd
eden kimse, iftirâ, yalan ve yalancı şâhidlik ve gîbet ve sır
ifşâ etmek ve alay etmek ve haksız olarak incitmek ve
hakkını yimek ve ziyâreti kesmek günâhlarına yakalanır.
(Üç şey bulunmıyan kimsenin bütün günâhlarının afv ve
mağfiret olunması umulur: Şirke, küfre yakalanmadan ölmek,
sihr yapmamak ve din kardeşine hıkd etmemek) hadîs-i şerîfi,
sihr yapmanın islâmiyyetde yeri olmadığını
göstermekdedir.
Sihr, büyü
[Efsûn] yapmak olup harâmdır. Sihr yapana fârisîde (Câdû) denir. Sihr
vâsıtasiyle her dilediğini yapacağına inanırsa, kâfir
olur. Sihrin tesîrine inanmayan da kâfir olur. Sihrin, diğer ilâclar
gibi, Allahü teâlâ dilerse tesîr edebileceğine inanmalıdır. Her
dilediğini, Allahü teâlânın yaratacağına inanmak küfr olmaz
ise de, büyük günâhdır. Sihrin tedâvîsi (Seâdet-i Ebediyye)de uzun
yazılıdır.
Hadîs-i
şerîfde, (Allahü teâlâ, Şabânın onbeşinci gecesi bütün
kullarına merhamet eder. Yalnız müşriki ve müşâhini afv
etmez) buyuruldu. Müşâhin, bidat sâhibi, mezhebsiz demekdir.
[Ehl-i sünnet
vel cemâat itikâdında olmıyan kimseye (Bidat sâhibi) denir.
Dört mezhebden birinde bulunmıyan kimse, ehl-i sünnet
fırkasından ayrılmış olur. Ehl-i sünnet
itikâdında olmıyan da, yâ kâfir olur, yâhud bidat sâhibi olur.
Kâfirlerin çeşidleri çokdur. Bunların en kötüsü, müşrikdir.
Müşrik, Allahü teâlâya ve âhıret gününe inanmıyan kimse
demekdir. Ateist, mason, komünist de, müşrik demekdir. Bidat sâhibleri,
kâfir değildir. Fekat sapık itikâdlarında
taşkınlık yapanların, Kurân-ı kerîmde ve hadîs-i
şerîflerde açıkca bildirilmiş olan birşeyi inkâr edince,
kâfir olduklarını islâm âlimleri bildirmişlerdir. Kurân-ı
kerîmde ve hadîs-i şerîflerde müşrik kelimesi, kâfir kelimesi yerine
kullanılmışdır. Meselâ, müşriki afv etmem,
buyurulmuşdur ki, kâfirlerin hiçbir çeşidini afv etmem demekdir.
Bidat sâhiblerinden taşkınlık etmeyip, kâfir
olmıyanları müslimândır. (Ehl-i kıble)dirler. Fekat,
bunların islâm dînine zararları, kâfirlerin zararlarından dahâ
çokdur. Mezhebsiz din adamları, Mevdûdîciler, selefî denilen İbni
Teymiyyeciler, Seyyid Kutbcular böyledirler. Hindistân âlimlerinden müftî
Mahmûd bin Abdülgayyûr pişâvürî rahime-hullahü teâlâ 1264 [m. 1848]
senesinde basdırdığı (Huccet-ül-islâm) ismindeki kitâbında,
(Tuhfet-ül-arab-i vel-acem) risâlesinden alarak, fârisî dil ile diyor ki,
müslimânların müctehidleri taklîd etmeleri vâcibdir. Çünki, Nahl
sûresinin kırküçüncü ve Enbiyâ sûresinin yedinci âyetlerinde meâlen,
(Âlimlere sorup öğreniniz!) ve Tevbe sûresinin yüzüncü âyetinde
meâlen, (İlk Muhâcirlerden ve Ensârdan ve bunlara tâbi olanlardan Allah
râzıdır) buyurulmuşdur. Bu âyetler taklîd etmeği emr
buyurmakdadır. Muâz bin Cebel radıyallahü teâlâ anh Yemene hâkim
olunca, (Kitâbda ve hadîs-i şerîflerde bulamadığım zemân,
ictihâd eder, anladığıma göre emr ederim) dedi. Resûlullah
sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem da, bu cevâbı beğenerek, Allahü
teâlâya hamd eyledi. Mısrdaki mâlikî âlimlerinden Ahmed Şihâbüddîn
Karâfî rahime-hullahü teâlâ, 684 [m. 1285] de vefât etmişdir. Bu büyük
âlimin (Yeni müslimân olanın, dilediği bir âlimi taklîd etmesi
lâzım olduğunda icmâ hâsıl olmuşdur) dediğini,
Celâlüddîn-i Süyûtî rahime-hullahü teâlâ (Cezîl-ül-mevâhib) kitâbında
bildirmekdedir. Hadîs imâmının sahîh dediği bir hadîse
müslimânların sahîh demeleri câiz olduğu gibi, fıkh
imâmının sahîh dediği bir hükme sahîh demeleri de câiz olur.
Nisâ sûresinin ellisekizinci âyetinde meâlen,
(Uyuşamadığınız din işlerinde kitâba ve sünnete
mürâceat edin!) buyurulmuşdur. Bu emr, müctehid olan âlime emrdir.
İbni Hazmın, (Diri veyâ ölü, hiç kimseyi taklîd halâl
değildir. Herkesin ictihâd etmesi lâzımdır) sözünün
kıymeti yokdur. Çünki, kendisi Ehl-i sünnet değildir.
[İbni Hazmın mezhebsiz olduğu, sapık olduğu
(Eşedd-ül-cihâd) kitâbımızın sonunda
yazılıdır.] Müftînin müctehid olması vâcibdir. Mutlak
müctehid olmıyan müftînin fetvâ vermesi harâmdır. Bunun müctehidlerin
fevtâlarını nakl etmesi câizdir. Müctehid olmıyan müftîden yeni
bir fetvâ istemek câiz değildir. (Kifâye)de oruc bahsinde diyor ki,
(Müctehid olmıyanın, işitdiği bir hadîse uyması câiz
değildir. Bu hadîs, mensûh veyâ tevîlli olabilir. Fetvâ böyle
değildir. (Takrîr)de de böyle yazılıdır. (Tuhfe)den
terceme temâm oldu.]
Hıkdın
sebeblerinden biri, gadabdır. Gadab eden, kızan kimse, intikam
alamayınca, gadabı, hıkd hâlini alır. Gadab, kanın
hareketinin artmasından [tansiyonun artmasından], meydâna gelir.
Allah için gadaba gelmek, iyidir. Dîne olan gayretindendir.
17 -
Şemâtet, başkasına gelen belâya, zarara sevinmekdir. Hadîs-i
şerîfde, (Din kardeşinize şemâtet etmeyiniz! Şemâtet
ederseniz, Allahü teâlâ belâyı ondan alır size verir) buyuruldu.
Zâlimin zulmünden, şerrinden kurtulmak için, onun ölümüne sevinmek,
şemâtet olmaz. Düşmanın başına gelen ölümden
başka belâlara sevinmek, şemâtet olur. Hele belâların gelmesine
kendisinin sebeb olduğunu düşünerek sevinmek, meselâ
düâsının kabûl olduğuna sevinmek dahâ fenâdır. Ucb
kötü huyuna yakalanmasına sebeb olur. Ona gelen belânın, kendisi
için mekr ve istidrâc olabileceğini düşünmelidir. Ondan belânın
giderilmesi için düâ etmelidir. Hadîs-i şerîfde, (Müminin din
kardeşi için, arkasından yapdığı hayr düâ kabûl olur.
Bir melek, Allah bu iyiliği sana da versin. Âmîn, der. Meleğin
düâsı red edilmez) buyuruldu. Düşman, zâlim olup da, kendisine gelen
belâ, başkalarına zulm etmesine mâni olursa, belânın gelmesine
sevinmek, şemâtet olmaz, günâh olmaz. Din gayreti olur. Din gayreti,
îmânın kuvvetli olduğunu gösterir. Allah için gayret etmek iyidir.
Hayvânî arzûlar için gayret etmek iyi değildir. Zâlime de belâ gelmesine
sevinmek, yine iyi değildir. Fekat, başkalarına zulm etmesine
mâni olduğu için ve diğer zâlimlerin de ibret almaları için,
câiz olmakdadır.
18 - Hicr,
dostluğu bırakmak, dargın olmak demekdir. Hadîs-i şerîfde,
(Müminin mümine üç günden fazla hicr etmesi halâl olmaz. Üç geceden
sonra ona gidip selâm vermesi vâcib olur. Selâmına cevâb verirse, sevâbda
ortak olurlar. Vermezse günâh, ona olur) buyuruldu. Erkek olsun, kadın
olsun, dünyâ işleri için, müminin mümine darılması, yanî onu
terk etmesi, aradaki bağlılığı kesmesi câiz
değildir. Zimmî, yanî gayr-ı müslim, muâmelâtda müslimân gibidir.
İbâdetlerden ve nikâhdan başka olan işlere (Muâmelât) denir.
[Gayr-ı
müslim vatandaşlara da, dünyâ işleri için, dargın olmak câiz
değildir. Onların da, güler yüzle, tatlı dille gönüllerini
almak, incitmemek, haklarını ödemek lâzımdır. Müslimân
olsun, kâfir olsun, islâm memleketinde olsun, dâr-ül-harbde olsun, nerde olursa
olsun, hiç bir insanın mâlına, canına ve ırzına,
nâmûsuna dokunmak, câiz değildir. İslâm memleketinde
yaşıyan kâfirler ve başka memleketlerden gelen kâfir turistler,
kâfir tüccârlar, muâmelâtda, müslimânların hak ve hürriyyetlerine
mâlikdirler. Kendi dinlerinin îcâblarını yapmakda, ibâdetlerini
yapmakda serbestdirler. İslâmiyyet, kâfirlere de, bu hürriyyeti
vermişdir. Müslimân, Allahın emrlerine uymalı, günâh
işlememelidir. Hükûmetin kanûnlarına karşı gelmemeli, suç
işlememelidir. Fitne çıkmasına sebeb olmamalıdır.
Müslimânlara ve kâfirlere her yerde iyilik yapmalı, herkesin
hakkını gözetmelidir. Hiç kimseye zulm, işkence
yapmamalıdır. Müslimânlığın güzel ahlâkını,
şerefini, her yerde herkese göstermeli, her milletin islâm dînine sevgili
ve saygılı olmasına sebeb olmalıdır].
Dargın
olana, üç günden önce gidip barışmak, dahâ iyidir. Güçlük
olmaması için, üç gün müsâade edilmişdir. Dahâ sonra günâh
başlar ve gün geçdikçe artar. Günâhın artması,
barışıncaya kadar devâm eder. Hadîs-i şerîfde, (Sana darılana
git, barış! Zulm yapanı afv et. Kötülük yapana iyilik et!)
buyuruldu. (Esselâmü aleyküm) diyene on sevâb verilir. Esselâmü aleyküm ve
rahmetullah diyene yirmi sevâb verilir. Esselâmü aleyküm ve rahmetullah ve
berekâtüh diyene otuz sevâb verilir. Cevâb vermekde de böyledir. Üç
günden fazla dargın duran kimse, şefâat olunmazsa, afv olunmazsa,
Cehennemde azâb görecekdir. Günâh işleyene, ona nasîhat olmak niyyeti
ile hicr eylemek, câizdir, hattâ müstehabdır. Allahü teâlâ için
darılmak olur. Hadîs-i şerîfde, (Amellerin, ibâdetlerin en
kıymetlisi, hubb-i fillâh ve buğd-i fillâhdır) buyuruldu. Hubb-i
fillâh, Allahü teâlâ için sevmek demekdir. Buğd-i fillâh, Allahü teâlâ
için sevmemek, dargın olmak demekdir. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma
sordu: Benim için ne yapdın? dedi. Senin için nemâz kıldım, oruc
tutdum, zekât verdim, ismini çok zikr eyledim, deyince, Allahü teâlâ, nemâz,
sana burhandır. Kötü iş yapmakdan korur. Oruc, kalkandır.
Cehennem ateşinden korur. Zekât da, mahşer yerinde gölge verir,
sana râhatlık verir. Zikr, mahşerde karanlıkdan kurtarır,
ışık verir. Benim için ne yapdın? buyurdu. Yâ Rabbî! Senin
için olan işin ne olduğunu bana bildir, diye yalvarınca, Yâ
Mûsâ! Dostlarımı sevdin mi? Düşmanlarımdan kesildin mi?
buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın en çok sevdiği ibâdetin,
hubb-i fillâh ve buğd-i fillâh olduğunu anladı. Günâh
işliyeni, kabâhat yapanı uzun zemân hicr eylemek câizdir. Ahmed bin
Hanbelin rahime-hullahü teâlâ harâmdan geldiği bilinen hediyyeyi kabûl
etdikleri için amcasını ve oğullarını hicr
eylediği meşhûrdur. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Tebük
gazâsına gelemiyen üç kişiyi ve zevcelerini hicr eylemişdir.
Allaha
tevekkül edenin yâveri Hakdır.
Nâ-şâd
gönül, bir gün olur, şâd olacakdır.
19 - Cübn,
korkaklık demekdir. Gadabın, sert davranmanın lüzûmlu
mikdârına (Şecâat) denir. Lüzûmundan
az olmasına, zaîf olmasına (Cübn)
denir. Cübn, kötü huydur. İmâm-ı Muhammed bin İdrîs
Şâfiî rahime-hullahü teâlâ buyuruyor ki, (Şecâat göstermek
lâzım olan yerde, korkaklık yapan kimse, eşeğe benzer.
Tarziye verilen kimse râzı olmazsa, şeytâna benzer). Korkak olan
kimse, zevcesine ve akrâbasına karşı gayretsizlik ve
hamiyyetsizlik gösterir. Onları koruyamaz. Zillete ve zulme boyun
eğer. Harâm işliyeni görünce susar. Başkalarının
mâlına tamâ eder. İşinde sebât etmez. Verilen vazîfenin
ehemmiyyetini anlamaz. Allahü teâlâ, Tevbe sûresinde şecâati,
kahramanlığı övüyor. Nûr sûresinde, zinâ edenlere, had
cezâsı verilmesinde merhamet olunmamasını emr ediyor.
Hadîs-i
şerîfde, (Sevgili kızım Fâtıma hırsızlık
ederse, elini keserim!) buyuruldu. Allahü teâlâ, Feth sûresinde, Eshâb-ı
kirâma radıyallahü teâlâ anhüm ecmaîn, (Kâfirlere gadab ederler),
harbde sert davranırlar diyerek övmekdedir. Tevbe sûresi,
yetmişdördüncü âyet-i kerîmesinin meâl-i âlîsi, (Kâfirlere
karşı sert ol!). Yanî saldırdıkları zemân
korkmadır. Bir hadîs-i şerîfde, (Ümmetimin hayrlısı,
demir gibi dayanıklı olanıdır) buyuruldu. İslâma ve
müslimânlara düşmanlık edenlere, saldıranlara karşı
sert olmak lâzımdır. Bunlara karşı korkak olmak, câiz
değildir. Korkarak kaçmak, Allahü teâlânın takdîrini
değişdirmez. Ecel gelince, Azrâil aleyhisselâm, insanı nerde
olursa olsun bulur. Kendini tehlükeye atmak da, câiz değildir. Tehlükeli
yerde yalnız kalmak, yalnız yürümek, günâhdır.
20 -
Gadabın, sertliğin aşırı ve zararlı olmasına
(Tehevvür), atılganlık denir. Tehevvür sâhibi hiddetli, sert olur.
Bunun aksine hilm, yumuşaklık denir. Halîm kimse, gadaba sebeb olan
şeyler karşısında kızmaz, heyecâna gelmez. Korkak
olan, kendine zarar verir. Gadablı kimse ise, hem kendine, hem de
başkalarına zarar verir. Tehevvür, insanı küfre kadar
götürür. Hadîs-i şerîfde, (Gadab, îmânı bozar) buyuruldu. Burada
bildirilen gadab, aşırı olan tehevvür demekdir.
Resûlullahın sallallahü aleyhi ve sellem dünyâ için gadaba geldiği
görülmedi. Allah için gadaba gelirdi. Tehevvür zemânında, insan,
küfre sebeb olan birşey söyler veyâ yapar. Gadab sâhibi,
karşısındakinin de kendisine karşılık
yapacağını önceden düşünmelidir. Gadaba gelen kimsenin
kalbi bozulur. Bu bozukluk, dışına da sirâyet ederek, çirkin ve
korkunç bir hâl alır.
Gadabı
yenmeğe (Kâzm), denir. Kâzm etmek çok sevâbdır. Gayzı,
gadabı yenene Cennet müjdelendi. Allah rızâsı için kâzım
olan kimse, karşısındakini afv edip, ona karşılık
yapmaz ise, Allahü teâlâ onu çok sever. Cennetin, bunlar için
hâzırlanmış olduğunu bildirmişdir. Hadîs-i
şerîfde, (Bir kimse, Allahü teâlânın rızâsı için
gadabını def ederse, Allah da, ondan azâbını def eder)
buyuruldu. Hadîs-i şerîfde, (Bir müslimânda üç şey bulunursa Allahü
teâlâ onu muhâfaza ve himâye eder, onu sever, merhamet eder. Nimete şükr
etmek, zâlimi afv etmek, gadaba gelince, gadabını yenmek) buyuruldu.
Nimete şükr etmek, onu islâmiyyete uygun olarak kullanmak demekdir.
Hadîs-i şerîfde, (Gadaba gelen bir kimse, dilediğini yapmağa
kâdir olduğu hâlde, yumuşak davranırsa, Allahü teâlâ, onun
kalbini, emniyyet ve îmân ile doldurur) ve (Bir kimse gadabını
örterse, Allahü teâlâ onun ayblarını, kabâhatlarını
örter) buyuruldu. İmâm-ı Gazâlî rahime-hullahü teâlâ, (hilm
sâhibi olmak, gadabını yenmekden dahâ kıymetlidir) buyurdu.
Hadîs-i şerîfde, (Yâ Rabbî! Bana ilm ver, hilm ile zînetlendir, takvâ
ihsân eyle! Âfiyet ile beni güzelleşdir) buyuruldu. Abdüllah ibni
Abbâsa radıyallahü teâlâ anhümâ bir kimse söğdü. Buna
karşılık olarak, bir ihtiyâcın varsa, sana yardım
edeyim, buyurdu. Adamcağız başını öne eğerek
ve utanarak özr diledi. Hazret-i Hüseynin oğlu Zeynel Âbidîn
Alîye radıyallahü teâlâ anhümâ bir kimse söğdü. Elbisesini çıkarıp
ona hediyye eyledi. Îsâ aleyhisselâm, yehûdîlerin yanından geçerken,
kendisine çok kötü şeyler söylediler. Onlara iyi ve tatlı
cevâblar verdi. Onlar, sana kötülük yapıyor, sen onlara iyi
söyliyorsun dediklerinde, (herkes, başkasına, yanında
bulunandan verir) buyurdu. Halîm, selîm kimse, dâimâ neşeli, râhat olur.
Kendisini herkes medh eder.
Hadîs-i
şerîfde, (Gadab, şeytânın vesvesesinden hâsıl olur.
Şeytân, ateşden yaratılmışdır. Ateş, su ile
söndürülür. Gadaba gelince, abdest alınız!) buyuruldu. Bunun
için, gadaba gelince, eûzü besmele ve iki kul eûzüyü okumalıdır.
İnsan, gadaba gelince, aklı örtülür. İslâmiyyetin
dışına çıkar. Gadaba gelen kimse, ayakda ise
oturmalıdır. Hadîs-i şerîfde, (Gadaba gelen kimse, ayakda ise
otursun. Gadabı devâm ederse, yan yatsın!) buyuruldu. Ayakda
olanın intikam alması kolaydır. Oturunca, azalır.
Yatınca, dahâ azalır. Gadab, kibrden doğar. Yatmak, kibrin
azalmasına sebeb olur. Gadab edince, (Allahümmagfir li-zenbî ve ezhib
gayza kalbî ve ecirnî mineşşeytân) okumak, hadîs-i şerîfde emr
olundu. Manâsı, (Yâ Rabbî! Günâhımı afv eyle. Beni kalbimdeki
gadabdan ve şeytânın vesvesesinden kurtar) demekdir. Gadaba sebeb
olan insana yumuşak davranamıyan kimse, onun yanından
ayrılmalı, onunla buluşmamalıdır.
Câhiller,
ahmaklar, gadaba ve tehevvüre şecâat ve erkeklik ve izzet-i nefs ve
gayret ve hamiyyet diyorlar. Bu, güzel ismlerle gadab kötü huyunu
süslüyorlar, güzelleşdiriyorlar. Gadab etmenin iyi olduğunu
anlatıyorlar. Bunu medh etmek için, büyüklerin gadab etdiklerini
gösteren hikâyeler de, anlatıyorlar. Böyle yapmak, câhillikdir.
Aklın noksan olduğunu gösterir. Bunun içindir ki, hasta,
sağlam olandan, kadın, erkekden, ihtiyâr da, gençden dahâ çabuk
kızmakdadır. Otuz yaşından küçük olana genç, otuz ile elli
arasında olana yetişkin adam, elli yaşından yukarı
olana şeyh, yanî ihtiyâr [yetmişden sonra pîr-i fânî] denir.
İslâmiyyetden,
kitâbdan almayıp da, kendi kafasından çıkarıp, sert,
hiddetli vaz vereni dinlemek de, bunun gadabına sebeb olur. Bunun
ilâcı, ağır, yumuşak ve tatlı söylemekdir.
Hazret-i Hasen ve Hüseyn radıyallahü teâlâ anhümâ çölde gidiyorlardı.
Bir ihtiyârın abdest aldığını gördüler. Abdesti
doğru almıyor, şartlarına uymuyordu. Yaşlı
olduğu için, böyle abdest sahîh olmaz demeğe
sıkıldılar. Yanına giderek, mubârek efendim! Birbirimizden
dahâ iyi abdest aldığımızı söylüyoruz. Bir abdest
alalım. Hangimizin haklı olduğunu bize bildir, dediler.
Önce Hasen, sonra Hüseyn güzel bir abdest aldılar. İhtiyâr,
dikkatle bakdı. Evlâdlarım! Abdest almasını şimdi
sizden öğrendim, dedi. İbrâhîm aleyhisselâm, ikiyüz mecûsîye
ziyâfet verdi. Bize ne emr edersen yapalım dediler. Sizden bir
dileğim var, buyurdu. O nedir? dediklerinde, benim Rabbime bir kerre secde
etmenizi istiyorum dedi. Aralarında konuşdular. Bu ihtiyârın
ihsânları, ziyâfetleri meşhûrdur. Bunu kırmayıp, bir secde
eder, sonra gidip yine tanrılarımıza tapınırız.
Bir zararı olmaz dediler. Bunlar secdede iken, İbrâhîm aleyhisselâm,
(Yâ Rabbî! Gücümün yetdiği bu kadar! Dahâ fazlasını
yapdırmak elimden gelmiyor. Bunları hidâyete, seâdete
kavuşdurmak, ancak senin kudretindedir. Bunlara müslimânlık nasîb
eyle!) dedi. Düâsı kabûl olup, hepsi müslimân oldu. Harâm işleyecek
kimseye gizlice nasîhat edilir. Harâm işlemekde olana,
tatlılıkla orada söylenir. Herkese önce gizli, tenhâda
nasîhat vermek, daha tesîrli olur.
Birinin
sözünü yanlış anlamak da, gadabına sebeb olur. Böyle
zemânlarda az ve açık söylemek, şübheli kelimeler kullanmamak
lâzımdır. Birşeyi kapalı anlatmak, dinliyene
sıkıntı verir. Onu incitir. Emr-i marûf yapmanın üç şartı
vardır: Birincisi, Allahü teâlânın emrini ve yasağını
bildirmeğe niyyet etmekdir. İkincisi, söylediğinin
vesîkasını, kaynağını bilmekdir. Üçüncüsü,
hâsıl olacak sıkıntılara sabr etmekdir. Yumuşak
söylemek, sertlik yapmamak lâzımdır. Sert söyliyen ve
münâkaşa eden fitne çıkmasına sebeb olur. Hazret-i Ömer
halîfe iken, Abdüllah ibni Mesûd ile radıyallahü anhüm bir gece Medîne
içinde dolaşıyorlardı. Bir kapıdan tegannî, şarkı
söyliyen kadın sesi duydu. Kapı deliğinden içerisini
gözetledi. Önünde şerâb şişesi,
karşısında şarkıcı bir kız bulunan ihtiyâr
gördü. Hemen pencereden içeri girdi. Yâ Emirelmümînin! Allahü
teâlânın rızâsı için beni dinler misin? diyince, söyle
bakalım, buyurdu. Ben, Allahü teâlâya bir isyânda bulundum. Fekat sen,
onun üç emrine isyân etdin, dedi. Nedir onlar? diyince, Allahü teâlâ,
başkasının evini gözetlemeyiniz buyuruyor. Sen,
kapıdan içerisini gözetledin. Allahü teâlâ, başkasının
evine izn almadan girmeyiniz buyurdu. Sen iznsiz girdin. Allahü teâlâ, evlere
kapılarından giriniz ve selâm veriniz buyurdu, sen ise, pencereden
girdin ve selâm vermedin, dedi. Hazret-i Ömer radıyallahü teâlâ anh
buna adâlet ile ve insâf ile cevâb vererek, doğru söyledin dedi ve
ondan afv diledi. Ağlayarak dışarı çıkdı.
Nasîhat
verene ve bütün müslimânlara hüsn-i zan etmek, iyi karşılamak
lâzımdır. Sözlerini, mümkin olduğu kadar iyiye
yormalıdır. Müslimânın hayrlı ve sâlih olduğuna
inanmak, ibâdet olur. Bir müslimâna sû-i zan ederek ona inanmamak, kötü
huylu olmayı gösterir. İşitilen sözü, anlamaya çalışmalı,
anlıyamadığını sormalıdır. Söz sâhibine
hemen sû-i zan etmemelidir. Şeytânın kalbe getirdiği
vesveselerden en çok başardığı, sû-i zan vesvesesidir. Sû-i
zan etmek harâmdır. Bir sözden iyi manâ çıkarmağa imkân
bulunamazsa, bunun hatâ ile, yanlışlıkla veyâ unutarak
söylenebileceği düşünülmelidir.
Bir fakîr,
bir zenginden birşey isteyip vermeyince, her ikisi de gadaba gelebilir.
Bir işle
meşgûl olana, düşünceli olana, üzüntülü olana,
sıkıntıda olana bir şey söylemek, birşey sormak,
onu gadaba getirmeğe sebeb olabilir. Çocuğun
ağlaması, bağırması, hayvanın
bağırması da böyledir. Böyle gadaba gelmek çok
çirkindir. Cansızların hareketinden gadaba gelenler
görülmüşdür. Bu, dahâ kötüdür. Koyduğu yerden kayarsa,
keseri vurunca kırılmazsa, kızarak söven, vuran, helâk
eden, yakan kimseler görülmüşdür. Kendi yapdığına
kızan, bunun için kendine söven, kendine vuran da yok değildir.
İbâdetde kusûr etdiği için, kendine kızmak iyidir. Dîninde
gayret olur, sevâb olur. Emrleri ve yasakları sebebi ile hükûmete, hükûmet
reîsine, Resûlullaha sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem ve hattâ Allahü
teâlâya karşı gadaba gelmek, hepsinden fenâdır. Küfre sebeb
olur. (Gadab, îmânı bozar) hadîs-i şerîfi, Allahü teâlâya,
Resûlullaha karşı gadabın küfr olduğunu
göstermekdedir.
Harâm
işliyeni görünce, gadaba gelmek, iyidir. Din gayretinden ileri gelir.
Fekat, kızınca aklın ve islâmiyyetin dışına
taşmamak lâzımdır. Ona, kâfir, münâfık, deyyûs ve
diğer fuhş, çirkin şeyler söylemek, harâm olur.
Söyliyenin tazîr edilmesi, cezâlandırılması lâzım
olur. Harâm işliyeni görenin, buna câhil veyâ ahmak demesine izn
verilmiş ise de, yumuşak, tatlı söyliyerek nasîhat vermek,
iyi olur. Hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ, her zemân yumuşak
söylemeği sever) buyuruldu. Harâm işliyeni, hükûmet memûrunun,
polisin güç kullanarak men etmesi lâzımdır. Fekat, lüzûmundan fazla dövmesi,
işkence yapması, zulm olur, günâh olur. Devlet memûru yoksa, gücü
yetenin de men etmesi, tazîr etmesi lâzım olur. Ölüm, evini
yıkmak cezâları, ancak hükûmet ve hâkim tarafından
yapılır. Lüzûmundan fazla cezâ yapmak, zulm olur. Muhtesiblerin yanî
emr-i marûf ve nehy-i münker yapan hükûmet memûrlarının
işkence yapmaları harâmdır.
Gadabın
mukabili, karşılığı hilmdir. Hilm, gadabını
yenmekden dahâ efdaldir. Hilm, gadaba gelmemek demekdir. Aklın
çokluğuna alâmetdir. Hadîs-i şerîfde, (Gadaba sebeb olan şey
karşısında hilm göstereni, Allahü teâlâ sever) ve (Allahü
teâlâ, hayâ ve hilm ve iffet sâhiblerini sever. Fuhş söyliyenleri ve
sarkıntılık yaparak dilenenleri sevmez) buyuruldu. İffet,
başkasının malına göz dikmemekdir. Fuhş, çirkin,
ayb şeylerdir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, (Yâ Rabbî! Bana
ilm ve hilm ve takvâ ve âfiyet ihsân eyle!) düâsını çok
söylerdi. İlm-i nâfi, kelâm, fıkh ve ahlâk ilmleridir.
Âfiyet, dînin ve itikâdın bidatlerden, amelin ve ibâdetin
âfetlerden, nefsin şehvetlerden, kalbin hevâ ve vesveseden ve bedenin
hastalıklardan selâmet bulması, kurtulması demekdir.
Resûlullahdan sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem düâların efdali
hangisidir diye soruldukda, (Allahü teâlâdan âfiyet isteyiniz. Îmândan
sonra, âfiyetden dahâ büyük nimet yokdur) buyurdu. [Âfiyete
kavuşmak için, çok istiğfâr etmelidir.] Hadîs-i şerîfde,
(İlm ve sekîne sâhibi olunuz! Öğrenirken ve öğretirken
yumuşak söyleyiniz! İlm ile tekebbür etmeyiniz!) buyuruldu.
Sekîne, ağır başlı, vekar sâhibi olmakdır. Hadîs-i
şerîfde, (İslâmiyyete uyan ve yumuşak olan kimseyi, Cehennem
ateşi yakmaz) ve (Yumuşak olmak, bereket getirir. İşinde
taşkınlık ve gevşeklik yapmak, gaflete sebeb olur)
buyuruldu. Hadîs-i şerîfde, (Rıfk sâhibi olmıyan kimseden hayr
gelmez!) ve (Rıfk, insana zînet verir, kusûrlarını giderir)
buyuruldu.
Hadîs-i
şerîfde, (İlm, öğrenmekle, hilm de gayret ile hâsıl
olur. Allahü teâlâ, hayrlı şey için çalışanı,
maksadına kavuşdurur. Kötülükden sakınanı, ondan
korur) buyuruldu.
21 -
Gadabı meydâna getiren sebeblerden birisi de (Gadr), yanî ahdinde ve
mîsâkında durmamakdır. Bir tarafın söz vermesine (Vad)
denir. İki kimsenin sözleşmelerine (Ahd) denir. Yemîn ile
kuvvetlendirilen vade (Mîsâk) denir. Karşılıklı
sözleşilene, önceden haber vermeden sözünü bozmak gadr
olur. Devlet reîsi, kâfirlerle yapmış olduğu muâhedeyi bozmak
lâzım geldiğini anlarsa, onlara haber vermesi vâcibdir. Haber
vermeden evvel bozması câiz değildir. Hadîs-i şerîfde, (Gadr
eden kimse, kıyâmet günü kötü şeklde cezâsını
görecekdir) buyuruldu. Gadr etmek, harâmdır. Kâfirlere verilen ahdi
dahî korumak vâcibdir.
Hadîs-i
şerîfde, (Emîn olmıyan kimsede îmân yokdur. Ahdini bozan kimsede din
yokdur) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf emânete hıyânet edenin îmânı
kâmil olmaz, buna ehemmiyyet vermezse, îmânı kalmaz, demekdir.
22 - Kalb
hastalıklarının yirmiikincisi, hıyânetdir. Hıyânet
etmek de, gadaba sebeb olur. Hıyânet de harâmdır.
Münâfıklık alâmetidir. Hıyânetin zıddı emânetdir, emîn
olmakdır. Hıyânet, birine kendini emîn tanıtdıkdan sonra, o
emniyyeti bozacak iş yapmak demekdir. Mümin, herkesin mâlını,
cânını emniyyet etdiği kimsedir. Emânet ve hıyânet, mâlda
olduğu gibi, sözde de olur. Hadîs-i şerîfde, (Meşveret
edilen kimse emîndir) buyuruldu. Yanî onun doğruyu
söyliyeceğine ve sorulanı başkalarından
gizliyeceğine emânet olunur, güvenilir. Onun, doğru söylemesi
vâcibdir. İnsan, mâlını, emniyyet etdiği kimseye
bırakdığı gibi, doğru söyliyeceğine emîn
olduğu kimse ile istişâre eder, danışır. Âl-i
İmrân sûresi, yüzellidokuzuncu âyetinde meâlen, (Yapacağın
işi önce meşveret et) buyuruldu. Meşveret, yanî
danışmak, insanı pişmân olmakdan koruyan bir kala gibidir.
Meşveret olunacak kimsenin, insanların hâlini, zemânın ve
memleketin şartlarını bilmesi lâzımdır. Buna siyâset
bilgisi denir. Bundan başka, aklı, fikri kuvvetli, ileriyi
gören, hattâ sıhhati yerinde olması, lâzımdır.
Meşveret olunan kimsenin, bilmediğini veyâ bildiğinin aksini
söylemesi günâhdır. Hatâ ile söylemesi günâh olmaz. Yukardaki
şartları taşımıyan biri ile meşveret edilirse,
her iki tarafa günâh olur. Din ve dünyâ işlerinde bilmiyerek fetvâ verene,
melekler lanet eder. Bir kimse zararlı olduğunu bilerek bir emr
verse, hıyânet etmiş olur.
[(Hadîka)da
diyor ki, Abdüllah bin Mesûd radıyallahü teâlâ anh buyurdu ki, (Dîninizden
ilk olarak, ayrılacağınız, elinizden
kaçıracağınız şey, emânet olacakdır. Son olarak
elinizden kaçacak şey nemâzdır. Dîni olmadığı hâlde,
nemâz kılan kimseler olacakdır). Hadîs-i şerîfde,
(Arkadaşlık etdiği kimseyi öldüren benim ümmetimden
değildir. Öldürülen kâfir de olsa, yine böyledir) buyuruldu.]
Var
mıdır âlemde ey dil, aşk-ı cânândan lezîz?
şerbet-i
vasl-ı Hudâdır, bana cânımdan lezîz.
Nâr-i hicrîle
yanarsam, zerre kadar gam değil,
dil
damâğına olur mu, nâr-ı hicrândan lezîz?
Râhat olmayan
kalbimin derdi, dermân istemez,
derd-i
dilberdir âşıka, bal ve dermândan lezîz!
Bu gönül
memleketine, aşk sultân olmak diler,
bulmadım
zîrâ cihânda, onun aşkından lezîz!
23 - Vadinde
durmamak da, gadaba sebeb olur. Bir tarafdan verilen söze (Vad), iki
tarafdan yapılan sözleşmeğe (Ahd) denildiği
yukarıda bildirilmişdi. Zarar, azâb yapacağını
söz vermeğe (Vaîd) denir. Vaîdinde durmamak (kerem) olur, ihsân
olur. Yalan olarak vad etmek harâmdır. Böyle vadi bozmak da
ayrıca günâh olur. Yerine getirmek ise, yalancılık
günâhını yok eder. Fâsid bey de böyledir. Bu beyi fesh
etmeleri, bu satışdan vazgeçmeleri, vâcib olur. Fesh edip, tevbe
yapınca, günâhları kalmaz. Bu satışı fesh etmezlerse,
günâh iki kat olur. Vadi incâz etmek, yanî vadine vefâ etmek, yerine
getirmek lâzımdır.
Hadîs-i
şerîfde, (Münâfıklık alâmeti üçdür: Yalan söylemek, vadini
îfâ etmemek, emânete hıyânet etmek) buyuruldu. Vadinde durmağa gücü
yetmezse, münâfıklık alâmeti olmaz. Kendisine mâl veyâ söz yâhud
sır emânet olunan kimsenin bunlara hıyânet etmesi,
münâfıklık olur.
Buhârîde
yazılı, Amr ibni Âsın radıyallahü teâlâ anh
oğlunun bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Dört şey
münâfıklık alâmetidir: Emânet olunana hıyânet etmek, yalan
söylemek, vadini bozmak ve ahdine gadr etmek ve mahkemede doğruyu
söylememek) buyuruldu. İbni Hacer buyurdu ki, nifâk yanî
münâfıklık, zâhirin bâtına uymaması demekdir. Sözü,
özüne uymaz. İtikâd edilecek şeylerde münâfıklık yapmak,
küfrdür. İşlerinde ve sözlerinde münâfıklık yapmak,
harâm olur. İtikâdda, îmânda münâfıklık, diğer küfrlerden
dahâ fenâdır. Îfâ etmek, yerine getirmek niyyeti ile vad yapmak
câizdir, hattâ sevâbdır. Böyle vadi ifâ etmek vâcib değildir,
müstehabdır. İfâ etmemek tenzîhen mekrûh olur. Hadîs-i şerîfde,
(Bir kimse, yapmak niyyeti ile verdiği sözü tutamazsa günâh olmaz)
buyuruldu. Hanefî ve Şâfiî mezheblerinde, ahdi bozmak da, özrsüz
mekrûh, özrlü câizdir. Fekat bozacağını önceden haber
vermek vâcibdir. Hanbelî mezhebinde vade vefâ vâcibdir. Yerine getirmemek
harâm olur. Yapması dört mezhebde de sahîh olan bir şeyi yapmak
takvâ olur.
Her
müslimânın, dört mezhebde olanların hepsini sevmesi, hepsine
hayr düâ etmesi, mezhebde teassub etmemesi vâcibdir. Dört mezhebi
(Telfîk) etmesi, söz birliği ile câiz değildir. Telfîk, bir
işi, bir ibâdeti yaparken, dört mezhebin ruhsatlarını,
kolaylıklarını seçip toplamak demekdir. Yapılan bu iş,
dört mezhebin hiç birinde sahîh olmamakdadır. Bir mezhebin
ruhsatlarını toplıyarak amel etmek, câizdir.
[Bir ibâdeti,
bir işi yapmak için, dört mezhebden birini taklîd etmeğe niyyet
etmek, o mezhebe uyarak yapmak lâzımdır. Dört mezhebin her
birinde, bir işin yapılması için, bir kolay yol, bir de güç yol
vardır. Birinci yola (Ruhsat), ikincisine (Azîmet) yolu denir. Kuvvetli,
hâli elverişli olanın, azîmet ile amel etmesi efdaldir. Güç olan
işi yapmak, nefse dahâ ağır gelir. Nefsi dahâ çok ezer,
zaîfletir. İbâdetler, nefsi zaîfletmek için, kırmak için emr
olundu. Çünki nefs, insanın da, Allahın da düşmanıdır.
Onu zaîfleterek azmasını önlemek lâzımdır. Fekat,
büsbütün öldürülmez. Çünki, bedenin hizmetcisidir. Ahmak ve câhil
hizmetcidir. Zaîf, hasta, sıkışık hâlde olan kimsenin,
ibâdetlerinde, işlerinde azîmet yolunu terk etmemesi, ruhsat yolu ile
yapması lâzımdır. Kendi mezhebinin ruhsat yolu ile yapması
da güç olursa, diğer üç mezhebden birini taklîd ederek yapması câiz
olur.]
24 -
Günâhının afv olunmıyacağını zan etmek, Allahü
teâlâya sû-i zan olur. Müminleri harâm işleyici, yanî fâsık zan
etmek, sû-i zan olur. Sû-i zan harâmdır. Harâm işlediğini
öğrenerek, bilerek onu sevmemek, sû-i zan olmaz. Buğd-i fillâh
olur, sevâb olur. Din kardeşinin aybını görünce, ona hüsn-i
zan etmeli, tevîline çalışmalıdır. Onu islâh etmelidir.
Kalbe gelen hâtıra, düşünce, sû-i zan olmaz. Zan etmek, yanî kalbin
o tarafa kayması, sû-i zan olur. Hucurât sûresinin onikinci âyetinde
meâlen, (Ey îmân edenler! Sû-i zan etmekden kendinizi koruyunuz! Zan etmenin
bazısı günâhdır) buyuruldu. Hadîs-i şerîfde, (Sû-i zan
etmeyiniz. Sû-i zan, yanlış karâr vermeğe sebeb olur.
İnsanların gizli şeylerini araşdırmayınız,
kusûrlarını görmeyiniz, münâkaşa etmeyiniz, hased
etmeyiniz, birbirinize düşmanlık etmeyiniz, birbirinizi
çekişdirmeyiniz, kardeş gibi sevişiniz. Müslimân müslimânın
kardeşidir. Ona zulm etmez, yardım eder. Onu, kendinden
aşağı görmez) buyuruldu. Müslimânın müslimânı
öldürmesi harâmdır. Bir hadîs-i şerîfde, (Müslimân
müslimânın cânına, mâlına ve ırzına saldırmaz.
Allahü teâlâ, bedenlerinizin kuvvetine, güzelliğine bakmaz. Amellerinize
de bakmaz. Kalblerinize bakar) buyuruldu. Allahü teâlâ kalblerde olan ihlâsa ve
Allah korkusuna bakar. Amellerin, ibâdetlerin kabûl edilmesi için, yanî sevâb
verilmesi için, hem şartlarına uygun olması, hem de ihlâs ile
niyyet edilmesi lâzımdır. (İbâdet, sahîh olursa, kabûl edilir.
Niyyete bakılmaz) demek, ilhâd olur, zındıklık olur. Allah
rızâsı için yapılmıyan hayrât ve hasenât ve ibâdetler,
kabûl edilmez. (Allahü teâlâ, kalbe bakar. İyi niyyetle yapılan
herşeyi kabul eder) demek de, câhil şeyhlerin,
tarîkatcıların sözleridir.
[Kalbimiz
temizdir diyerek harâmları, çirkin ve kötü şeyleri
yapıyorlar. İyi niyyet ile yapılan her şey hasenât ve
ibâdet olur diyorlar. Böyle açıkca günâh işliyenleri ve
müslimânları aldatarak kendilerine mürîd toplayanları sevmemek,
bunlara uymamak lâzımdır. Bunların fâsık
olduklarını söylemek, sû-i zan olmaz.]
Hadîs-i
şerîfde, (Allahü teâlâya hüsn-i zan ediniz) buyuruldu. Zümer sûresi,
elliüçüncü âyetinde meâlen, (Ey günâhı çok olan kullarım!
Allahın rahmetinden ümmîdinizi kesmeyiniz. Allah, günâhların hepsini
afv eder. O, sonsuz magfiret ve nihâyetsiz merhamet sâhibidir) buyuruldu.
Şartlarına uygun tevbe yapılınca, her dürlü küfrü ve her
dürlü günâhı muhakkak afv eder. Dilerse, küfrden başka günâhları
tevbesiz de, afv eder. Hadîs-i kudsîde, (Kulum beni nasıl zan ederse, ona
zan etdiği gibi muâmele ederim) buyuruldu. Kabûl edeceğini zan
ederek tevbe edeni afv eder.
[Allahü
teâlânın, Peygamberlerine salevâtullahi teâlâ ve teslîmâtühu aleyhim
ecmaîn haber vermesine, bildirmesine (Vahy) denir. Vahy, iki dürlüdür:
Cebrâîl ismindeki bir melek, Allahü teâlâdan aldığı haberleri
getirerek Peygambere okur. Buna, (Vahy-i metlû) denir. Bu vahyin kelimeleri
de, manâları da Allahdan gelmişdir. Kurân-ı kerîm, vahy-i
metlûdür. Vahyin ikinci kısmı, (Vahy-i gayr-i metlû)dür. Bu vahy,
Allahü teâlâ tarafından Peygamberin aleyhissalâtü vesselâm kalbine
bildirilir. Peygamber, bu vahyi, kendi bulduğu kelimelerle
yanındakilere söyler. Bu sözlere, (Hadîs-i kudsî) denir. Hadîs-i
kudsînin kelimeleri, Peygamberdendir. Peygamberin aleyhissalâtü vesselâm
kelimeleri de, manâları da kendinden olan sözlerine, (Hadîs-i
şerîf) denir.]
Hadîs-i
şerîfde, (Allahü teâlâya hüsn-i zan etmek, ibâdetdir) ve (Kendisinden
başka ilâh olmıyan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Allahü teâlâ kendisine
hüsn-i zan ederek yapılan düâyı, elbette kabûl eder) ve (Kıyâmet
günü, Allahü teâlâ bir kulunun Cehenneme atılmasını emr eder.
Cehenneme götürülürken arkasına dönerek, yâ Rabbî! Dünyâda sana
hep hüsn-i zan etdim diyince, onu Cehenneme götürmeyiniz! Kulumu, bana
olan zannı gibi karşılarım buyurur) buyuruldu.
Sâlih veyâ
fâsık olduğu bilinmiyen mümine hüsn-i zan etmelidir. Fâsık ve
sâlih olmasının ihtimâli müsâvi ise (Şek), şübhe denir.
Müsâvî değilse fazla olana (Zan), az olana (Vehm) denir.
25 - Harâm
yoldan kazanılan mâl, mülk olmaz. Kullanması harâm olur.
Halâl
mâlı, ihtiyâcdan fazla toplamak mekrûhdur. Zekâtını vermezse,
azâba sebeb olur. Hadîs-i şerîfde, (Altına ve gümüşe köle
olana lanet olsun!) buyuruldu. Köle, dâimâ efendisinin kalbini
kazanmağı düşünür. Dünyâ mâlı peşinde koşmak,
nefsinin şehvetleri [arzûları] peşinden koşmakdan dahâ
fenâdır. Mâl, para peşinde koşmak, Allahü teâlânın
emrlerini unutdurursa, (dünyâ muhabbeti) denir. Allah zikri [düşüncesi]
bulunmıyan kalbe şeytân yerleşir. Şeytânın en büyük
hîlesi, insana hayrlı işler yapdırarak kendisini sâlih, iyi zan
etdirmesidir. Böyle kimse, kendisinin kulu olur. Hadîs-i şerîfde,
(Geçen ümmetlerin herbirine fitneler verildi. Benim ümmetimin fitnesi, mâl,
para toplamak olacakdır) buyuruldu. Dünyâlık peşine
düşerek, âhıreti unutacaklardır.
Hadîs-i
şerîfde, (Allahü teâlâ, insanları yaratırken, ecellerini,
ömrlerini ve rızklarını takdîr etmişdir) buyuruldu.
İnsanın rızkı değişmez, azalmaz ve çoğalmaz
ve zemânından geri kalmaz. İnsan, rızkını
aradığı gibi, rızk da, sâhibini arar. Çok fakîrler
vardır ki, zenginlerden dahâ iyi, dahâ mesûd yaşar. Allahü teâlâ
kendisinden korkanlara, dînine sarılanlara, ummadıkları yerden
rızk gönderir. Hadîs-i kudsîde, (Ey dünyâ! Bana hizmet edene hizmetci
ol! Sana hizmet edene güçlük göster!) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde,
(Yâ Rabbî! Beni sevenlere, hayrlı mâl ver. Bana düşmanlık
edenlere, çok mâl ve çok evlâd ver!) buyuruldu. Bir yehûdî öldü. Bir
köşk ile iki oğlu kaldı. Köşkü taksîmde
anlaşamadılar. Dıvardan bir ses geldi. Benim için birbirinize
düşman olmayınız. Ben bir pâdişâh idim. Çok
yaşadım. Mezârda yüz otuz sene kaldım. Sonra,
toprağımla çanak çömlek yapdılar. Kırk sene evlerde
kullandılar. Kırıldım. Sokağa atıldım.
Sonra, benimle kerpiç yapdılar. Bu dıvarın inşâsında
kullandılar. Birbirinizle dövüşmeyiniz. Siz de, benim gibi
olacaksınız, dedi.
Hasen
Çelebi rahime-hullahü teâlâ, (Mevâkıf) kitâbının
hâşiyesinde diyor ki, Hazret-i Hasen ve Hazret-i Hüseyn hasta oldular.
Hazret-i Alî ve hazret-i Fâtıma radıyallahü teâlâ aleyhim ecmaîn
ve hizmetçileri kız, çocuklar iyi olursa, üç gün oruc
tutacaklarını adadılar. İyi oldular. İftârda
yiyecekleri yokdu. Bir yehûdîden üç sâ arpa ödünç aldılar. Hazret-i
Fâtıma, bir sâ arpayı un yapdı. Bununla beş ekmek
pişirdi. Bir fakîr gelip, (Bana bir yiyecek veriniz) dedi. Ekmekleri buna
verip, aç yatdılar. Ertesi gün, bir yetîm geldi. Bunları da ona
verip, yine aç yatdılar. Üçüncü gün de, bir esîr gelip yiyecek
istedi. Bunları da, ona verdiler. Allahü teâlâ, Resûlullaha sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem âyet-i kerîme göndererek, bunların nezrlerini
ve îsârlarını medh ve senâ buyurdu. Rızkı [yanî
parayı, mâlı] zarûret mikdârı bulundurup, fazlasını dağıtmağa
(Zühd) denir.
[Bir kimsenin
hakkını geri vermek, ona olan borcu ödemek, (Adâlet) yapmak
olur. Hakkından fazlasını vermek, (İhsân) etmek olur.
Rızkının, yanî muhtâc olduğu malın hepsini
başkasına vermek, (Îsâr) olur.]
Zâhid olan
âlimin iki rekat nemâzı, zâhid olmıyanın ömr boyunca
kıldığı nemâzdan hayrlıdır. Eshâb-ı kirâmdan
bazıları radıyallahü teâlâ anhüm ecmaîn, tâbiînden
bazılarına, siz Resûlullahın sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem Eshâbından dahâ çok amel [ibâdet] yapıyorsunuz. Fekat, onların
zühdleri sizden çok olduğu için, sizden dahâ hayrlı idiler,
demişlerdir. Dünyâ muhabbeti, yanî dünyâya düşkün olmak demek,
nefsin arzûlarını, tatlı gelen şeyleri ve bunlara
kavuşmanın sebebi olan parayı, harâm yollardan aramak demekdir.
Dünyâya düşkün olmak, hayâl peşinde koşmakdır.
Çünki, dünyâ lezzetlerinin zararları, fâidelerinden dahâ çokdur.
Elde kalmaz, çabuk giderler. Bunlara kavuşmak ise, çok güçdür. Fâidesi hiç
olmıyanlara (Lab), yanî oyun ve (Lehv), yanî eğlence denir.
[İnsanı
ölmekden, bir uzvunu yok olmakdan
ve şiddetli ağrıdan kurtaracak şeye (Zarûret) denir.
Rûhî ve bedenî râhatlığı için ve sadaka vermek, hayrât ve hasenât yapmak, zekât, hac, kurban,
ödünç vermek için lâzım olan şeylere (İhtiyâç) denir. İhtiyâçdan
fazla olup, tatlı gelen, hoşa giden şeylere (Zînet) denir.
İhtiyâçdan fazla olan mâlı, (tekebbür) için, gösteriş için
kullanmak, zînet olmaz, harâm olur. Zarûret mikdârında kazanmak için
çalışmak farzdır. İhtiyâç mikdârında kazanmak,
sünnetdir. Buna (Kanâat) denir. Zînet olan şeyleri kazanmak,
mubâhdır. İhtiyâç ve zînet eşyâsını şerîate
uygun olarak kazanmak ibâdet olur. Bunları kazanmak için, şerîatin
dışına çıkmak, harâm olur. Böyle ele geçirilenler,
dünyâlık olur. (Şerîat), Allahü
teâlânın emrleri ve yasakları demekdir.]
Hadîs-i
şerîfde, (Dünyâlık olan şeyler, melûndur. Allah için olan
şeyler, Allahü teâlânın râzı olduğu şeyler, melûn
değildir) buyuruldu. Dünyâlık olan şeylerin, Allahü teâlâ
indinde hiç kıymeti yokdur. Şerîate uyarak kazanılan ve
kullanılan rızk, dünyâlık olmaz. Dünyâ nimeti olur. Dünyâ
nimetlerinin en kıymetlisi, sâliha olan kadındır.
Îmânı olan ve şerîate uyan kimseye (Sâlih) denir. Sâliha
kadın, zevcini harâm işlemekden korur. Hasenât ve ibâdet
yapmasına yardımcı olur. Sâliha olmıyan kadın,
zararlı olur. Dünyâlık olur. Hadîs-i şerîfde, (Dünyâ nimetlerinden
bana, kadınlarım ve güzel koku sevdirildi) buyuruldu. Hadîs-i
şerîfde, (Dünyâlık olan şeylerin Allah indinde sivri sinek
kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfire bir yudum su vermezdi)
buyuruldu. Kâfirlere, dünyâlığı çok vererek, onları
felâkete sürüklemekdedir. Hadîs-i şerîfde, (Müminin Allah indinde
kıymeti, topladığı dünyâlık kadar azalır) ve
(Dünyâ sevgisi artdıkca, âhırete olan zararı da artar.
Âhıret sevgisi artdıkca, dünyânın ona zararı
azalır) buyuruldu. Hazret-i Alî radıyallahü teâlâ anh diyor ki,
dünyâ ile âhıret, şark ile garb gibidir. Birine yaklaşan,
diğerinden uzaklaşır. Hadîs-i şerîfde, (Dünyâlık
peşinde koşmak, su üzerinde yürümeğe benzer. Bunun
ayaklarının ıslanmaması mümkin midir? İslâmiyyete
uymağa mâni olan şeylere dünyâ denir) ve (Allahü teâlâ bir kulunu
severse, onu dünyâda zâhid ve âhırete râgıb yapar.
Ayblarını ona bildirir) ve (Dünyâda zâhid olanı, Allah sever.
İnsanlarda bulunanlarda zâhid olanı insanlar sever) ve (Dünyâlık
arayanın buna kavuşması güçdür. Âhıreti arayanın
buna kavuşması kolaydır) ve (Dünyâlığa düşkün
olmak, hatâların başıdır) buyuruldu. Yanî her dürlü
hatâya, günâha sebeb olur. Dünyâ peşinde koşan kimse, şübheli
şeylere, sonra mekrûhlara, sonra harâmlara, hattâ küfre dalar. Geçmiş
ümmetlerin, Peygamberlerine aleyhimüssalevâtü vetteslîmât inanmamalarına
sebeb, dünyâya düşkün olmaları idi. Dünyâ muhabbeti, şerâba
benzer. Bundan içen, ancak ölüm zemânında ayılır. Mûsâ
aleyhisselâm, Tûr dağına giderken, birinin çok
ağladığını gördü. Yâ Rabbî! Kulun, senin korkundan
ağlıyor dedi. Kan ağlasa dahî, onu afv etmem. Çünki o,
dünyâya düşkündür, buyurdu. Hadîs-i şerîfde, (Dünyâyı halâldan
kazanana, âhıretde hesâb vardır. Harâmdan kazanana, azâb vardır)
ve (Allahü teâlâ, bir kulunu sevmezse, mâlını harâmlara sarf etdirir)
buyuruldu. Tekebbür için binâ yapmak böyledir. Bir hadîs-i şerîfde,
(Bir kimse, halâl para ile binâ yaparsa, insanlar, bundan fâidelendiği
müddetce, kendisine sevâb verilir) buyuruldu. Rutûbetden kurtulmak, temiz hava
almak niyyeti ile yüksek binâ yapmak câizdir. Tekebbür için, övünmek için,
yüksek binâ yapmak harâmdır. İmâm-ı azam Ebû Hanîfe buyuruyor
ki, (Câhillerin hakâret etmemeleri ve düşmanlara azametli, kuvvetli
görünmek için, âlimlerin, âmirlerin libâs ve binâlarının zînetli
olması lâzımdır.)
İnsanın
şerefi, ilm ve edebledir.
Sanma ki
şeref, mal ve nesebledir!
26 - Tesvîf,
hayrlı iş yapmağı sonraya bırakmakdır.
İbâdetleri ve hayrlı işleri yapmakda acele etmek, (Musâreat)
olur. Hadîs-i şerîfde, (Ölmeden evvel tevbe ediniz. Hayrlı
işleri yapmağa mâni çıkmadan önce acele ediniz. Allahü
teâlâyı çok hâtırlayınız. Zekât ve sadaka vermekde acele
ediniz. Böylece Rabbinizin rızklarına ve yardımına
kavuşunuz!) ve (Beş şey gelmeden evvel beş şeyin
kıymetini biliniz: Ölmeden önce hayâtın kıymetini,
hastalıkdan önce sıhhatin kıymetini, dünyâda âhıreti
kazanmanın kıymetini, ihtiyârlamadan gençliğin kıymetini,
fakîrlikden evvel zenginliğin kıymetini) buyuruldu.
Zekâtını vermiyen ve mâlını âhıret yolunda sarf
etmiyen kimse, fakîr olunca, çok pişmân olur. Hadîs-i şerîfde,
(Tesvîf eden helâk olur) buyuruldu.
[İmâm-ı
Rabbânî rahmetullahi aleyh, halâya girdikden bir müddet sonra,
kapıyı vurarak hizmetcisini çağırır. Hizmetçi, tahâret
suyunu veyâ bezini hâzırlamadığını sanıp,
koşarak gelir. Kapı arasından gömleğini uzatarak, (Al,
bunu, falanca fakîre hediyye olarak götür) deyince, efendim, bunu halâdan
çıkınca emr etseydiniz olmaz mı idi? Kendinize niçin böyle
sıkıntı verdiniz? der. Gömleğimi o fakîre hediyye
etmek, halâda hâtırıma geldi. Dışarı
çıkıncaya kadar tesvîf etseydim, şeytânın vesvese ederek,
bu hayrlı işi yapmakdan beni vazgeçirmesinden korkdum, dedi.]
27 - Harâm
işliyen kimseye (fâsık) denir. Fıskın en kötüsü, zulm
yapmakdır. Çünki, açıkca yapılmakda ve kul hakkı da
karışmakdadır. Âl-i İmrân sûresi, elliyedinci ve
yüzkırkıncı âyetlerinde meâlen, (Allahü teâlâ, zâlimleri sevmez)
buyuruldu. Hadîs-i şerîfde, (Zâlimin çok yaşamasına düâ etmek,
Allahü teâlâya isyân olunmasını istemekdir) buyuruldu. Süfyân-ı
Sevrîye rahime-hullahü teâlâ, (Çölde bir zâlim susuzlukdan helâk
oluyor. Ona su verelim mi?) denildikde, hayır vermeyin, buyurdu. Zâlim,
oturduğu evi gasb yolu ile almış ise, o eve girmek harâm olur.
Zâlim olmıyan fâsık kimseye tevâdu edenin dîninin üçde ikisi gider.
Zâlime tevâdu edenin hâlinin nasıl olacağını buradan
anlamalıdır. Zâlimin elini öpmek, karşısında
eğilmek, günâhdır. Âdilin ise, câiz olur. Ebû Ubeyde bin
Cerrah, Hazret-i Ömerin elini öpmüşdür radıyallahü
anhümâ. Kazancının çoğu harâmdan olan kimsenin evine gidip
oturmak, câiz değildir. Onu, söz ile veyâ bir hareket ile medh etmek,
harâmdır. Ancak, kendini veyâ başkasını, onun zulmünden
kurtarmak için, yanına gitmek câiz olur. Yanında iken, yalan
söylememek ve kendisini medh ve senâ etmemek lâzımdır. Kabûl
etmesi zan olunursa, nasîhat verilir. Zâlim, sana gelirse kalkmak, ayakda
karşılamak câiz olur. Dînin izzetini ve zulmün kötülüğünü
bildirmek için kalkmamak iyi olur. Mümkin ise, nasîhat yapılır.
Zâlimden her zemân uzak kalmak dahâ iyidir. Hadîs-i şerîfde, (Münâfık
ile konuşurken, efendim, demeyiniz!) buyuruldu. Zâlime, kâfire hurmet
etmek, saygı ile selâm vermek,
üstâdım demek, küfr olur.
Allahü
teâlâya isyân edene (Fâsık) denir. Başkalarının isyan
etmesine, fıskın yayılmasına sebeb olana (Fâcir) denir.
Harâm işlediği bilinen fâsık sevilmez. Bidati yayanları ve
zâlimleri sevmek, günâhdır. Hadîs-i şerîfde, (Fâsıkın
fıskına mâni olmağa kudret varken, kimse mâni olmazsa, Allahü
teâlâ, bunların hepsine, dünyâda ve âhıretde azâb yapar) buyuruldu.
Ömer bin Abdülazîz rahime-hullahü teâlâ diyor ki, (Allahü teâlâ, bir
kimse günâh işlediği için, başkalarına da azâb yapmaz ise
de, açıkca günâh işliyenler görülüp de, görebilenler mâni
olmadığı zemân, hepsine azâb yapar). Allahü teâlâ, Yûşa
Peygambere aleyhissalâtü vesselâm vahy eyledi ki, (Kavminden kırkbin
sâlih kimseye ve altmış bin fâsık kimseye azâb
yapacağım!). Yâ Rabbî! Fâsıklar, azâbı hak etmişdir.
Sâlihlere azâb yapmanın sebebi nedir? dedikde, (Benim gadab etdiklerime,
onlar gadab etmedi. Birlikde yidiler, içdiler) buyurdu. Mâlına,
canına, evlâdına ve müslimânlara zarar geleceği, yanî fitneye
sebeb olacağı zemân, bidat sâhiblerine ve zâlimlere emr-i marûf
yapmak lâzım olmaz. Bu ikisini ve açıkca günâh işliyen fâsıkları,
yalnız kalb ile sevmemek kâfîdir. Tatlı ve yumuşak sözlerle
nasîhat vermek lâzım olur.
Bir kimse,
hem ibâdet yapar, hem de fısk yaparsa, dahâ çok
yapdığının ismi verilir. İkisi müsâvî ise, ibâdeti
bakımından sevilir. Fıskı bakımından sevilmez.
Başkalarının da fıskına sebeb olan kimse, hükümet memûrları
tarafından men edilir.
[Allahü
teâlânın sevgisini kazanmak için, şerîate uyana ve bir mürşidi
sevene (Sâlih) denir. Bu sevgiyi
kazanmış olana (Velî) denir.
Başkalarının da kazanmaları için çalışan Velîye (Mürşid) denir. İslâmiyyetin aslı,
temeli üçdür: İlm, amel, ihlâs. İslâm ilmleri ikiye
ayrılır. Din bilgileri, fen bilgileri. Din bilgileri, ağaçdan
armud düşer gibi, insanın kafasına bir yerden gelmez. Bir hakîkî
mürşidin sözlerinden ve hâllerinden, hareketlerinden ve (ilmi-hâl) kitâblarından öğrenilir.
Kıyâmet yaklaşınca, hiçbir yerde hakîkî mürşid
görülmiyecek, câhil, yalancı, fâsık din adamları
çoğalacakdır. Bunlar Allahü teâlânın sevgisini kazanmak için
değil, para, mevkı ve şöhret kazanmak için
çalışacaklar. Zenginlere, makam sâhiblerine yanaşacaklardır.
Bu din hırsızlarına aldanmamak, seâdete kavuşmak için,
meşhûr Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını
okumalıdır.]
28 -
İslâm ilmleri ile ve islâm âlimleri ile rahime-hümullahü teâlâ alay
etmek küfr olur. İslâm âlimine söven, kötüliyen kâfir olur,
mürted olur. Fısk ve bidat sebebi ile sevmemek, lâzım olur. Dünyâ
işleri sebebi ile sevmemek, günâh olur. Sâlihleri sevmemek de,
böyledir. Hadîs-i şerîfde, (Üç şey îmânın lezzetini
artdırır: Allahü teâlâyı ve Resûlünü herşeyden çok sevmek,
kendisini sevmiyen müslimânı Allah rızâsı için sevmek, Allahü
teâlânın düşmanlarını sevmemek) ve (İbâdetlerin en
kıymetlisi, hubb-i fillah ve buğd-i fillahdır) buyuruldu.
İbâdeti çok olan mümini, az olandan dahâ çok sevmek lâzımdır.
İsyânı dahâ çok olan, küfrü ve fuhşu yayan kâfirleri dahâ çok
sevmemek lâzımdır. Allah için düşmanlık edilmesi lâzım
gelenlerin başında, insanın kendi nefsi gelir. Sevmek demek,
onların yolunda bulunmak demekdir. Îmânın alâmeti de, (hubb-i fillah ve buğd-i fillah)dır. Bir hadîs-i şerîfde, (Allahü
teâlânın bazı kulları vardır. Bunlar, Peygamber
değildir. Peygamberler ve şehîdler, kıyâmet günü bunlara
imrenirler. Bunlar, birbirini tanımıyan, uzak yerlerde
yaşıyan, Allah için birbirini seven müminlerdir) ve
(İnsân, dünyâda kimi seviyorsa, âhıretde onun yanında
olacakdır) buyuruldu. Onun yolunda bulunmazsa, sevgisi sahîh olmaz.
İnsan, dînine ve emânetine güvendiği sâlih kimselerle
arkadaşlık etmelidir. Yehûdîler ve nasrânîler, Peygamberlerini
aleyhimüssalevâtü vetteslîmât sevdiklerini söyliyorlar. Fekat,
onların yolunda olmadıkları için, hahamların,
papasların uydurdukları yanlış yolda oldukları için,
âhıretde Peygamberlerinin yanında olmıyacaklardır. Hattâ,
Cehenneme gideceklerdir. (Cevâb veremedi)
kitâbımızda, yehûdîler ve hıristiyanlar hakkında geniş
bilgi vardır. Yüksek rûhlar, sevdikleri rûhları yukarı çekerler.
Alçak rûhlar da, aşağı çeker. İnsan, öldükden sonra,
rûhunun nereye gideceğini, dünyâda sevdiklerinin hâlinden
anlamalıdır. İnsan, başkasını tabîat îcâbı
veyâ akl îcâbı veyâ kendisine yapdığı iyilikler îcâbı
veyâ Allahü teâlânın rızâsı için sever. Dünyâda sevişen
kimselerin rûhları birbirlerini cezb etdiği gibi, kıyâmetde de
birbirlerini cezb ederler. Enes bin Mâlik radıyallahü anh diyor ki,
müslimânları yukardaki hadîs-i şerîf sevindirdiği kadar, hiçbir
şey sevindirmemişdir. Kâfirleri seven onlarla birlikde Cehenneme
gidecekdir. Sevgilisine tâbi olmamak, insanın elinde değildir.
Sevmenin en kuvvetli alâmeti, sevgilinin sevdiklerini sevmek, sevmediklerini
sevmemekdir.
29 -
İnsanları sıkıntıya, belâya düşürmek, ihtilâle
sebeb olmak, fitne çıkarmakdır. Hadîs-i şerîfde, (Fitne,
uykudadır. Bunu uyandırana Allah lanet etsin!) buyuruldu.
İnsanları, hükûmete karşı, kanûnlara karşı isyâna
teşvîk etmek, fitne olur. Fitne çıkarmak harâmdır. Haksız
yere adam öldürmekden dahâ büyük günâhdır. Zâlim olan hükûmete
karşı isyân etmek de harâmdır. Mazlûmlar isyân ederse, bunlara
yardım etmek de harâmdır. İsyân etmenin zararı,
günâhı, zulmün zararından ve günâhından dahâ çokdur.
İmâmın,
sünnet olan mikdârdan fazla okuyarak nemâzı uzatması da, fitne
çıkarmakdır. Cemâatin hepsi râzı olursa, fitne olmaz, câiz
olur. Vâizlerin, din adamlarının, cemâatin
anlıyamıyacakları şeyleri söylemeleri ve
yazmaları da, fitne olur. Herkese, anlıyabileceği kadar
söylemelidir. Müslimânlara yapamıyacakları ibâdetleri emr
etmemelidir. Zaîf kavl olsa bile, yapabileceklerini söylemelidir. Emr-i
marûf yaparken de fitne çıkarmamağa dikkat etmek lâzımdır.
Emr-i marûf yaparken, kendini tehlükeye sokmak, emr olunmadı. Dîne ve
başkalarına zarar vererek, dünyâ fitnesine de, sebeb
olmamalıdır. Kendine dünyevî zararı dokunacak emr-i marûfu
yapmak câiz olur, cihâd olur. Sabr edemiyecekse, bunu da, yapmamalıdır.
Fitne zemânında evinden çıkmamalı, kimse ile
görüşmemelidir. Fitneye yakalanınca, sabr etmelidir.
İmâm-ı
Rabbânî rahime-hullahü teâlâ, ikinci cildin altmışsekizinci
mektûbunda buyuruyor ki: Sevgili yavrum! Tekrâr tekrâr yazıyorum ki,
şimdi, günâhlarımıza tevbe edecek, Allahımızdan afv dileyecek
zemândayız. Fitnelerin çoğaldığı bu zemânda, eve
kapanıp, kimse ile görüşmemelidir. Fitneler, nerdeyse
yağmur gibi yağarak, heryeri kaplıyacak. Hadîs-i şerîfde
buyuruldu ki, (Kıyâmet kopmadan evvel, her yeri fitneler kaplıyacak.
Fitnelerin zulmeti, ortalığı karanlık gece gibi yapacak. O
zemân, evinden mümin olarak çıkan kimse, akşam kâfir olarak evine
dönecek. Akşam mümin olarak evine gelen, sabâh kâfir olarak
kalkacak. O zemân oturmak, ayakda kalmakdan hayrlıdır. Yürüyen,
koşandan dahâ iyidir. O zemân oklarınızı
kırınız! Yaylarınızı kesiniz.
Kılınclarınızı taşa çalınız! O zemân,
evinize birisi gelince, Âdem nebînin iki oğlundan iyisi gibi olsun!)
Eshâb-ı kirâm radıyallahü teâlâ anhüm ecmaîn, bunu işitince,
o zemânda bulunacak müslimânlara ne yapmağı emr edersiniz dediler.
Cevâbında, (Evinizin eşyâsı olunuz!) Bir rivâyetde, (Öyle
fitne zemânında, evinizden dışarı
çıkmayınız!) buyurdu. [Bu hadîs-i şerîf, Ebû Dâvüdda ve
Tirmüzîde mevcûddur.] Bu günlerde, Dâr-ül-harb kâfirlerinin Negrekût
şehrinde, müslimânlara, islâm memleketlerinde yapdıkları
zulmleri, işkenceleri işitmişsinizdir. Müslimânlara,
görülmedik hakaretler yapdılar. Böyle alçakca işler,
âhır zemânda çok olacakdır. Altmışsekizinci mektûbdan
terceme temâm oldu.
(Tezkire-i
Kurtubî) muhtasarında diyor ki: Hadîs-i şerîfde, (Fitne
çıkarmayınız! Söz ile çıkarılan fitne,
kılınc ile olan fitne gibidir. Zâlimlere, fâcirlere milleti
çekişdirmekden, yalan ve iftirâ söylemekden hâsıl olan fitne,
kılınc ile yapılan fitneden dahâ zararlıdır)
buyuruldu. Âlimlerin hemen hemen hepsi, sözbirliği ile
bildiriyorlar ki, malını, canını kurtarmak zorunda
kalanın da, ısyân etmemesi, hükûmete, kanûnlara karşı
gelmemesi lâzımdır. Çünki, zâlim olan hükûmete karşı
sabr etmeği hadîs-i şerîfler emr etmekdedir. Resûlullahın
sallallahü aleyhi ve sellem, (Allahümme innî eselü-ke filel hayrât ve
terkelmünkerât ve hubbel-mesâkin ve izâ eredte fitneten fî kavmî fe-teveffenî
gayre meftûn) düâsını okuduğunu imâm-ı Muhammed
rahime-hullahü teâlâ bildiriyor. Bu düâ, (Yâ Rabbî! Bana hayrlı
işler yapmak, çirkin şeyleri terk etmek ve fakîrleri sevmek nasîb
eyle! Kavmim arasında fitne çıkarmak istediğin zemân, fitneye
karışmadan canımı al!) demekdir. İmâm-ı Kurtubî
rahime-hullahü teâlâ diyor ki, bu hadîs-i şerîf, fitneden sakınmak,
ona karışmamak lâzım olduğunu, fitneye
karışmakdansa, ölmenin hayrlı olacağını
açıkca göstermekdedir.
(Mişkât)daki
hadîs-i şerîflerde buyuruyor ki, (Fitne zemânında, müslimânlara ve
onların reîslerine tâbi olunuz. Hak yolda olan yoksa, fitneciler, isyâncılar
arasına karışmayınız! Ölünceye kadar, fitneye
katılmayınız!). (Fitne zemânında, hükûmetinize tâbi
olunuz. Size zulm etse, mallarınızı alsa da, ona itaât
ediniz!). (Fitne zemânında, islâmiyyete sarılınız.
Kendinizi kurtarınız. Başkalarına akl vermeyiniz! Evinizden
dışarı çıkmayınız. Dilinizi tutunuz!). (Fitne
zemânında, çok kimse öldürülür. Onların arasına
karışmıyan kurtulur). (Fitnecilere karışmıyan,
seâdete kavuşur. Fitneye yakalanıp, sabr eden de, seâdete
kavuşur). (Allahü teâlâ, Kıyâmet günü, bir kuluna soracak: Günâh
işliyeni gördüğün zemân, niçin mâni olmadın diyecek. O
kul, onun zararından, düşmanlık yapmasından korkdum ve
senin afv ve magfiretine güvendim diyecek). Bu hadîs-i şerîf, düşmanın
kuvvetli olduğu zemânlarda, emr-i marûfu ve nehy-i münkeri terk etmek
câiz olacağını göstermekdedir.
(Şiratül-islâm)
şerhinde diyor ki, farzın yapılmasını, harâmdan
sakınılmasını emr etmek, farz-ı kifâyedir. Sünnetin
yapılmasını emr, mekrûhdan nehy, men etmek, sünnetdir. Harâm işlemekde
olan, el ile men edilmez. Söz ile men edilir. Yanî, kötülüğü,
zararı anlatılır. Harâm işlemeğe hâzırlanan, el
ile men edilir. Söz ile, el ile nehy ederken, fitne, zarar
çıkarmamak lâzımdır. Nehyin fâideli olacağını
önceden bilmek lâzımdır. Zann-ı gâlib, yanî çok zan etmek
de, bilmek demekdir. Hubb-u fillah, buğd-u fillah olmayınca,
yapılan ibâdetlerin fâidesi olmaz. Emr-i marûf özrsüz terk edilirse,
düâlar kabûl olmaz. Hayr ve bereket kalmaz. Cihâdda ve müşkil işlerde
zafer nasîb olmaz. Gizli işlenen günâh, bunu işleyene zarar verir.
Açıkca işlenirse, herkese zararı dokunur. Bir kimsenin
kötülemesi ile, bir insanı kötü bilmemelidir. Bir kimsenin
kötülemesi gîbet olur. Bunu dinlemek de harâm olur. Bir insanın
fâsık olduğu, iki âdil şâhidin, bunun bir münker
işlediğini gördüklerini bildirmeleri ile veyâ kendi tecribesi
ile anlaşılır. Günâh işliyeni görüp de, gücü, kudreti
olduğu hâlde, nehy etmemek, (Müdâhene) olur. Müdâhene edenlerin, kabrden
maymûn ve hınzır şeklinde kalkacakları, hadîs-i
şerîfde bildirilmişdir. Emr-i marûf yapanı,
arkadaşları sevmez. Müdâhene yapanı severler. Zâlim olan hükûmet
adamlarına söz ile emr-i marûf yapmak, cihâdın en
kıymetlisidir. Nasîhat vermeğe gücü yetmezse, kalbi ile red etmek de
cihâd olur. Devlet adamları el ile, âlimler söz ile, diğer
müslimânlar kalb ile emr-i marûf yapar. Emr-i marûfu Allah rızâsı
için yapmak ve söylediğinin kitâbdan vesîkasını bilmek ve
fitneye sebeb olmamak lâzımdır. Sözünün fâidesi
olmıyacağını ve fitne çıkmasına sebeb
olacağını bilen kimsenin emr-i marûf yapması vâcib olmaz.
Hattâ, bazan harâm olur. Böyle zemânda, fitneye sebeb olmamak için,
evinden çıkmamalıdır. Fitne çıkarsa veyâ hükûmet zulm
yapar, fesâd çıkarırsa, o şehrden, beldeden hicret etmek lâzım
olur. Hicret mümkin iken, hükûmetin ikrâh etmesi, zorlaması, günâh
işlemek için özr olmaz. Hicret mümkin olmazsa, bir kenâra çekilmeli,
kimseye karışmamalıdır. Sözünün fâidesi
olmıyacağını ve fitne
çıkmıyacağını bilirse, emr-i marûf yapmak vâcib
olmaz, müstehab olur. Sözünün fâideli olacağını, fekat fitneye
sebeb olacağını da bilirse, yine vâcib olmaz. Fitne,
döğülmek gibi küçük ise, müstehab olur. Fitne büyük ve tehlükeli ise,
emr-i marûf yapması harâm olur. Emr-i marûfu yumuşak yapmak
vâcibdir. Sertlik, fitneye sebeb olur. Müslimâna ve zimmî kâfire karşı,
silâh ile işâret etmemeli, bunlara da, zulm, işkence
yapmamalıdır. (Şira)dan terceme temâm oldu.
Mümine
sadâkat yakışır, görse de ikrâh,
Yardımcısıdır
doğruların hazreti Allah.
30 - Kudreti
olduğu, gücü yetdiği hâlde, harâm işliyene mâni olmamak
müdâhene olur. Harâmı işliyene veyâ yanında bulunanlara olan
saygısı yâhud dîne olan bağlılığının
gevşekliği, müdâheneye sebeb olmakdadır. Fitne olmadığı,
yanî dînine veyâ dünyâsına veyâ başkalarına zarar
olmadığı zemân, harâm ve mekrûh işliyene mâni olmak
lâzımdır. Mâni olmamak, susmak harâm olur. Müdâhene etmek, harâm
işlemeğe râzı olmağı gösterir. Susmak çok yerde
iyidir. Fekat, hakkı, hayrı söyliyecek yerde susulmaz. Yâ
Resûlallah! Geçmiş ümmetlerden bir kısmına zelzele ile azâb
yapıldı. Toprak altında kaldılar. Bunların
arasında sâlihler de vardı, denildikde, (Evet, sâlihler de birlikde
helâk oldular. Çünki, Allaha isyân olunurken susmuşlardı.
Onlardan ayrılmamışlardı) buyuruldu. Hadîs-i şerîfde,
(Ümmetimden bir kısmı, kabrlerinden maymûn ve hınzır
şeklinde kalkacaklardır. Bunlar Allahü teâlâya isyân edenlerin
arasına karışanlar, onlarla berâber yiyip içenlerdir) ve (Allahü
teâlâ, bir âlime ilm ihsân edince, Peygamberlerden aldığı gibi,
bundan da mîsâk alır) buyuruldu. İlmini, lâzım olduğu zemân
söylemekden çekinmiyeceğine söz verir. (Bir kimse, Allahü
teâlânın ihsân etdiği ilmi, lâzım olduğu zemân
söylemezse, kıyâmet günü boynuna ateşden tasma
takılacakdır) hadîs-i şerîfi ve Nisâ sûresinin, (Kendilerine ilm
ve hidâyet verdiğimiz kimseler, ilmlerini insanlardan saklarlarsa,
Allahın ve lanet edenlerin lanetleri, bunların üzerine olsun!)
meâlindeki otuzaltıncı âyet-i kerîmesi, müdâhene etmenin harâm
olduğunu göstermekdedir. Müdâhenenin zıddı,
karşılığı, (Gayret) ve salâbetdir. Mâide sûresinde
ellidördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allah yolunda cihâd ederler,
kötülenmekden korkmazlar) buyuruldu. Dinde, gayret ve salâbeti
olanların mâlları ile, cânları ile ve sözleri ile ve
kalemleri ile, Allah rızâsı için cihâd etmeleri lâzım olduğu,
bu âyet-i kerîmede bildirilmekdedir. Hadîs-i şerîfde, (Çok acı
olsa da, hakkı söyleyiniz!) buyuruldu. Bir zâhid, Emevî halîfelerinin
dördüncüsü, Mervânın yanında çalgı çalanları
görünce, çalgı âletlerini kırdı. Mervân, bunun,
arslanların arasına bırakılmasını emr etdi.
Arslanların yanında, hemen nemâza durdu. Arslanlar, bunu,
yalamağa başladılar. Bunu arslanların yanından
alıp halîfeye getirdiler. Arslanlardan korkmadın mı? dedi.
Hayır, onlardan korku, hâtırıma gelmedi. Bütün geceyi
düşünceli geçirdim, dedi. Ne düşündün? dedi. Arslanlar beni
yalayınca, tükürükleri necs midir? Allahü teâlâ, nemâzımı kabûl
etdi mi, etmedi mi? diye düşündüm dedi. [Mervan bin Hakem 65 [m. 683] de
öldürüldü.]
Kendisine
veyâ başkalarına zarar gelmek korkusundan dolayı iyiliği emr
etmek ve harâmı men etmek mümkin olmazsa, böyle fitneye mâni olmak
için susmağa, (Müdârâ) etmek denir. Kalbi, harâmı men etmek
istediği hâlde, müdârâ yapmak câizdir. Hattâ, sadaka sevâbı
hâsıl olur. Müdârâ ederken tatlı dilli ve güler yüzlü olmak lâzımdır.
Talebeye ders verirken de, müdârâ yapılır. İmâm-ı Gazâlî
rahime-hullahü teâlâ buyurdu ki, (İnsanlar, üç kısmdır: Bir
kısmı, gıdâ gibidir. Herkese, her zemân lâzımdır.
İkinci kısmı, ilâc gibidirler. İhtiyâc zemânında
lâzım olurlar. Üçüncü kısmı, hastalık gibidir. Bunlara
ihtiyâc olmaz. Fekat, kendileri insanlara müsallat olurlar,
bulaşırlar. Bunlardan kurtulmak için, müdârâ etmek
lâzımdır.) Müdârâ, câizdir. Bazan da müstehab olur. Evinde, zevceye
müdârâ etmiyen kimsenin râhatı, huzûru kalmaz. Resûlullaha sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem, bir müsâfir geldi, (İçeri alınız! O,
kötü bir insandır) buyurdu. İçeri girince, onunla tatlı ve
neşeli konuşdu. Gidince, yumuşak konuşmasının sebebi
soruldukda, (Kıyâmetde, en kötü yerde bulunacak kimse, dünyâda
zararından korunmak için ikrâm olunandır) buyurdu. Hadîs-i
şerîfde, (Sıkılmadan açıkca harâm işliyen kimseyi
gîbet etmek câiz olduğu gibi, şerlerinden korunmak için bunlara
müdârâ etmek de câizdir. Fekat müdârâ, müdâhene şeklini
almamalıdır) buyuruldu. Müdârâ, dîni veyâ dünyâyı zarardan
kurtarmak için, dünyâ menfeatinden vermekdir. Müdâhene, dünyâ ele geçirmek
için, dinden vermekdir. Zâlime müdârâ ederken kendisi ve zulmleri medh olunmaz.
31 -
İnâd ve mükâbere, hakkı, doğruyu işitince, kabûl
etmemekdir. Ebû Cehl ve Ebû Tâlib, inâd ederek, Resûlullahın sallallahü
aleyhi ve sellem Peygamber olduğuna inanmadılar, inkâr etdiler.
İnâd, riyâdan, hıkddan, hasedden yâhud tamadan hâsıl olur.
Hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlânın en sevmediği kimse, hakkı
kabûl etmekde inâd edendir) buyuruldu. Hadîs-i şerîfde, (Mümin vekar
sâhibi olur, yumuşak olur) buyuruldu. Vekar sâhibi dünyâ işlerinde
kolaylık gösterir. Din işlerinde, sarp kaya gibi olur. Bir
dağ, zemânla aşınabilir. Müminin dîni hiç aşınmaz.
32 - Nifâk,
münâfıklık, içinin dışına uymamasıdır.
Kalbinde küfr olan kimsenin mümin olduğunu söylemesi, dinde nifâk
olur. Kalbinde düşmanlık olup, dostluk göstermek dünyâ
nifâkı olur. Küfrün en kötüsü, dinde nifâk yapmakdır. Medîne
şehrindeki münâfıkların reîsi, Abdüllah bin Übey bin Selûl
idi. Müslimânların Bedr gazâsındaki zaferlerini görünce,
müslimân olduklarını söylediler. Fekat, kalbleri ile
inanmadılar. Hadîs-i şerîfde, (Müslimânlara, sözleriyle dostluk
gösterip, davranışlarıyla düşmanlık edenlere,
Allahü teâlâ ve melekler lanet eylesin) ve (Münâfıkın üç alâmeti
vardır: Yalan söyler, sözünde durmaz ve emânete hıyânet
eder) buyuruldu. Böyle kimse, müslimân olduğunu söylese, nemâz
kılsa da, münâfıkdır.
33 -
İnsanın, günâhlarını düşünmesi ve bunlara tevbe
etmesi, tâatlarını, ibâdetlerini düşünüp, bunlara da, şükr
etmesi lâzımdır. Mahlûklardaki ve kendi bedenindeki ince
sanatları, düzenleri, birbirlerine olan bağlılıklarını
düşünerek de, Allahü teâlânın büyüklüğünü anlaması
lâzımdır. Mahlûkların, varlıkların hepsine
(Âlem) denir.
[Âlem,
üç kısmdır: (Âlem-i ecsâd), (Âlem-i ervâh) ve
(Âlem-i misâl). Âlem-i misâl, varlık âlemi değildir.
Görünüş âlemidir. Her varlığın, bu âlemde bir
görüntüsü bulunur. Âlem-ı ervâh, Arşın hâricindeki
şeylerdir. Bunlar maddî değildir. Bunlara (Âlem-i emr) de
denir. Âlem-i ecsâd, madde âlemidir. Buna (Âlem-i halk) da denir.
Bu da ikiye ayrılır: İnsana (Âlem-i sagîr) denir.
İnsandan başka varlıkların hepsine (Âlem-i kebîr)
denir. Âlem-i kebîrde olan herşeyin, âlem-i sagîrde, bir nümûnesi,
benzeri vardır. İnsanın kalbi, rûh âlemine açılan bir
kapıdır. Kâfirlerde bu kapı kapanmış, harâb
olmuşdur. Bunun için, kâfirlerin rûh âleminden haberleri yokdur ve olamaz.
Kalbin hayât bulması, rûh âlemine açılması için tek çâre, tek
ilâc, îmân etmesidir, müslimân olmasıdır. Müminin kalb
kapısından Âlem-i emre girmesi ve bu âlemde sonsuza, ebedî
hayâta ilerlemesi için, çalışması lâzımdır.
İslâmiyyetin sekiz ana ilminden biri olan (Tesavvuf) ilmi, bu
çalışmaları öğreten, muazzam bir ilmdir. Bu ilmin
mütehassıslarına (Velî) ve (Mürşid) denir. Mürşidlerin en
meşhûru, imâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkîdir. 1034 hicrî ve 1624 mîlâdî
senesinde Hindistânda vefât etmişdir.
Tıb ve
fen fakültelerinde okuyup da, mahlûklardaki sanat inceliklerini,
aralarındaki hesâblı bağlantıları gören ve
anlıyabilen aklı başında bir kimsenin, Allahü teâlânın
varlığına, birliğine, büyüklüğüne, ilmine, kudretine
inanmaması mümkün değildir. İnanmıyanın, anormal, geri
kafalı, câhil olması, yâhud inâdcı, şehvetlerine
düşkün bir budala olması veyâ nefsine esîr olmuş, işkence
yapmakdan zevk alan, zâlim bir sadist olması lâzım gelir. Kâfirlerin
hayât hikâyeleri incelenirse, bu üç kısmdan biri olduğu hemen meydâna
çıkar.]
Hadîs-i
şerîfde, (Varlıklardaki nizâmı düşünerek Allahü teâlâya
îmân ediniz!) buyuruldu. Astronomi okuyup da, yer küresinin, ayın,
güneşin ve bütün yıldızların boşlukda
dönmelerinde ve birbirlerinden uzaklıklarında bulunan düzeni,
hesâbları anlıyan kimsenin, îmânı artar. Dağların,
madenlerin, nehrlerin, denizlerin, hayvanların, nebatların, hattâ
mikropların yaratılmasında, çeşidli fâideler vardır.
Hiçbiri boş yere, lüzûmsuz yaratılmamışdır. Bulutlar,
yağmurlar, şimşekler ve yıldırımlar, yer
altındaki sular ve enerji maddeleri ve hava, kısaca her varlık
belirli hizmetler, belli vazîfeler yapmakdadır. İnsanlar, bu
sayısız mahlûkların, sayılamıyacak hizmetlerinden
bugüne kadar pek azını anlıyabilmişdir. Mahlûkları
kavrıyamıyan insan aklı, bunların hâlıkını,
yaratanını nasıl kavrıyabilir? Onun büyüklüğünü,
sıfatlarını birâz anlıyabilen islâm âlimleri,
şaşkına dönmüşler. (Onu anlamak,
anlaşılamıyacağını anlamakdır)
demişlerdir. Mûsâ aleyhisselâmın ümmetinden biri, otuz sene ibâdet
etmiş. Bir bulut kendisine gölge yaparak, güneşden
korumuşdu. Birgün bulut gelmemiş, güneşde
kalmışdı. Annesine sebebini sormuş. Herhâlde bir günâh
yapmışsın, demişdi. Hayır, günâh işlemedim
deyince, göklere, çiçeklere bakmadın mı? Onları görünce,
yaratanın azametini düşünmedin mi? demiş. Evet, bakdım.
Fekat, tefekkürde kusûr etdim diyince, bundan büyük günâh olur mu? Hemen tevbe
et, demişdi. Aklı başında olan kimsenin, tefekkür
vazîfesini hiç ihmâl etmemesi lâzımdır. Yarın
ölmiyeceğinden emîn olan kimse var mıdır? Allahü teâlâ,
hiçbir şeyi bâtıl, fâidesiz yaratmamışdır. İnsanların
anlıyamadıkları, göremedikleri fâideler,
anlıyabildiklerinden katkat dahâ çokdur. Tefekkür, dört dürlü olur,
demişlerdir. Allahü teâlânın mahlûklarındaki güzel
sanatları, fâideleri düşünmek, Ona inanmağa ve sevmeğe
sebeb olur. Onun vad etdiği sevâbları düşünmek, ibâdet
yapmağa sebeb olur. Onun haber verdiği azâbları düşünmek,
Ondan korkmağa, kimseye kötülük yapmamağa sebeb olur. Onun
nimetlerine, ihsânlarına karşılık, nefsine uyarak günâh
işlediğini, gaflet içinde yaşadığını
düşünmek, Allahdan hayâ etmeğe, utanmağa sebeb olur. Allahü
teâlâ, yerlerde ve göklerde bulunan mahlûkları düşünerek ibret
alanları sever. Hadîs-i şerîfde, (Tefekkür gibi kıymetli ibâdet
yokdur) ve (Bir an tefekkür, altmış sene ibâdetden dahâ
hayrlıdır) buyuruldu. İmâm-ı Gazâlînin fârisî
(Kimyâ-yı Seâdet) kitâbında tefekkür uzun yazılıdır.
34 - Hadîs-i
şerîfde, (Kendinize, evlâdınıza, kötü düâ etmeyiniz.
Allahın kaderine râzı olunuz. Nimetlerini artdırması için
düâ ediniz) ve (Ananın, babanın çocuğuna olan ve mazlûmun,
zâlime olan beddüâları, red olunmaz) buyuruldu. Bir müslimânın kâfir
olması için düâ edenin kendisi kâfir olur. Bir zâlimin, kâfir olarak
ölerek, sonsuz azâb çekmesini istemek, küfr olmaz. Mûsâ
aleyhisselâmın böyle düâ etdiği, Kurân-ı kerîmde
bildirilmişdir. İmâm-ı azam Ebû Hanîfe rahime-hullahü teâlâ,
başkasının kâfir olmasını istemek, küfr olur buyurdu.
Zâlimden başkasına beddüâ etmek harâmdır. Zâlime, zulmü kadar
beddüâ etmek câiz olur. Câiz olan birşeyin mikdârı, özrün
mikdârı kadar olur. Zâlime de beddüâ etmemek, sabr etmek ve hattâ, afv
etmek dahâ iyidir. Zimmîye ve herhangi bir kâfire, Allah ömr versin demek,
câiz değildir. Müslimân olması için veyâ cizye vererek
müslimânların kuvvetlenmesi için, böyle düâ etmek, câiz olur. Kâfire
saygı ile selâm veren, kâfir olur. Kâfire saygı bildiren bir söz
söylemek, meselâ üstâdım demek, küfr olur.
35 -
Müslimâna kötü ism takmak veyâ başkasının
takdığı kötü ismi söylemek câiz değildir. Hadîs-i
şerîfde, (Kötü ismi olan, bunu güzel isme çevirsin!) buyuruldu.
Meselâ, Âsıye ismini, Cemîle yapmalıdır. Müslimâna güzel
ism takmak câizdir. Çocuğuna, övücü ism
koymamalıdır. Meselâ Reşîd, Emîn ismini vermemelidir. Muhyiddîn,
Nûrüddîn gibi ismler de, yalan ve bidat olur. Fâsıkları, câhilleri,
mürtedleri böyle ismlerle çağırmak mekrûhdur. Çünki,
bunlar, medh edici, övücü ismlerdir. Mecâz olarak da, söylenemezler.
Kendi çocuklarına, bu ismleri tefeül ederek, uğurlu olmak için
koymak, câiz olur denilmişdir. Sâlih oldukları meşhûr olan
âlimleri bu ismler ile zikr etmek câiz ve fâidelidir.
[İbni
Âbidîn rahime-hullahü teâlâ, beşinci cildde buyuruyor ki,
çocuğa konulacak ismler arasında en efdal olanı, Abdüllah, sonra
Abdürrahmân, sonra Muhammed, sonra Ahmed, dahâ sonra İbrâhîmdir. Allahü
teâlânın ismlerinden olan Alî, Reşîd, Azîz gibi ismleri de koymak
câizdir. Fekat, bu ismleri söylerken hurmet etmek lâzımdır.
Bilerek hurmetsizlik eden kâfir olur. Meselâ, ismi Abdülkâdir olana,
Abdülkoydur demek, Hasen yerine Hasso, İbrâhîm yerine İbo demek, bu
ismlerle alay etmek olur. Bu ismlerle alay etmek niyyet edilmezse, küfr olmaz
ise de, küfre benziyen şeyi söylemekden sakınmak
lâzımdır. Çocuk, dünyâya gelip, hemen ölse, ism koymadan
defn edilmez. Abdünnebî ismi câiz ise de, koymamak ihtiyâtlı olur. Seyyid
Abdülhakîm Arvâsî hazretleri 1362 [m. 1943] de vefât edinciye kadar,
İstanbulda, Bâyezid câmiinde, Salı, Perşembe ve Cumartesi
günleri, ikindi nemâzından sonra, yirmibeş sene vaz ve irşâd
eyledi. Bir vazında, (Veledin, vâlideyni üzerinde üç hakkı
vardır: Doğdukda müslimân ismi koymak. Âkıl oldukda,
kitâbet, ilm ve sanat öğretmek. Bâlig oldukda, tezvîc etmekdir)
buyurdu. Avrupada, Amerikada, din, edeb düşmanı olarak
yetişdirilen soysuzlara, uydurma diploma vererek, profesör ism ve
etiketi ile islâm memleketlerine gönderiyorlar. Bu câhil kâfirleri
liselere, üniversitelere muallim ve profesör yapıyorlar. Bunlar,
tuzaklarına düşen müslimân evlâdlarını dinsiz, mezhebsiz
yapıyorlar. Bunlar kolayca, hâin, kâtil, oluyorlar.
Kızlarını, oğullarını bu mekteblere veren ana
babalar, evlâdlarını kendi elleri ile Cehenneme atmakdadırlar.]
36 -
Müslimânın özrünü red etmek mekrûhdur. Hadîs-i şerîfde,
(Müslimân kardeşinin özrünü kabûl etmemek günâh olur) buyuruldu.
Özrü kabûl etmek ve kusûrları afv etmek, Allahü teâlânın
sıfatlarındandır. Böyle olmıyan kimseye, Allahü teâlâ
gadab ve azâb eder. Özrde bulunmak üç dürlü olur: Niçin yapdım? Veyâ
şunun için yapdım. Keşki yapmasaydım demek veyâ
yapdım, bir dahâ yapmam demek. Yâhud yapmadım diyerek inkâr etmekdir.
Yapdım, bir dahâ yapmam demek, tevbe olur. Mümin, afv etmesi için
özr dilemesini bekler. Münâfık, aybların ortaya
çıkmasını ister. Hadîs-i şerîfde, (İffet sâhibi
olunuz. Çirkin şeyler yapmayınız.
Kadınlarınızı da, afîf yapınız) ve (İffet
sâhibi olursanız, kadınlarınız da afîf olur. Ananıza
babanıza ihsân ederseniz, çocuklarınız da size ihsân eder. Din
kardeşinin özrünü kabûl etmiyen, kevser havzından içmiyecekdir)
buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, din kardeşinin kötülük
yapdığını ve özrünün yalan olduğunu bilmiyen
kimse içindir. Çünki, bunun özrünü red etmek müslimâna sû-i zan
etmek olur. Yalan söylediğini bilerek özrünü kabûl etmek, afv
olur. Afv etmek, vâcib değil, müstehabdır.
37 - Tefsîr,
beyân etmek ve keşf etmek demekdir. Bildirmek ve açıklamakdır.
(Tevîl), rücû etmekdir. Tefsîr, bir manâ vermekdir. Tevîl, çeşidli
manâlar arasından birisini seçmekdir. Kendi reyi, görüşü ile
tefsîr, câiz değildir. Tefsîr, rivâyet ile yapılır. Tevîl,
dirâyet ile yapılır. Hadîs-i şerîfde, (Kurân-ı kerîmi,
kendi görüşü ile açıklayan, doğru olsa dahî, hatâ
etmişdir) buyuruldu. Resûlullahdan sallallahü aleyhi ve sellem ve
Eshâb-ı kirâmdan radıyallahü anhüm gelen haberlere ve âlimlerin
tefsîrlerine ve tefsîr ilminin üsûlüne bakmadan ve Kureyş lügatini
bilmeden ve hakîkat ile mecâzı düşünmeden, mücmel, mufassal ve umûmî
ve husûsî olanları birbirinden ayırmadan ve âyet-i kerîmelerin
indirilme sebeblerini ve nâsih, mensûh olduklarını araşdırmadan
verilen manâyı, Allahü teâlânın kelâmı olarak söylemek
doğru değildir. Tefsîr, kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi
anlamak demekdir. Kendiliğinden verdiği manâ doğru olsa bile,
meşrû yoldan çıkarmadığı için, hatâ olur.
Verdiği manâ yanlış ise, kâfir olur. Hadîs-i şerîfleri de,
sahîh veyâ bozuk olduğunu bilmeden söylemek, sahîh olsa bile, günâh
olur. Böyle kimsenin hadîs-i şerîf okuması câiz olmaz. Hadîs
kitâblarından, hadîs nakl etmek için, hadîs âlimlerinden icâzet
almış olmak lâzımdır. Hadîs-i şerîfde, (Uydurduğu
bir sözü, hadîs olarak söyliyen kimse, Cehennemde azâb
görecekdir) buyuruldu. Kurân-ı kerîmi, tefsîr âlimlerinden icâzeti
olmıyanın da, tefsîr kitâblarından alarak söylemesi ve
yazması, câizdir. Yukarıda bildirilen, tefsîr etmek
şartlarını hâiz olan kimse, yazılı icâzeti olmadan
tefsîr ve hadîs nakl edebilir. İcâzet vermek için para almak câiz
değildir. Ehliyyeti olana icâzet vermek vâcibdir. Ehliyyeti olmıyana
icâzet vermek harâmdır.
Hadîs-i
şerîfde, (Kurân-ı kerîme, ehliyyeti olmadan manâ veren, Cehennemde
azâb görecekdir) ve (Bilmediğini hadîs olarak söyleyen,
Cehennemde azâb görecekdir) ve (Kurân-ı kerîme kendi
görüşüne göre manâ veren Cehennemde azâb görecekdir)
buyuruldu. Bidat sâhiblerinin, kendi bozuk itikâdlarını isbât etmek
için, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf okumaları, böyledir.
[Şîîler, Vehhâbîler, Teblîg-ı Cemâatcılar, Mevdûdîciler ve
Seyyid Kutubcular böyledir. Yûsüf-i Nebhânî rahmetullahi aleyh
böyle bozuk tefsîrleri (Şevâhid-ül hak) kitâbında uzun anlatmakdadır.
Kurân-ı kerîmin dış manâsı olduğu gibi, iç
manâsı da vardır diyerek, kendilerine göre manâ verenler de,
böyledir. Kelimelerin, kendi zemânlarında, kendi aralarında
kullandıkları manâlarına göre tefsîr yapanlar da
böyledir.
Osmânlı
devletindeki âlimlerden Nuh bin Mustafâ Konevî rahime-hullahü teâlâ, 1070 [m.
1660] de Kahîrede vefât etmişdir. Muhammed Şihristânînin
rahime-hullahü teâlâ (Milel ve Nihal) kitâbına yapdığı
tercemede diyor ki, (İsmâîliyye) fırkasında olanlar,
imâm-ı Cafer Sâdıkın büyük oğlu İsmâîlin
yolundayız dedikleri için, bu ismi almışlardır. Bunlara
(Bâtıniyye) fırkası da denir. Çünki Kurânın zâhir
manâsı olduğu gibi, bâtın manâsı da vardır. Zâhir
manâsı, fıkhcıların kalıplaşdırdığı
belli ve sınırlı şeylerdir. Bâtın manâsı ise,
Kurânın iç manâsı olup uçsuz denizdir dediler. Zâhir manâyı
bırakıp, bâtın dedikleri, kendi uydurdukları şeylere
inandılar. Hâlbuki, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem,
Kurân-ı kerîmin zâhir, açık manâsını bildirdi. Zâhir
manâyı bırakıp, iç manâ uydurmak, küfr olur.
Zındıklık olur. Bu hîle ile, islâmiyyeti yok etmeğe
çalışdılar. Çünki, (mecûsîler) yanî ateşe tapanlar,
islâmın yayılmasını önliyebilmek için, reîsleri Hamdan
Kurmut, bu bölücülüğü ortaya çıkarıp, (Karâmıta)
devletini kurdu. Hâcıları katl ve Hacer-i esvedi Kâbeden
çıkarıp Basraya getirdi. (Cennet, dünyâ lezzetleri, Cehennem de,
dînin ahkâmına uymakdır) dediler. Harâmlara, güzel sanat ismini
verdiler. İslâm dîninin kötü huy, fuhş dediği
ahlâksızlıklara moral eğitimi diyerek gençleri sefâlete
sürüklediler. Devletleri islâmiyyete çok zarar verdi. 372 [m. 983] de
gadab-ı ilâhîye yakalanıp mahv oldular.]
Tefsîri, nakl
sûretiyle yapmak lâzımdır. Tefsîr yapabilmek için, şu onbeş
ilmi bilmek lâzımdır: Lügat, nahv, sarf, iştikak, meânî, beyân,
bedî, kırâet, üsûl-i din, fıkh, esbâb-ı nüzûl, nâsih ve
mensûh, üsûl-i fıkh, hadîs, ilm-i kalb. Bu ilmleri bilmiyen kimsenin
tefsîr yapması câiz değildir. İslâm ahkâmına uyan, râsih
ilmli âlimlere Allahü teâlânın vâsıtasız olarak ihsân
etdiği ilme (Mevhibe) veyâ (Kalb ilmi) denir. Hadîs-i şerîfde,
(İlmi ile amel edene, Allahü teâlâ bilmediklerini bildirir) buyuruldu.
Yukarıdaki on beş ilme mâlik olmıyan kimsenin, tefsîr
yapması câiz değildir. Yaparsa, kendi görüşü ile
yapmış olur. Cehennemde yanmaya müstehak olur. Hadîs-i şerîfde, (Kırk
gün ihlâs ile islâmiyyete uyan kimsenin kalbini, Allahü teâlâ hikmet ile
doldurur. Bunları söyler) buyuruldu. Müteşâbih âyetlere manâ
veren, kendi görüşü ile tefsîr yapmış olur. Bidat
sâhiblerinin tefsîri böyledir.
Kurân-ı
kerîmde bulunan bilgiler üç kısmdır: Bir kısmını, hiç
bir kuluna bildirmemişdir. Zâtının ve
sıfatlarının hakîkati ve gaybdan haber vermek böyledir.
İkinci kısm, yalnız Peygamberlerine bildirdiği esrârdır.
Bunları, Peygamberler aleyhimüssalevâtü vetteslîmât, yalnız Allahü
teâlânın izn verdiği kimselere bildirir. Üçüncü kısm
bilgileri, Peygamberine aleyhissalâtü vesselâm bildirmiş ve bütün
ümmetine bildirmesini emr etmişdir. Bu üçüncü kısm da, ikiye
ayrılır: Birincisi, ancak işitmekle öğrenilir.
Kıyâmet hâlleri böyledir. İkincisi, görüp incelemekle ve
okuyup manâsını anlamakla öğrenilir. Îmân ve islâm
bilgileri böyledir. Müctehid imâmlar bile, Nasslarda açık
bildirilmemiş olan şerîat bilgilerini kesin olarak anlıyamamışlar,
ihtilâfa düşmüşlerdir. Böylece amelde çeşidli mezhebler
meydâna gelmişdir. Yukarıda bildirilen onbeş ilme sâhib
olanın çıkaracağı manâlara tefsîr denmez, tevîl denir.
Çünki, bu manâlarda kendi reyi bulunur. Yanî anladığı
çeşidli manâlardan birini seçmekde kendi reyini kullanır.
Seçdiği manâ, âyet-i kerîmelerin ve hadîs-i şerîflerin açık
manâlarına yâhud icmâa uygun olmazsa, fâsid olur. (Berîka) sonunda,
raksın harâm olduğunu anlatırken diyor ki, (Bize, tefsîr
kitâblarına göre amel etmek emr olunmadı. Fıkh
kitâblarına tâbi olmamız emr edildi.)
38 - Günâh
işlemeği kasd etmek, az işlese dahî, ısrâr etmek olur. Kasd
etmek, niyyet etmekle, irâde etmekle ve karâr vermekle olur. Karâr verip bir
kerre yaparsa, ısrâr olur. Hiç yapmazsa, devâmlı yapmağa kasd
etmesi, karâr vermesi ısrâr olmaz. Devâmlı yapmağa karâr verip
ve işleyip de pişmân olur, terk ederse ısrâr olmaz. Tekrar
yapıp yine tevbe ederse, ısrâr olmaz. Günde çok kerre yapıp, her
birinden sonra tevbe etmek, ısrâr olmaz. Tevbe ederken, günâh
işlediğine pişmân olup üzülmek ve günâhdan hemen vaz geçmek ve
bir dahâ yapmamağa karâr vermek şartdır. Bu üç şartı
yapmadan, yalnız dil ile tevbe etmek, yalancılık olur. Küçük
günâhlara ısrâr etmek, büyük günâh olur. Bir büyük günâhı bir kerre
yapmakdan dahâ büyük olur. Tevbe edince, büyük günâh da afv olur. Küçük
günâhı küçük görmek, büyük günâhdır. Küçük günâh
işlediğini söyliyerek övünmek, büyük günâh olur. Küçük
günâh işliyeni, âlim ve sâlih sanmak da, büyük günâh olur. Küçük günâh
işleyince de, Allahü teâlâdan ve azâbından korkmak lâzımdır.
Allahü teâlâdan utanmazsa ve azâb yapılacağını
düşünmezse büyük günâh olur.
Kalbi bozuk
olana, kıymet mi verir, mal ile mevki?
altın
palan vursan, merkeb yine merkebdir!
39 - Belli
bir müminin veyâ zimmînin [gayr-ı müslim vatandaşın]
aybını, onu kötülemek için arkasından söylemek, gîbet
olur. Gîbet, harâmdır. Dinleyen, o kimseyi tanımıyorsa, gîbet
olmaz. Gîbet olunan kimse bunu işitirse, üzülür. Bedeninde, nesebinde,
ahlâkında, işinde, sözünde, dîninde, dünyâsında, hattâ
elbisesinde, evinde, hayvânında bulunan bir kusûr, arkasından
söylendiği zemân, bunu işitince üzülürse, gîbet olur.
Kapalı söylemek, işâret ile, hareket ile bildirmek, yazı
ile bildirmek de, hep söylemek gibi gîbetdir. Bir müslimânın
günâhı ve kusûru söylendikde, hâfızların, din
adamlarının, elhamdülillâh biz böyle değiliz demeleri,
gîbetin en kötüsü olur. Birisinden bahs edilirken, elhamdülillâh, Allah,
bizi hayâsız yapmadı gibi, onu kötülemek, çok çirkin gîbet olur.
Falanca kimse çok iyidir, ibâdetde şu kusûru olmasa, dahâ iyi olurdu
demek, gîbet olur. Hucurât sûresinde, onikinci âyetinde meâlen, (Birbirinizi
gîbet etmeyiniz!) buyuruldu. Gîbet, adam çekişdirmek demekdir. Birisini
gîbet etmek, ölmüş insanın etini yimek gibi olur buyuruldu.
Hadîs-i şerîfde, (Kıyâmet günü, bir kimsenin sevâb defteri
açılır. Yâ Rabbî! Dünyâda iken, şu ibâdetleri
yapmışdım. Sahîfede bunlar yazılı değil, der.
Onlar, defterinden silindi, gîbet etdiklerinin defterlerine yazıldı
denir) ve (Kıyâmet günü bir kimsenin hasenât defteri açılır.
Yapmamış olduğu ibâdetleri orada görür. Bunlar seni gîbet
edenlerin sevâblarıdır, denir) buyuruldu. Ebû Hüreyre
radıyallahü anh diyor ki, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem ile
oturuyorduk. İçimizden birisi kalkıp gitdi. Yâ Resûlallah!
Râhatsız olup gitdi, denildi. (Arkadaşınızı gîbet
etdiniz, etini yidiniz) buyurdu. Âişe radıyallahü anhâ diyor
ki, Resûlullahın sallallahü aleyhi ve sellem yanında, bir
kadının uzun olduğunu söyledim, (Ağzında
olanı çıkar!) buyurdu. Tükürdüm. Ağzımdan et parçası
çıkdı. Allahü teâlâ sıfatları, özellikleri, cism
şeklinde göstermeğe kâdirdir. Gîbet, din kardeşinin, bir
zimmînin işitince üzüleceği bir kusûrunu arkasından
söylemekdir. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma vahy eyledi ki, (Gîbet edip
tevbe eden kimse, Cennete en son gidecekdir. Gîbet edip, tevbe etmiyen kimse,
Cehenneme en önce girecekdir.) İbrâhîm Edhem rahime-hullahü teâlâ,
bir yemeğe davet edilmişdi. Sofrada, çağrılanlardan
birinin bulunmadığı söylenince, o ağır kimsedir,
denildi. İbrâhîm bin Edhem rahime-hullahü teâlâ, gîbet edildi, buyurdu
ve çıkıp gitdi. Hadîs-i şerîfde, (Bir kimse için söylenen
kusûr, onda varsa, bu söz gîbet olur. Yoksa bühtân, yanî iftirâ olur)
buyuruldu. Dindeki kusûrları söylemek, meselâ nemâz kılmaz veyâ
şerâb içer veyâ sirkat eder veyâ söz
taşıyıcıdır demek ve dünyâdaki kusûrlarını
söylemek, meselâ sağırdır, şaşıdır
demek, gîbet olur. Dindeki kusûrları, onu kötülemek için
söylenirse, gîbet olur. Onun islâhını düşünerek
söylerse, gîbet olmaz. Acıyarak söylemek de, gîbet olmaz denildi.
Bu köyde, nemâz kılmıyan var veyâ komünist var, hırsız
var demek, gîbet olmaz. Çünki, belli bir şahs
söylenmemişdir.
Bir kimse,
nemâz kılar, oruc tutar, hem de insanlara eli ile zarar verir. Meselâ
döver, mallarını gasb eder, sirkat eder. Yâhud dili ile zarar
verir. Meselâ söver, iftirâ eder, gîbet eder, söz taşır.
Âşikâre yapılan fısk ve harâmları ve bidatları
söylemek, gîbet olmaz. Bunları men etmesi için hükûmete haber
vermesi, günâh olmaz. Bir kimse, babasından gizli harâm işleyince,
babasının mâni olacağını bilenin, babasına
söylemesi veyâ yazarak bildirmesi lâzımdır. Mâni
olacağı bilinmiyorsa haber vermek câiz olmaz. Çünki,
düşmanlığa sebeb olur. Birinin zararlarını, ona
acıdığı için veyâ başkalarının ondan
sakınması için söylerse, gîbet olmaz. Onu kötülemek için
söylerse, gîbet olur. Altı kişinin kusûrlarını,
ayblarını arkasından söylemek, gîbet olmaz: Ona
acıdığı için söylemek, ona mâni olunması için
söylemek, fetvâ almak için söylemek, müslimânları onun
şerrinden korumak için söylemek. O kusûr, ona ism olmuş ise, onu
bu ism ile tanıtmak mecbûriyyetinde olmak. Âşikâre, herkesce
bilinen fıskı, bidati ve zulmü söylemek. Kızarak, onu
kötülemek niyyeti ile söylenen, gîbet olur. Satılmakda olan
mâlın kusûrunu müşteriye söylemek, satıcıyı gîbet
etmek olmaz. Evlenecek erkeğe, nikâh edeceği kızın
aybını, kusûrunu haber vermek, gîbet olmaz, nasîhat olur.
Birşeyi bilmeyene nasîhat vermek, vâcibdir. Açıkca harâm
işliyenin ve zulm edenin, açık olmıyan başka
ayblarını bildirmek, gîbet olur. Hadîs-i şerîfde, (Hayâ
cilbâbını çıkaran kimseyi söylemek gîbet olmaz) buyuruldu.
Cilbâb, kadınların geniş baş örtüsüdür. Burada, hayâ
cilbâbını çıkarmak, açıkca harâm işlemek demekdir.
Hadîs-i şerîf, böyle kimsenin hayâsı
olmadığını işâret etmekdedir. İmâm-ı Gazâlî
ve bazı âlimler rahime-hümullahü teâlâ, açık günâh işliyenin
ve başkalarının kusûrunu söylemenin gîbet olmasında,
onu kötülemek, şart değildir, dediler. Bunun için gîbet etmekden
çok sakınmak lâzım gelir.
İnsanı
gîbet etmeğe sürükliyen sebebler çokdur. Burada onbiri bildirilecekdir:
Ona karşı düşmanlık, yanında olanların fikrlerine
uymak düşüncesi, sevilmiyen bir kimseyi kötülemek, kendisinin o
günâhda bulunmadığını bildirmek, kendinin ondan üstün olduğunu
bildirmek, hased etmek, yanında bulunanları güldürmek,
şakalaşmak, onunla alay etmek, ummadığı kimsenin harâm
işlemesine hayretini bildirmek, buna üzüldüğünü, ona
acıdığını bildirmek, harâm işlediği için onu
sevmediğini bildirmek.
Gîbet,
insanın sevâblarının azalmasına, başkasının
günâhlarının kendisine verilmesine sebeb olur. Bunları, her
zemân düşünmek, insanın gîbet etmesine mâni olur.
Gîbet, üç
dürlüdür: Birincisinde, ben gîbet etmedim, onda bulunan şeyi
söyledim, der. Böyle söylemek, küfr olur. Çünki, harâma,
halâl demiş olur. İkincisinde, gîbet olunana duyurmakdır. Büyük
harâm olur. Tevbe etmekle afv edilmez. Onunla halâllaşmak da lâzım
olur. Üçüncüsünde, gîbet olunanın bundan haberi olmaz. Tevbe ve
istigfâr etmekle ve ona hayr düâ etmekle afv olur.
Yanında
gîbet yapıldığını işiten kimse, buna hemen mâni
olmalıdır. Hadîs-i şerîfde, (Din kardeşine, onun haberi
olmadan yardım eden kimseye, Allahü teâlâ dünyâda ve âhıretde
yardım eder) ve (Yanında, din kardeşine gîbet edilince, gücü
yetdiği hâlde ona yardım etmiyen kimsenin günâhı, dünyâda ve
âhıretde kendisine yetişir) ve (Bir kimse, dünyâda din
kardeşinin ırzını korursa, Allahü teâlâ, bir melek
göndererek, onu Cehennem azâbından korur) ve (Bir kimse, din
kardeşinin ırzından bir şeyi korursa, Allahü teâlâ, onu
Cehennem azâbından korur) buyuruldu. Gîbet yapılırken, orada
bulunan kimse, korkmazsa, söz ile, korkunca, kalbi ile red etmezse, gîbet
günâhına ortak olur. Sözünü kesmesi veyâhud kalkıp gitmesi
mümkin ise, bunları yapmalı. Eliyle, başıyle, gözüyle
men etmesi kâfî gelmez. Açıkca, sus, demesi lâzımdır.
Gîbet etmenin
keffâreti, üzülmek, tevbe etmek ve onunla halâllaşmakdır. Pişmân
olmadan halâllaşmak, riyâ olur, ayrı bir günâh olur. [Ölüyü ve
zimmî olan kâfiri gîbet harâm olduğu İbni Âbidîn 5. ci cild,
263. cü sahîfede yazılıdır.]
Bu vücûdün
mülkü, elden çıkmadan,
çarh-ı
felek, bu binâyı yıkmadan.
Sûretü manâ,
bir arada iken,
iki âlem de,
elinde var iken,
Hubb-i
dünyâyı, yüreğinden gider!
tâ
alasın, can âleminden haber.
Harâmdan
sakın, farzı yapmağa bak!
farzı
yapmazsan, olur hâlin harâb!
40 - Tevbe,
harâm işledikden sonra, pişmân olup, Allahü teâlâdan korkmak, bir
dahâ yapmamağa azm etmek, karâr vermekdir. Dünyâda zarar hâsıl
olmasından korkarak pişmân olmak, tevbe olmaz. Çeşidli
günâh işliyenin bunlardan bazısında ısrâr ederken,
bazısına tevbe etmesi, sahîh olur. Tevbeden sonra, günâhı
tekrâr işliyenin, tekrâr tevbe etmesi sahîh olur. Böylece, çok kerre
tevbe etmesi, sahîh olur. Büyük günâhın afv olması için, tevbe etmek
şartdır. Beş vakt nemâz ve Cuma nemâzı, Ramezân-ı
şerîf orucu, hac etmek, istigfâr etmek, büyük günâh işlemekden
sakınmak gibi ibâdetler, küçük günâhların afv edilmesine sebeb olur.
Şartlarına uygun olarak tevbe edince, küfr ve günâhlar muhakkak afv
olunur. Şartlarına uygun olarak ve ihlâs ile yapılan hacca,
(Hacc-ı mebrûr) denir. Hacc-ı mebrûr, kazâya kalmış olan
farzlardan ve kul haklarından başka günâhların afvına sebeb
olur. Bu ikisinin afv olması için, kazâların ve kul
haklarının ödenmesi de lâzımdır. Hac ile, farzı
yapmamanın günâhı afv edilmez ise de, vaktinde yapmamanın,
vaktinden sonraya bırakmanın günâhı afv edilir. Hacdan sonra,
farzları kazâ etmeğe hemen başlamazsa, gecikdirme günâhı
tekrâr başlar ve zemânla katkat artar. Gecikdirmek, büyük günâhdır.
Bunu iyi anlamak lâzımdır. (Hacc-ı mebrûr yapanın
günâhları afv olur. Dünyâya yeni gelmiş gibi olur) hadîs-i
şerîfi, kazâ ve kul hakkından başka günâhların afv
olacağını göstermekdedir. Resûlullahın sallallahü
aleyhi ve sellem arefe gecesinde ve Müzdelifede, hâcıların
günâhlarının afv edilmesi için yapdığı düâların
da, böyle olduğu bildirilmişdir. Kazâ ve kul
haklarının da, afva dâhil olduğunu bildiren âlimler var ise de,
bunlar, tevbe edip de kazâdan ve ödemekden âciz olanlar içindir. Hûd
sûresinin yüzonbeşinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Hasenât, günâhları
yok eder) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmeye, kazâsı yapılınca, afv
olurlar manâsı verilmişdir. Gîbet olunan kimsenin işitmesinden
sonra üzülmesi de, bu gîbeti yapan için, ayrıca büyük günâh olur. Bu
günâhın afvına sebeb olacak hasene, onunla halâllaşmakdır.
Günâhdan
sonra hemen tevbe etmek farzdır. Tevbeyi gecikdirmek de, büyük
günâhdır. Bunun için de, ayrıca tevbe etmek lâzımdır.
Farzı yapmamanın günâhı ancak kazâ etmekle afv olur. Her
günâhın afvı için, kalb ile tevbe etmek ve dil ile istigfâr etmek ve
beden ile kazâ etmek lâzımdır. Yüz kerre tesbîh etmek, yanî
(Sübhânallah-il-azîm ve bi-hamdihi) demek ve sadaka vermek ve bir gün oruc
tutmak, çok iyi olur.
Nûr sûresinin
otuzbirinci âyetinde meâlen, (Ey müminler! Allaha tevbe ediniz!) buyuruldu.
Tahrîm sûresinde, sekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allaha tevbe-i nasûh
yapınız!) buyuruldu. Nasûh kelimesine yirmiüç manâ verilmişdir.
Bunlardan en meşhûru, pişmân olup, dili ile istigfâr etmek ve bir
dahâ işlememeğe karâr vermekdir. Bekara sûresinde ikiyüzyirmiikinci
âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, tevbe edenleri sever) buyuruldu.
Hadîs-i
şerîfde, (En iyiniz, günâhdan sonra hemen tevbe edeninizdir) buyuruldu.
Günâhların en büyüğü, küfrdür ve münâfıklıkdır ve
irtidâddır.
[Müslimân
olmamış ve olmıyan kimseye, (Kâfir) denir. Müslimânları
aldatmak için müslimân görünen kâfire, (Münâfık) ve
(Zındık) denir. Müslimân iken kâfir olan kimseye, irtidâd etdi denir.
İrtidâd edene (Mürted) denir. Bu üçü, kalbinden inanarak hâlis îmân
ederse, muhakkak müslimân olur.
(Berîka) ve
(Hadîka)da, dil âfetlerinde ve (Mecmaul-enhür)de diyor ki, (Erkek veyâ
kadın, bir müslimân, âlimlerin sözbirliği ile küfre sebeb
olacağını bildirdikleri bir sözün veyâ işin küfre
sebeb olduğunu bilerek, amden [yanî tehdîd edilmeden, istekle] veyâ
başkalarını güldürmek için söyler, yaparsa,
manâsını düşünmese dahî, îmânı gider. (Mürted) olur. Buna
(Küfr-i inâdî) denir. Eğer bunun küfre sebeb olduğunu bilmeyip, amden
söyler, yaparsa, yine mürted olur. Buna (Küfr-i cehlî) denir.
Çünki, her müslimânın, bilmesi lâzım olan şeyleri
öğrenmesi farzdır. Bilmemesi özr değil, büyük
günâhdır. Küfr-i inâdî ve küfr-i cehlî ile mürted olanın, nikâhı
bozulur. Zevcesinden vekâlet alarak, iki şâhid yanında veyâ câmide
cemâat ile (Tecdîd-i nikâh) yapması lâzım olur. İkiden fazla
tecdîd için (Hulle) lâzım olmaz. Küfre sebeb olan sözü, hatâ ederek
[yanî amden olmayıp, yanılarak] veyâ tevîlli olarak veyâ ikrâh
[tehdîd] edilerek söylerse, mürted olmaz ve nikâhı bozulmaz. Küfre
sebeb olması, âlimler arasında ihtilâflı olan bir sözü
amden söyleyen mürted olmaz ise de, bunun tevbe ve istigfâr etmesi ve
tecdîd-i nikâh yapması ihtiyâtlı olur.) Câmilere giden
müslimânın, küfr-i inâdî ve küfr-i cehlî ile mürted olması
düşünülemez. Yalnız bu son şeklde, mürted olması
düşünülebileceğinden, imâm efendiler, cemâate, (Allahümme innî ürîdü
en üceddidel-îmâne vennikâha tecdîden bi-kavli lâ-ilâhe illallah Muhammedün
resûlullah) okutarak tevbe ve tecdîd-i nikâh yapılıyor. Böylece,
(Lâ ilâhe illallah diyerek, tecdîd-i îmân yapınız!) hadîs-i şerîfindeki
emr yapılmış olmakdadır.
Ehl-i sünnet
âlimlerinin rahime-hümullahü teâlâ bildirdiklerine uymayan inanışa
(Bidat) ve (Dalâlet) denir. Küfrden sonra en büyük günâh bidat sâhibi
olmakdır. Bunlardan, bidatini yaymak için, müslimânlara
bulaşdırmak için çalışanların günâhı katkat dahâ
çokdur. Hükûmetin bunları ağır cezâya çarpdırması,
âlimlerin sözle ve yazı ile nasîhat vermeleri, câhillerin de,
bunlarla görüşmemeleri, kitâblarını ve
mecmûalarını okumamaları lâzımdır. Bunların
yalanlarına, iftirâlarına, heyecânlı ve ateşli
sözlerine aldanmamak için çok uyanık olmalıdır. Şimdi
mezhebsizler, Mevdûdîciler, Seyyid Kutbcular ve (Cemâat-i teblîgıyye)
denilen câhiller ve çeşidli ismler altında ortaya çıkmakda olan
sahte tarîkatcılar, yalancı şeyhler, bozuk
itikâdlarını, sapık inanışlarını yaymak
için, her dürlü vâsıtaya başvuruyorlar. Müslimânları aldatmak ve
ehl-i sünneti ezmek, yok etmek için, nefslerinin ve şeytânın
yardımı ile akla ve hayâle gelmiyecek tuzaklar, oyunlar
hâzırlıyorlar. Mâllarını, milyonlarını sarf
ederek, ehl-i sünnete karşı soğuk harblerini sürdürüyorlar.
Gençlerin, islâm dînini, hak yolunu, Ehl-i sünnet âlimlerinin
kitâblarından okuyup öğrenmeleri lâzımdır.
Öğrenmiyen, bidat ve dalâlet sellerine yakalanıp boğulur.
Dünyâ ve âhıret felâketlerine sürüklenir. Bidat sâhiblerinin liderleri,
Kurân-ı kerîme yanlış, bozuk manâlar veriyorlar. Bu
manâları ileri sürerek, sapık düşüncelerini âyet ile, hadîs ile
isbât etdiklerini ileri sürüyorlar. Ancak, hakkı bilenler, bunlara
aldanmakdan kurtulur. Hakkı bilmiyenlerin, bunların dalâlet
girdâblarına, tuzaklarına düşmemeleri imkânsız gibidir.
Bunların sapık inanışları, Kurân-ı kerîmde ve
hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilmiş olan ve müctehid
imâmların sözbirliği ile bildirdikleri ve müslimânlar arasına
yayılmış îmân bilgilerine uygun olmazsa, kâfir olurlar. Küfrün
bu dürlüsüne (İlhâd) ve kendilerine (Mülhid) denir. Mülhidlerin
müşrik oldukları, yanî kitâbsız kâfir
sayıldıkları akâid kitâblarında yazılıdır.]
Bidat
sâhiblerinin de, tevbeleri kabûl olur. Bunların tevbe etmeleri için, Ehl-i
sünnet itikâdını kısaca öğrenip inanmaları,
sapık itikâdlarına pişmân olmaları lâzımdır.
Farzlara
ehemmiyyet verip, tembellikle yapmıyan kimse, mürted olmaz.
Îmânı gitmez. Fekat, bir farzı yapmıyan müslimân, iki
büyük günâha girer. Birincisi, o farzın vaktini ibâdetsiz geçirmek yanî
farzı gecikdirmek günâhıdır. Bunun afv olması için tevbe
etmek, yanî pişmân olmak, üzülmek, bir dahâ gecikdirmiyeceğine karâr
vermek ile olur. İkincisi, bu farzı terk etmek, yapmamak
günâhıdır. Bu büyük günâhın afv olması için, bu farzı
hemen kazâ etmek, yanî vaktinden sonra hemen yapmak lâzımdır.
Kazâyı gecikdirmek de, ayrıca büyük günâh olur.
[Büyük islâm
âlimi, ondördüncü asrın müceddidi, zâhirî ve bâtınî ilmlerin
mütehassısı, medreset-ül-mütehassısîn müderrislerinden, tesavvuf
kürsîsi profesörü Seyyid Abdülhakîm Efendi rahime-hullahü teâlâ,
derslerinde, câmilerde vazlarında ve sohbetlerinde sık sık
buyururdu ki, (Bir farzı, özrsüz olarak vaktinde yapmamak büyük
günâhdır). Vaktinden sonra hemen kazâ etmemenin de, büyük günâh
olduğu, kitâblarda yazılıdır. Nitekim, yukarıdaki
paragrafda da, böyle yazılıdır. Farzın vakti geçdikden
sonra, bu farzı yapacak kadar zemân içinde bu farz özrsüz olarak kazâ
edilmezse, gecikdirme günâhı bir misli artar. Bundan sonra, yine bu kadar
zemân içinde kazâ etmezse, bir misli dahâ artar. Böylece, farzı
yapacak kadar zemânların herbiri geçdikçe, günâhlar, katkat artarak,
sayılamıyacak ve düşünülemiyecek kadar çoğalır. Bir
farzın kazâsı özrsüz olarak yapılmayınca, günâhı
böyle artıyor. Meselâ, beş vakt nemâz için, bir günde,
yukarıda bir farz için bildirilenin beş misli çoğalıyor.
Aylarca, senelerce kılınmıyan nemâzların günâhlarının
ne kadar çok olacağı, buradan anlaşılabilir. Bu
müdhiş, bu korkunç günâhların altından kurtulabilmek için, her
çâreye başvurmak lâzımdır. Îmânı olan ve aklı
başında olan kimsenin, gece gündüz kazâ nemâzı kılarak,
Cehennemdeki nemâz kılmamak azâbından kurtulması için
çalışması lâzımdır. Çünki, özrsüz olarak,
tembellikle, üşenerek kılınmıyan bir nemâz için,
yetmişbin sene, Cehennemde azâb çekileceği bildirildi. Yukarda
açıklanan sayısız nemâz günâhları için Cehennemde ne kadar
çok azâb çekileceğini düşünen bir müslimânın uykusu kaçar,
yemekden içmekden kesilir. Dünyâsı zindân olur. Evet, nemâza ehemmiyyet
vermiyen, vazîfe kabûl etmiyen kâfir olur, mürted olur. Mürted, Cehennemde
sonsuz azâb çekecekdir. O, zâten Cehenneme de, azâba da, nemâzın
ehemmiyyetine de inanmamakdadır. Dünyâda, hayvan gibi yaşamakda, zevkınden
ve zevkıne vâsıta olan parayı, mâlı toplamakdan başka
birşey düşünmemekdedir. (Her ne olursa olsun, her kime ne zarar,
ziyân olursa olsun, yalnız bana gelsin), onun prensibidir. Onun zevk ve
safâsı için herşeyin, herkesin fedâ olması, umûru bile
değildir. Îmânı ve aklı yokdur. Böyle kimsede,
merhamet olmaz. Canavardan, en korkunç hayvândan dahâ zararlı olur. Onun
insanlıkdan, merhametden, iyilikden söylemesi, havaya yazı
yazmak gibidir. Kendi menfeati, hayvânî, şehvânî arzûlarına
kavuşması için birer tuzakdır.
Senelerce
kılınmamış nemâzları kaza etmek, imkânsız gibi
olmuşdur. İnsanlar, şerîati terk etdikleri için, yanî Allahü
teâlânın emrlerine ve yasaklarına uymadıkları için ve islâm
dîninin gösterdiği râhat ve huzûr yolundan
ayrıldıkları için, dünyâda bereket kalmadı. Rızklar
azaldı. Tâhâ sûresinde yüzyirmidördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen,
(Beni unutursanız rızklarınızı kısarım)
buyuruldu. Bunun için, îmân rızkı, sıhhat rızkı, gıda
rızkı, insanlık ve merhamet rızkı ve dahâ nice
rızklar azaldı. (Hâşâ, zulm etmez kuluna hüdâsı, herkesin
çekdiği kendi cezâsı) sözü Nahl sûresinin otuzüçüncü âyetinden
alınmışdır. Bugünkü küfr karanlıkları ve Allahü
teâlâyı, Peygamberi sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, islâmiyyeti
unutmanın bereketsizlikleri ve sıkıntıları içinde, insan
gece gündüz, kadınlı erkekli çalışıp, bir âilenin
nafakasını, râhat yaşamasını temîn edemez hâle
gelmişdir. Allahü teâlâya inanmadıkca, Onun bildirdiği islâm
dînine uymadıkca, Onun Peygamberinin güzel ahlâkı ile bezenilmedikce,
dalâlet, felâket akıntısını durdurmak
imkânsızdır. İşte bugünkü şartlar altında,
nemâzların kazâlarını ödeyebilmek için, hergün, sabâh
nemâzından başka, dört vakt nemâzın sünnetlerini kılarken,
ilk kazâya kalmış nemâzı kazâ etmeği de, niyyet etmelidir.
Böylece hergün, bir günlük nemâz kazâsı ödenmiş olur. Hem
de, sünnet kılınmış olur. 404.cü sahîfeye
bakınız! Kazâların bu niyyet ile nasıl
kılınacağı ve kılınması lâzım
olduğu, (Seâdet-i Ebediyye) kitâbında uzun bildirilmişdir.
Bundan
yüzlerce sene önce, fıkh kitâblarının yazıldıkları
zemânlarda, müslimânların îmânlarının kuvveti ve Allahü teâlâdan
ve Cehennem azâbından korkuları çokdu. Nemâzı özrsüz terk
etmek, hâtıra gelmezdi. Nemâzı terk edenin bulunabileceği
düşünülemezdi. O zemânlar, özr ile ve pek az sayıda nemâz,
(Fevt) edilir, kaçırılırdı. Bu da, bir müslimân için, büyük
mâtem, üzüntü olurdu. Nemâzın kazâya kalması için özr, uykuya
dalmak, unutmak, muhârebede ve yolculukda, oturarak da kılmağa imkân
bulamamakdır. Bu özrlerden birisinden dolayı nemâzın fevt
edilmesi, günâh olmaz. Fekat, özr bitince, bu nemâzı kazâ etmek hemen
farz olur. Özr ile fevt edilen nemâzların kazâlarını, çoluk
çocuğunun ihtiyâcını kazanacak kadar, gecikdirmek câiz olur.
Özr ile kaçırılan nemâzların kazâlarını, müekked
sünnetler yerine kılmak lâzım olmaz. Fıkh kitâblarının
(müekked sünnetler yerine kılmamak dahâ iyi olur) demesi, özr ile
kılınamıyan nemâzlar içindir. Özrsüz terk edilen
farzları, hemen kazâ etmek farzdır. Bunları, sünnet yerine
kılmak lâzımdır. İmâm-ı Rabbânî 123. cü mektûbda
buyuruyor ki, (Nâfile ibâdet, bir farzı terk etmeğe sebeb olursa,
ibâdet olmaz. Mâ-lâ-yanî, zararlı olur.)]
[Büyük âlim,
İbni Âbidîn rahmetullahi aleyh buyuruyor ki, (Câmiye girince, iki
rekat nemâz kılmak sünnetdir. Buna (Tehıyyetül-mescid) denir. Câmiye
girince, farz, sünnet, kazâ gibi herhangi bir nemâz kılmak,
tehıyyetül-mescid yerine geçer. Bunlara, ayrıca
tehıyyetül-mescid diye niyyet etmek lâzım değildir. Vaktin
farzı ve sünneti diye iki niyyet edilen bir nemâz böyle
değildir. Burada yalnız farz nemâz sahîh olur. Çünki farz ile
nâfile, başka cins iki nemâzdır. Herhangi bir nemâz, tehıyyetül-
mescid yerine de geçdiği için, tehıyyetül-mescid,bunlarla aynı
cins nemâz olur. Herhangi bir nemâz kılarken, ayrıca niyyet etmeden,
bunlarla aynı cins olan nemâz da kılınmış olur. Fekat,
sevâb hâsıl olması için, buna da niyyet edilir. Çünki, niyyet
edilmiyen ibâdete sevâb verilmez). Sünnet nemâz demek, farzdan başka
kılınan nemâz demekdir. Farzdan evvel veyâ sonra kılınan
kazâ nemâzı da, sünnet nemâzın tarîfine uyduğu için, kazâ ile
sünnet nemâzlar, aynı cins nemâzdır. İbni Âbidînin
buyurduğuna göre, kazâ kılınca, sünnet de
kılınmış olmakdadır. Görülüyor ki, sünnet yerine
kazâ kılınca, sünnet terk edilmiş olmuyor. Hem kazâ, hem de
sünnet niyyet edilince, sünnetin sevâbı da hâsıl olmakdadır.]
Kazâları,
yukarıda bildirilen şeklde ödemeğe niyyet eden ve
başlıyan kimse, ağır hasta olursa, öldükden sonra
nemâz keffâreti yapılması için (vasıyyet) etmesi, Velîsinin de
bu vasıyyeti yerine getirmesi lâzımdır. Velî, vasıyyet
olunan kimse veyâ vârislerden birisi demekdir. Nemâz kılarken,
vâciblerinden biri terk edilmiş veyâ mekrûh işlenmiş ise,
vaktinin içinde iâde edilmesi vâcib olur. Nâfile nemâzı dahî
kılarken, fâsid olursa, yanî bozulacak bir şey olursa, iâde etmesi
vâcib olur. Zekâtı, sadaka-i fıtrı, nezri ve kurbanı da,
her zemân kazâ etmek lâzım olur. Sonradan fakîr olanın, (Hîle-i
şerıyye) denilen kolaylıkla, bunları kazâ etmeleri
lâzımdır. Fakîr olmazlarsa, hîle-i şerıyye yapmaları
mekrûh olur.
Allahü teâlâ
ile kul arasında olan, yanî kul hakkı bulunmıyan
günâhların afv olması için, gizlice tevbe etmek kâfîdir.
Başkalarına haber vermek, imâm efendiye bildirmek lâzım
değildir. Para vererek, papasa günâh afv etdirmek, hıristiyanlıkda
yapılıyor. İslâmiyyetde böyle şey yokdur. Cünüb iken
Kurân-ı kerîm okumak ve câmide oturmak ve câmide dünyâ işlerini
konuşmak, yimek, içmek ve uyumak ve Kurân-ı kerîmi abdestsiz tutmak,
çalgı çalmak, şerâb içmek, zinâ etmek, kadınların
başları, kolları, baldırları, saçları açık
sokağa çıkmaları, kul hakkı bulunmıyan
günâhlardır. Hayvân hakkı bulunan günâhları afv etdirmek, çok
güçdür. Hayvânı haksız olarak öldürmek, dövmek, yüzüne
vurmak, tâkatından fazla yürütmek, ağır yük vurmak, otunu,
suyunu zemânında vermemek, günâhdır. Bu günâha hem tevbe etmek, hem
de, istigfâr ederek yalvarmak lâzımdır.
Kul
hakkı beş dürlüdür: Mâlî, nefsî, ırzî, mahremî ve dînî. Sirkat,
gasb, aldatmak ile ve yalan söylemekle mâl satmak, kalp akça vermek,
başkasının mâlına ziyân vermek, yalancı
şâhidlikle veyâ zâlime haber vermekle veyâ rüşvet vermekle,
mâlına zarar vermek, mâlî olan kul haklarıdır. Bir kuruş,
bir habbe mâl için tevbe etmek ve sâhibi ile halâllaşmak
lâzımdır. Mâlî haklar için, çocukların da halâllaşması,
ödemeleri lâzımdır. Dünyâda halâllaşmazsa, âhıretde
sevâbları ona verilerek halâllaşdırılacakdır. Mâl
sâhibi ölmüş ise, vârisine ödenir. Vârisi yoksa veyâ mâl sâhibi
bilinmiyorsa, fakîre hediyye olarak verilip, sevâbı sâhibine
gönderilir. Sâlih olan müslimân fakîr yoksa, islâmiyyete ve müslimânlara
hizmet eden hayr cemiyyetlerine, vakflara verilir. Kendi sâlih
akrabâsına, fakîr olan analarına, babalarına, çocuklarına
hediyye olarak vermesi de, câiz olur. Fakîre, hediyye diyerek verilen şey,
sadaka olur. Sadaka sevâbı hâsıl olur. Bunları yapmak
imkânını bulamazsa, mâl sâhibinin ve kendisinin afv olunmaları
için düâ eder. Kâfirin hakkı için de, onunla halâllaşmak
lâzımdır. Gönlü alınmazsa, âhıretde afv olunması,
çok güç olacakdır.
Nefsî, yanî
hayâtî günâh, adam öldürmek, bir uzvunu telef etmekdir. Önce tevbe
etmek, sonra kendini onun Velîsine teslîm etmek lâzımdır. Velîsi
isterse afv eder. İsterse mâl karşılığı sulh
yapar. İsterse, mahkemeye verip, hâkimden
cezâlandırılmasını ister. Kendisinin
karşılık yapması, câiz değildir. [İslâmiyyetde
kan davâsı yokdur.] Irza dokunan kul hakkı, gîbet, iftirâ, alay,
sövmek gibi şeylerdir. Tevbe etmek ve halâllaşmak
lâzımdır. Bunlarda vârisle halâllaşmak olmaz.
Mahremî olan
hak, başkasının zevcesine, çocuğuna, hıyânet etmekdir.
Tevbe ve istigfâr eder. Fitne çıkmak ihtimâli yoksa, sâhibi ile
halâllaşır. İhtimâli varsa halâllaşmak yerine, ona düâ eder
ve onun için sadaka verir. Dînî hak, akrabâsına ve emri altında
olanlara din bilgisi vermeği terk etmekdir. Bunların ve bütün
insanların din bilgisi öğrenmelerine ve ibâdet yapmalarına
mâni olmakdır ve başkasına kâfir, fâsık demekdir.
Halâllaşırken günâhı bildirmeyip, bendeki haklarını
afv et demek, câizdir.
Fakîr olan
borçluyu afv etmek çok sevâbdır.
Hadîs-i
şerîfde, (Tevbe eden günâh işlememiş gibi olur) ve
(Günâhına pişmân olmayıp, dili ile istigfâr eden, günâhında
devâm edicidir. Rabbi ile alay etmekdedir) buyuruldu. İstigfâr etmek,
(estagfirullah) demekdir. Muhammed Osmân Hindî kuddise sirruh (Fevâid-i
Osmâniyye) kitâbında, fârisî olarak diyor ki, (Şifâ için okunacak düâ
yazmamı istiyorsunuz. Şifâ için, [Tevbe ve] istigfârı çok
okuyunuz. [Yanî, Estagfirullâhelazîm ve etûbü ileyh deyiniz!] Bütün derdlere,
sıkıntılara karşı fâidelidir. Hûd sûresinde elliikinci
âyetinde meâlen, (İstigfâr okuyunuz! İmdâdınıza
yetişirim) buyuruldu. İstigfâr, insanı her murâda, âfiyete
kavuşdurur.) [Muhammed Osmân 1314 [m. 1896] da vefât etdi.]
Hadîs-i
şerîfde, (Allahü teâlâ, günâh işleyip sonra pişmân olan kulunu,
istigfâr etmeden önce afv eder) ve (Günâhınız çok olup
göklere kadar ulaşsa, tevbe edince, Allahü teâlâ, tevbenizi kabûl
eder) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîfler, kul hakkı bulunmıyan
günâhlar içindir. Hadîs-i şerîfde, (Günâh, üç dürlüdür: Kıyâmetde
magfiret olunmıyan, terk edilmiyen ve Allahü teâlâ dilerse afv
edeceği günâh). Kıyâmet günü muhakkak afv olunmıyacak günâh,
şirkdir. Şirk, burada her dürlü küfr demekdir. Terk edilmiyecek olan
günâh, kul hakkı bulunan günâhdır. Allahü teâlânın dilerse afv
edeceği günâh, kul hakkı bulunmıyan günâhdır.
Gel
kardeşim, inkâr etme, kıl insâf!
Kıymetli
ömrünü, eyleme isrâf!
Kalbini
nefsin arzûsundan koru!
Dışın
gibi için dahî olsun saf!
Bakır
ile karışınca bir altın,
alırsa,
beğenir mi onu sarrâf?
Liseyi
bitirdim diye övünme!
Sakın
hem, düşünmeden söyleme lâf!
Meârif
ehlini bul, onu dinle!
Böylece
Hakdan ire sana eltâf!
Hakîkat
denizine varıp dal, ve,
çıkar
bir cevheri ki, ola şeffâf!
Diplomalı
din câhiline kanma,
doğru
yolu sana gösterdi eslâf!
İslâm
ahlâkı üç fasla ayrılarak incelenir. Fekat, bu üçünü
anlıyabilmek için, önce yardımcı bilgileri
öğrenmek lâzımdır. Bunun için,
yazılarımızı bir başlangıç ve üç fasl olarak
sıralıyacağız. Biz, bu kitâbımızda yalnız
birinci faslı bildireceğiz:
Ahlâk
bilgilerini öğrenmek, istekle olur. Zor ile olmaz. Her ihtiyârî
iş de, iki şeyi öğrenmekle yapılabilir. Önce, o
işin ne olduğunu iyice anlamak lâzımdır. Sonra, o işin
kazandıracağı fâideleri bilmek îcâb eder. Bir de, her ilmi kolay
anlıyabilmek için, bazı yardımcı bilgileri evvelden
öğrenmek, üsûl hâlini almışdır. Biz de,
başlangıcda, bu üç maksadı, üç bahs içinde
açıklayacağız. Başlangıca ayrıca iki ilâve de
yapacağız.
İslâm ahlâkı üçe ayrılır:
1 -
İnsan yalnız iken, başkasını düşünmeden,
işlerinin iyi veyâ kötü olduğunu anlatan ilme (İlm-i ahlâk)
denir. İnsan yalnız olduğu zemân da, bu işleri,
bildiği gibi yapar. Meselâ yumuşak huylu, cömerd, hayâlı
insan, yalnızken de, başkaları yanında da, hep
öyledir. (İlm-i ahlâk), insanın böyle hiç
değişmiyen işlerini öğretir.
2 -
İkincisi, insanın ev içinde, çoluk çocuğuna karşı
hareketlerini tedkîk eder. Buna (Tedbîr-i menzil) ve (Ev idâresi âdâbı)
denir.
3 -
Üçüncüsü, insanın cemıyyetdeki vazîfelerini, hareketlerini,
herkese fâideli olmasını öğretir. Buna (Siyâset-i medîne),
yanî (ictimâî) veyâ (sosyal) terbiye denir.
(Ahlâk-ı
Nâsırî) kitâbında diyor ki, insan, iyi, kötü her işini bir
sebeb ile yapar. Bu sebeb, yâ tabîîdir. Yâhud bir emrdir, bir kanûndur.
Tabîati îcâbı olan şeyler, aklı ve düşüncesi ve
tecribeleri netîcesinde yapdığı işlerdir. Böyle
işleri, zemânla ve cemıyyetin tesîri ile değişmez.
İkinci sebeb olan emr, kanûn ise, yâ bir cemâatin, bir milletin
müşterek düşüncesinden doğar. Buna (Rüsûm) ve (Âdet)
denir. Yâhud bir tanınmış âlim, tecribeli, otorite sâhibi kimse
tarafından ortaya konur. Peygamberler, Evliyâ ve krallar, diktatörler
böyledir. Peygamberler aleyhimüssalevâtü vetteslîmât, Evliyâ ve âlimler
tarafından bildirilen, Allahü teâlânın emrleri de üçe
ayrılır: Birincisi, herkesin ayrı ayrı, yalnız olarak
uyması lâzım olanlardır. Bunlara (Ahkâm) veyâ (İbâdetler)
denir. İkincisi, insanlar arasında karşılıklı
uymaları lâzım olan emrlerdir. (Münâkehât), yanî evlenme işleri
ve (Muâmelât), yanî alış veriş işleri, böyledir.
Üçüncüsü, memleketleri, cemıyyetleri içine alan emrlerdir. Bunlar, (Hudûd),
yanî (hukûkî) ve (siyâsî) işlerdir. Bu üç ilmin hepsine (Fıkh)
bilgisi denir. Fıkh bilgileri ve bu işleri düzenliyen emrler veyâ
tatbîk edilmeleri, yapılmaları, memleketlere, milletlere göre ve
zemânla değişir. Bu tebeddülât da ancak Allahü teâlânın
bildirmesi ile olur. İşte, Allahü teâlânın dinlerde
yapdığı neshler, değişdirmeler, böyle emrlerde
olmuşdur. Meselâ, Âdem aleyhisselâm zemânında insanların
çoğalması lâzımdı. Bunun için, bir erkeğin kendi
kız kardeşi ile evlenmesi halâl idi, câiz idi. İnsanlar
çoğalınca, buna lüzûm kalmadı. Harâm oldu.
Şimdi
ahlâk ilminin fâidelerini, neye yaradığını bildirelim:
İnsan,
etrâfını, meselâ yerleri, gökleri ve yıldızlar
dediğimiz, milyarlarca gök küresinin boşlukda döndüklerini,
asrlar boyunca çarpışmadıklarını, yeryüzünde,
sıcaklık, basınc, hava, su mikdârlarının,
yapılarının, hareketlerinin tam hayâta uygun olarak
ayarlanmış olduğunu, insanların, hayvanların,
nebâtların, cansız maddelerin, atomların, hücrelerin,
kısaca lise ve üniversitelerde okunan, tedkîk edilen sayısız
varlıkların yapılarındaki ve hareketlerindeki nizâmı,
düzeni, uygunluğu görerek, bunları yapan, yaratan, kudretli,
bilgili bir sâhibin bulunduğunu, ister istemez kabûl etmek, inanmak
zorunda kalır.
Aklı
olan kimse, kâinatdaki bu azameti, bu intizâmı görerek, hemen Allahü
teâlânın varlığına inanır, (Müslimân) olur. Nitekim,
1966 senesinde müslimân olan İsviçreli felsefe profesörü,
gazetecilerin süâllerine karşılık olarak (İslâm
kitâblarını tedkîk ederek, hak yolu anladım. İslâm
âlimlerinin büyüklüğünü kavrayabildim. İslâm dîni, olduğu gibi
anlatılsa, bütün dünyâda aklı olan herkes seve seve müslimân olur)
demişdir.
Bir insan,
tabîati ve kendini tedkîk ederek, hemen müslimân oldukdan sonra, islâm
âlimlerinin rahime-hümullahü teâlâ kitâblarından, Muhammed
aleyhisselâmın hayâtını ve güzel ahlâkını da
öğrenirse, îmânı kuvvetlenir. Ahlâk bilgisi öğrenerek,
iyi ve fenâ huyları, fâideli ve zararlı işleri anlar. İyi
işleri yapıp, dünyâda kâmil, kıymetli bir insân olur.
İşleri muntazam ve kolaylıkla hâsıl olur. Dünyâda râhat,
huzûr içinde yaşar. Kendisini herkes sever. Allahü teâlâ ondan râzı
olur. Âhiretde de, Allahü teâlânın merhametine, mükâfâtlarına
nâil olur.
Tekrâr
bildirelim ki, seâdete kavuşmak için, iki şey lâzımdır:
Mesûd ve bahtiyâr kimse, bu iki şeye kavuşan kimsedir. Bu iki
şeyden birincisi, doğru ilm ve îmân sâhibi olmakdır. Bu da, fen
derslerini ve Muhammed aleyhisselâmın hayâtını,
ahlâkını öğrenmek ile ele geçer. İkincisi, iyi huylu,
iyi hareketli insan olmakdır. Bu ise, fıkh ve ahlâk ilmlerini
öğrenmek ve bunlara uymakla olur. Bu ikisini elde eden kimse, Allahü
teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşur. Çünki Allahü
teâlâ, sonsuz ilmi ile herşeye âlimdir. Meleklere ve Peygamberlere çok ilm
vermişdir. Onlarda hiç ayb ve kusûr ve çirkin hiçbirşey yokdur.
İnsanların ilmi ise, pek az ve îmânları, yâ bozuk veyâ kötü
huylar ile bulaşmış ve kötü işler ile
kirlenmişdir. Bunun için insanlar, Allahü teâlâdan ve meleklerden ve Peygamberlerden
pek uzak, onlara kavuşmak şerefinden çok mahrûmdur. İnsan, fen
bilgilerinde, tabîati incelemekde tenbel ve câhil kalarak, hakîkî îmâna,
itikâda kavuşmazsa ve Muhammed aleyhisselâmı doğru
tanıyarak îmânını kuvvetlendirmezse, sonsuz felâketde ve
sıkıntıda kalanlardan olur. Eğer, hakîkî îmâna kavuşursa
ve nefsine tâbi olmayıp şerîate, yanî Allahü teâlânın emr ve
yasaklarına uyarsa, seâdete kavuşmakdan ve Allahü teâlânın
rahmetinden, afvından mahrûm kalmaz. Fekat, yapdığı
kötülükler kadar azâb görür, yanar ve Allahü teâlânın rahmetine
kavuşması güç olur. Îmânı olduğu için, sonunda yine
rahmete kavuşur. Cehennem ateşi, kötülüklerinin kirlerini
temizleyip, onu Cennete girmeğe lâyık temiz şekle sokar.
Görülüyor
ki, bütün seâdetlerin, râhatlıkların başı, kâmil îmân
sâhibi olmakdır. Herkesin, kalbini yanlış itikâdlardan,
şübhelerden kurtarmağa çalışması lâzımdır.
Bir kimse, doğru îmâna kavuşur ve ahlâkı güzel ve işleri
iyi olursa, yüksek rûhlara, yanî Peygamberlere ve Evliyâya ve meleklere benzer
ve onlara yaklaşır. Maddenin çekimi kanûnu gibi, onlar tarafından
çekilir. Dağ kadar büyük miknâtisin veyâ yüksek gerilimli
elektro-mağnetik alanın bir iğneyi çekmesi gibi, onu
yüksekliklere çekerler. Sırat köprüsünü şimşek gibi, sürat
ile geçer. Cennet bağçelerinde, kendine münâsib olan, kalbine ve ruhûna lâyık
olan nimetler içinde, sonsuz râhat edenlerden olur. Beyt:
Âlim-ü
âmil olanlar, çekmez azâb-ı elîm,
Cennete hem
kavuşurlar, zâlikel fevzülazîm!
Ahlâk ilmi,
kalb ve rûh temizliği bilgisi demekdir. Tıb ilminin, beden
sağlığı bilgisi olmasına benzer. Çünki, fenâ
huylar, kalbin ve rûhun hastalıkları ve zararlı işler, bu
hastalıkların alâmetleri, ârızalarıdır. Ahlâk ilmi,
çok şerefli, pek kıymetli, en lüzûmlu bir ilmdir. Çünki,
kalbin ve rûhun kötülükleri bu ilm ile temizlenebilir. Kalbin ve ruhûn,
iyi huylarla sıhhatli ve kuvvetli olmaları, bununla müyesser olur.
Kuvvetli kalbler ve rûhlar da, bu ilm yardımı ile, temizlenir, iyi
ahlâka kavuşur. İyi, temiz kalbler ve rûhlar da, bu ilm bereketi ile
temizliğini artdırır, yerleşdirir.
[Kalb ve rûh,
iki ayrı şeydir. Birbirlerine çok benzemekdedirler. Bu kitâbda, rûh
deyince, ikisi birlikde anlaşılmalıdır.]
Huy
değişir mi? İnsanın huyunu bırakıp, başka
huylu olması mümkin midir? Bu mesele üzerinde muhtelif sözler,
birbirine muhâlif fikrler varsa da, hepsi üç merkezde toplanabilir:
1 -
İnsanın ahlâkı hiç değişmez. Çünki huy, insan
gücünün değişdiremiyeceği bir varlıkdır.
2 - Huy iki dürlüdür: Biris